Türkiye Kronik Kuraklık Çağında!

2026’ya özlenen yağışlarla giren Türkiye’de meteorolojik kuraklık büyük ölçüde gerilese de, hidrolojik, tarımsal ve ekolojik kuraklık etkisini sürdürüyor.

Haber Giriş Tarihi: 22.02.2026 10:36
Haber Güncellenme Tarihi: 22.02.2026 10:36
https://www.kirsalhaber.com/

2026 yılına uzun süredir özlenen kar ve yağmur yağışlarıyla giren Türkiye’de, meteorolojik kuraklık büyük ölçüde gerilese de uzmanlar uyarıyor: "Rehavete kapılmak için çok erken." Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Türkeş, Türkiye’nin artık "kronik kuraklık" çağında olduğunu belirterek, her damla yağmurun yönetilmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye, 2024 ve 2025 yıllarında yaşanan aşırı sıcaklar ve barajların kurumasına neden olan şiddetli susuzluk tartışmalarının ardından 2026’ya umutla başladı. Ancak bilim dünyası, yüzeydeki bu ıslaklığın derinlerdeki krizi henüz çözmediği görüşünde.

Meteorolojik Rahatlama, Hidrolojik Kriz

Aralık ayı ortasından itibaren kutup girdabının (polar vortex) zayıflamasıyla Türkiye’ye ulaşan yağışlı sistemler, haritalardaki "şiddetli kuraklık" renklerini silmeye başladı. Prof. Dr. Murat Türkeş, bu durumun sevindirici olduğunu ancak yanıltıcı olmaması gerektiğini belirtti: "Meteorolojik kuraklık (yağış eksikliği) büyük ölçüde ortadan kalktı ancak hidrolojik, tarımsal ve ekolojik kuraklık arka planda devam ediyor. Toprak neminin doygunluğa ulaşması, yeraltı sularının beslenmesi ve akiferlerin dolması için sadece birkaç haftalık değil, aylarca sürecek düzenli yağışlara ve zamana ihtiyacımız var."

Yağışlar Mart Sonuna Kadar Sürebilir

Türkeş’in öngörülerine göre, mevcut basınç sistemleri yağışlı koşulların Mart sonuna kadar devam etmesini sağlayacak. Bu durum Nisan ayına gelindiğinde tarımsal kuraklığın hafiflemesi anlamına gelse de, iklim değişikliğinin getirdiği "yeni normal" kapıda bekliyor: Aşırı buharlaşma. Artan sıcaklıklar, düşen her damla suyun hızla havaya karışmasına neden olarak su stresini kronik hale getiriyor.

"Asfalt-Beton İmparatorluğu Son Bulmalı"

Çözümün bulut tohumlama veya deniz suyu arıtma gibi maliyetli ve ekolojik riskli yöntemlerde olmadığını savunan Türkeş, radikal bir kentsel dönüşüm çağrısında bulundu:

Sünger Şehirler: Kentlerin yağan yağmuru doğrudan kanalizasyona değil, toprağa iletecek "yeşil altyapı" ile donatılması gerekiyor. Geçirimli kaldırımlar ve yağmur bahçeleri hayati önemde.

Derelerin Özgürlüğü: Beton kanallara hapsedilen kent dereleri yeniden canlandırılmalı. Bu dereler hem su döngüsünü koruyor hem de kentsel ısı adası etkisini kırıyor.

Suyu Yönetmek: Yağmurdan korkmak yerine, düşen her damlayı depolayan ve yöneten bir sistem kurulmalı.

"Kuraklık Devam Ediyormuş Gibi Yaşamalıyız"

Prof. Dr. Türkeş, Türkiye’nin Akdeniz iklim kuşağında yer alması sebebiyle kuraklığın bir kader değil, bir gerçeklik olduğunu hatırlatarak sözlerini şöyle tamamladı:

"Şu an barajlar doluyor olabilir ama Nisan’dan sonra kış yağışları kesilecek. Suyu sanki kuraklık en şiddetli haliyle sürüyormuş gibi tasarruflu, verimli ve bilinçli kullanmaya devam etmeliyiz. Karbon ayak izimiz kadar su ayak izimizi de küçültmek zorundayız."

Prof. Dr. Murat Türkeş yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi;

2026 yağışlı başladı: Üçüncü bir kurak yıla girmedik

2019 yılından beri Türkiye'nin büyük bir bölümünde, bir yıllık ve iki yıllık zaman ölçeklerinde, kuraklık olayları yaşandı. Marmara'dan başlayarak Batı Anadolu'nun ve İç Anadolu’nun neredeyse tamamında, Doğu Anadolu'nun güney ve doğusunda ve Güneydoğu Anadolu'nun tamamında, 2024, 2025 ve kısmen 2026'da da etkili olan, uzun süreli hidrolojik, tarımsal ve ekolojik kuraklıklar yaşadık.

Bu nedenle geçen yıl, Akdeniz ikliminin doğal bir özelliği olarak çok sıcak ve çok kurak geçen yaz mevsimine, normallerinden de daha sıcak ve kurak koşullarda girdik. Sonuç olarak mega yangınlar Batı Karadeniz'e kadar ulaştı. Sonbaharda ise Bursa'da, Çanakkale’de, İstanbul'da, İzmir'de, Güneydoğu Anadolu'da, pek çok ilde ve kasabada, içme ve kullanma suyu barajlarının doluluk oranlarının çok fazla düşmesiyle karşı karşıya kaldık.

Ancak Aralık ayının ortasından başlayarak, kuraklığın etkili olduğu batı, kuzeybatı ve güney bölgeleri, normallerden daha fazla yağış aldı.

Geç de olsa, Aralık ortalarından başlayarak Kuzey Anadolu, İç Anadolu, Doğu Anadolu’da, Toroslarda, Güneydoğu Torosların yüksek bölgelerinde, yüksek yaylalar ve dağlarda, son üç yılda düşmediği kadar kar yağışı düştü. Böylelikle üçüncü bir kurak yıla girmemiş olduk.

Yağışların nedeni, kutup girdabının zayıflaması

Kuzey Atlantik'te gerçekleşen ‘‘Kuzey Atlantik Salınımı’’, Türkiye'deki hava koşullarını ve iklimi de etkileyen önemli bir uzak bağlantı desenidir. Kuzey Atlantik Salınımını ve Arktik Salınımını az çok kontrol eden ana dinamiklerden biri ise ‘‘Kutup Girdabı’’ dediğimiz, soğuk çekirdekli bir siklondur. Bu bazı yıllarda zayıflar, bazı yıllarda ise güçlüdür ve soğuk havayı kuzeyde tutar. Bu yıl ise Arktik bölgede 8-15°C arasında değişen, normalden daha sıcak koşullar, yüksek atmosferi de etkiledi ve kutup girdabının zayıflamasına yol açtı. Kar ve buz fırtınaları şeklindeki soğuk hava baskınları, önce Kuzey Amerika'ya ardından Batı Avrupa üzerinden Batı Akdeniz’e sokuldu ve Türkiye’ye ulaştı. Özellikle son üç haftadır, doğusunda kuvvetli bir yüksek basınç olmayan, yani önü açık olan bu hava sistemi, batısından başlayarak Türkiye’ye kuvvetli yağmur ve sağanak yağışları bıraktı. Sonuç olarak, Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün bir ve üç aylık analiz haritalarında da gördüğümüz gibi, meteorolojik kuraklık neredeyse tümüyle ortadan kalktı.

Hidrolojik, tarımsal ve ekolojik kuraklık devam ediyor

Ancak kuraklık, birkaç hafta süren etkili yağışlarla birden ortadan kalkmaz. Yeraltı suyunun beslenmesi; toprak neminin yeniden oluşması; yüzeysel akışa geçen suyun toprak nemini, yeraltı suyunu, akiferleri besleyip ardından akarsuları, gölleri, barajları ve göletleri beslemesi için daha fazla yağışa ve daha uzun süreye ihtiyacımız var.

Türkiye’nin büyük bölümünde iki yıldır etkili olan kuraklık, istatistiksel ve hidroklimatolojik olarak, arka planda varlığını sürdürüyor. Örneğin hem Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün özellikle bir yıllık ve 24 aylık uzun süreli kuraklık ve yağış analizlerinde, hem de başka uluslararası iklim merkezlerinin buharlaşma ve terlemeyi de dikkate alan uzun süreli (12, 18, 24, 36 ve 48 aylık) kuraklık analizlerinde uzun süreli hidrolojik, tarımsal ve ekolojik kuraklığın devam ettiğini görüyoruz.

Kronik kuraklık, Türkiye’nin gerçeği

Uzun yıllardan beri yaptığımız bilimsel çalışmalara dayanarak, Akdeniz ikliminin yüksek yağış değişkenliğine ve kuraklık olaylarına eğilimli olduğunu biliyoruz. Bir yandan kuvvetli sağanaklar ve hortumlar, bir yandan ise akut kuraklıklar yaşarken, aynı zamanda arka planda değişen iklim koşullarıyla da bağlantılı olarak kronik kuraklıkla da baş etmek zorunda olduğumuzu hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu, Türkiye ve Akdeniz ikliminin klimatolojik gerçeklerinden biri.

Yağışlı koşullar Mart ayında da sürebilir

Bu değişen geniş ölçekli basınç ve rüzgar sistemlerinin, Türkiye’deki yağışlı koşulların Mart sonuna kadar sürmesini sağlayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Nisan ayına geldiğimizde, tarımsal kuraklık artık büyük ölçüde giderilmiş olabilir. Ama ardından ne yazık ki Türkiye’nin büyük bölümünde kış yağışları bitecek.

Nisan ayından sonra yağışlar oldukça rastgeledir; geniş ölçekli, yani bölgesel ve uzun süreli yağış olmaz.

Sıcaklıklar ise artık hem Türkiye’de hem de dünyanın büyük bir bölümünde, geçmişle karşılaştırdığımızda, normalden daha yüksek oluyor. Dolayısıyla geçici soğumalar dışında, sıcaklıklardaki ve buharlaşmadaki artışın süreceğini öngörebiliriz. Bu da kuraklığı şiddetlendiriyor.

Düşen yağmurun her damlasından faydalanabilmeliyiz

Bu sene içme suyu sıkıntısı yaşanmaması için suyun etkili, yeterli, verimli kullanımını ve su tasarrufunu hiç ara vermeden sürdürmemiz gerekiyor. Kuraklık devam ediyormuş gibi davranmalıyız.

İkinci olarak, hem kırsalda ve tarım arazilerinde hem de özellikle kentlerde yağmur suyundan korkmak yerine yağmur suyunu yönetmemiz gerekiyor.

Yağmur suyunun sellere, kentsel su baskınlarına dönüşmesini engelleyecek yeşil altyapıyı güçlendirmeliyiz.

Yağmur suyunu emen, bir süzgeç işlevi görebilecek kaldırım, kaldırım kenarı, park ve bahçe düzenlemeleri yapmalıyız. Kentin uygun yerlerinde bu sistemler ayrıca denetlenebilir ve toplanan suyun yeniden kullanılabileceği yeşil havuz ve su çukurlarıyla da desteklenebilir.

Bütün bunlar, bugünkü asfalt-beton imparatorluğuna son vermeyi gerektiriyor. Başka bir deyişle, düşen yağmurun her damlasından azami düzeyde yararlanabileceğimiz kentler yaratmamız gerekiyor.

Dereler özgür akmalı

Kentlerde ve kent çevresindeki kırsal arazilerde yok edilen ya da beton içine alınan veya hapsedilen doğal akarsu sistemlerinin, derelerin, çayların hatta sel yarıntılarının da doğal jeomorfolojik özellikleriyle birlikte (akış kanalı, taşkın yatağı, taraçalar vb.) canlandırılması gerekiyor. Bugüne kadar göz ardı ettiğimiz, yok ettiğimiz, betonların içine hapsedilen kent derelerini, çaylarını, o eski akarsu ağını olabildiğince yeniden canlandırmalıyız.

Derelere özgürlüğünü vermek, taşkın yatağını olabildiğince bina ve beton- asfalttan arındırılmış bir biçimde canlı tutmak, buraları bir rekreasyon alanı ve ekolojik koridor olarak kullanmak gerekiyor. Bunlar, kentsel ısı adası etkisiyle ve sıcak hava dalgaları ile mücadelede de çok önemli rol oynayacaktır.

Özetle kentlerimizi, şiddetli havaya ve iklim değişikliğine karşı direngen, sürdürülebilir, yeşil bir altyapıyla birlikte yeniden tasarlamamız gerekiyor. En azından yeni yapacağımız yollarda, kaldırımlarda, yeni düzenleyeceğimiz park ve bahçelerde, fiziki coğrafya, ekoloji, klimatoloji ve jeomorfoloji gibi doğa bilimlerini kullanan doğal çözümlerden en yüksek derecede yararlanmanın yollarını bulmak gerekiyor. Afetlere, şiddetli hava ve iklime direngen kentlerin oluşturulması ancak bu tarz bilimsel uygulamalar yoluyla mümkün olabilir.

Yazılıp çizilenleri uygulayamıyoruz

Bugün kentlerde iklim değişikliği eylem planı, uyum planı, sel ve taşkın planları gibi birçok plan var. Fakat kent içinde ya da yakınında yeni bir yol veya park, bahçe yapıldığında ağaç dikmek unutulabiliyor. Kaldırım yaparken, yağmur suyu gideri yapmak unutuluyor. Kaldırım yapımında hâlâ beton kaplamalar kullanılıyor. Raporlarda yazılanları içselleştirip günlük hayatta uygulamaya alabilir miyiz? Bence alabiliriz!

Bunun yanı sıra doğaya nasıl baktığımız da çok önemli. Uzun zamandır doğadan, ekosistemlerden söz ediyoruz ama mühendislik uygulamalarında doğal bilimleri kullanmıyoruz. Fiziki coğrafya, klimatoloji, meteoroloji bilgilerinden çok az faydalanıyoruz.

‘‘Bütünleşik’’ uygulama, lafta kalıyor

Yapılacak uygulamaların aynı zamanda bütünleşik olması gerekiyor. O kentteki ya da yöredeki sanayi etkinliklerini, tarım etkinliklerini, yenilenebilir enerji çabalarını, yangın, kuraklık ve su yönetimiyle bütünleşik yapmalısınız. Şu anda Türkiye’nin sorunlarından biri de bu: Farklı kurumların, birbirine benzeyen birçok çalışmasında ‘‘bütünleşik’’ lafı geçiyor ama aslında bunların her biri bağımsız birer sistem. Bu nedenle de döngünün bir parçası olamıyorlar.

Çare bulut tohumlamada değil

Susuzlukla mücadele için öncelikle yağmur suyundan maksimum düzeyde yararlanacak sistemler oluşturulmasından yanayım. Yağmur suyunu, su toplama havzalarını korumayıp madenlere ve mega yapılara açarsak, ormanları tahrip edersek, yeraltı suyunu korumaz ve herkesin istediği yere kuyu açmasına izin verirsek, sonuç alamayız. Bulut tohumlama gibi konuları tartışmayı çok seviyoruz ama bunlar sonuç vermiyor. Bulut tohumlama çok özel koşullarda uygulanabilir Bulut tohumlama, çok özel koşullarda, kurak-yarı kurak bölgelerdeki tarım havzalarında, yıllık su açığını gidermek için uygulanır. Çok teknik bir konudur ve uzun soluklu çalışmalar yapmayı gerektirir. İç Anadolu gibi, Türkiye’nin yarı kurak bölgelerinde bir tarım havzası seçilerek başlanabilir. Buradan elde edilen deneyimlerle farklı, küçük havzalarda uygulanabilir. Ancak ‘‘Bu sene burada kuraklık var,’’ diyerek istediğiniz zaman istediğiniz yere uygulayıp kuraklığı gideremezsiniz!

Deniz suyu arıtmanın önemli çevresel sakıncaları var

Deniz suyunun arıtılması (desalinasyon) uygulamaları da başlamış durumda: Türkiye’nin bazı kıyı bölgelerinde, organize sanayi bölgelerinde (OSB) ve turizm tesislerinde bulunuyor. Ancak önemli çevresel sakıncaları var. Bu tesislerde sıcak, kimyasal bir atık ortaya çıkıyor ve bunu doğaya vermenin ekosistem ve biyoçeşitlilik üzerinde olumsuz etkileri olduğuna dair akademik çalışmalar var. Ayrıca maliyeti de henüz herkesin karşılayabileceği seviyelerde değil; zengin Arap ülkelerinde bile tartışılan bir konu. Desalinasyon uygulamaları yalnızca çok sınırlı olarak yapılmalı. Kamu değil, yalnızca özel sektör tarafından, büyük OSBlerde ya da turizm tesislerinde, atık bertarafını da içerecek şekilde olabilir. Ancak bunları çevresel etki değerlendirmenin mutlaka uygulandığı, bütün bilimsel kriterlerin ve kontrol şartlarının yüzde yüz yerine getirildiği, her mevsim bir defa olmak üzere senede en az dört kez denetlenen sistemler olmalı. Su ayak izimizi azaltmalıyız Bulut tohumlamanın da desalinasyonun da kısıtları ve sorunlarını anlattıktan sonra dönüyoruz başa: Önemli olan, doğal yağışlardan yeryüzüne düşen yağmurun ya da sağnak yağmurun etkili yağışa dönmesini sağlamaktır; yağmur suyundan olabilecek en yüksek düzeyde yararlanmak ve suyu etkili, yeterli, verimli yani tasarruflu kullanmak. Yılın her günü su tasarrufuna odaklanarak tüketim alışkanlıkları geliştirmek ve bunu denetlemek gerekiyor. Karbon ayak izimizi azaltmaktan söz ettiğimiz gibi, su ayak izimizi de azaltmak zorundayız.