Hava Durumu

#Biyoçeşitlilik

Kırsal Haber - Biyoçeşitlilik haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Biyoçeşitlilik haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Fiji’de Pre-COP Oturumları Başladı Haber

Fiji’de Pre-COP Oturumları Başladı

Fiji’de Pre-COP açılış oturumunda konuşan COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, “COP31 Başkanlığı olarak ortak hedefimiz nettir; 1,5 derece hedefini korumak, aşımı mümkün olduğunca sınırlamak ve iklim eylemini bugünden geleceğe uzanan güçlü bir uygulama sürecine dönüştürmek için sizleri Antalya'ya davet ediyoruz. Antalya'ya gelirken açıkçası ne yaptığımızı konuşalım istiyoruz, ne yapacağımızı değil. Yapacaklarımızı zaten konuştuk. Hep birlikte o kararı alacağımıza yürekten inanıyorum” dedi. “Başlamak bitirmenin yarısıdır” atasözünü hatırlatan COP31 Başkanı Kurum ülkelere bir an önce iklim eylemi için harekete geçmeye çağrısı yaptı: Başlamak zorundayız, bu bir zorunluluk, tercih değil. Gereksiz konuşmalarla, gereksiz taahhütlerle süreci daha da zorlaştırmamamız gerekiyor. Bu noktada ben tüm dünyayı 1,5 derece hedefini ulaşılabilir kılmak adına eyleme davet ediyorum, uygulamaya davet ediyorum, verilen taahhütleri gerçekleştirmeye davet ediyorum. Türkiye'nin ev sahipliğinde Antalya'da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31) öncesinde Pasifik ada ülkesi Fiji’de Pre-COP açılış oturumu gerçekleştirildi. COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un başkanlığındaki oturuma Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen, Fiji Enformasyon, Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Lynda Tabuya ve Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) İcra Sekreteri Simon Stiell ve Pasifik ülkeleri temsilcileri katıldı. 1,5 DERECE HEDEFİNİ NASIL ULAŞILABİLİR TUTARIZ? COP31 Başkanı Kurum, konuşmasına küresel sıcaklık artışı ortalamasının 1,5 derecede sınırlama hedefine dikkat çekerek başladı: Bugün burada uluslararası iklim gündeminin en temel sorunlarından birini ele almak için bir araya geldik: 1,5 derece hedefini nasıl ulaşılabilir tutarız? Bizim açımızdan bu soru yalnızca bir sıcaklık eşiğine ilişkin değildir. Bu soru insanlarımızın yaşamlarını, gıda güvenliğimizi, şehirlerimizi, ekonomilerimizi ve gelecek nesillerimizi nasıl koruyacağımıza ilişkindir. Bilimsel bulgular bize açık bir mesaj veriyor; 1,5 derecenin aşılması, iklim eyleminin sona erdiği anlamına gelmemelidir. Aksine, bugün alınan kararların önemini daha da arttırmaktadır. Kaçınılan her sıcaklık derecesinin her bir kesri, 1,5 derecenin üzerinde geçirilen her yıl, gelecekte karşı karşıya kalacağımız risklerin azaltılması bakımından önemlidir. Bilimsel bulgular küresel ısınmanın 1,5 derecenin üzerine çıkmasının riskleri arttıracağını; ancak aşımın büyüklüğü, süresi ve sonuçlarının bugün vereceğimiz kararlarla hala etkilenebileceğini ortaya koyuyor. Bu nedenle 1,5 derece hedefini ulaşılabilir tutmak, beklemek değil şimdi harekete geçmek anlamına geliyor. “GEREKSİZ KONUŞMALARLA, SÜRECİ DAHA DA ZORLAŞTIRMAMAMIZ GEREKİYOR” “Başlamak bitirmenin yarısıdır” atasözünü hatırlatan COP31 Başkanı Kurum ülkelere bir an önce iklim eylemi için harekete geçme çağrısı yaptı: Bir an önce başlamalıyız. Açık söylüyorum; COP31 bu sürecin son noktasıdır. Ya COP31'de taahhütlerimizi eyleme, sonuçlara çevireceğiz ya da aynı toplantıları yapmaya kararsızlık içinde devam edeceğiz. Tuvalu'daki, Fiji'deki, bugün dünyanın birçok kıtasındaki çocuklar için ya umut olacağız ya da o karamsarlığa devam etmelerine neden olacağız. Burada hep birlikte o kararları vermiş olacağız. O yüzden başlamak zorundayız, bu bir zorunluluk, tercih değil. Gereksiz konuşmalarla, gereksiz taahhütlerle süreci daha da zorlaştırmamamız gerekiyor. Ve bu yaptığımız toplantılarla da daha fazla emisyon üretmememiz gerekiyor. Bu noktada ben tüm dünyayı o 1,5 derece hedefini ulaşılabilir kılmak adına eyleme davet ediyorum, uygulamaya davet ediyorum, verilen taahhütleri gerçekleştirmeye davet ediyorum. “AZALTIM VE UYUMU BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İKİ TEMEL UNSUR OLARAK DEĞERLENDİRİYORUZ” COP31 Başkanı Kurum, emisyon azaltımının sıcaklık artış hızını ve ulaşılabilecek en yüksek sıcaklığı sınırlamak açısından kritik önem taşıdığına vurgu yaptı: Bu kapsamda hep birlikte emisyonlarımızı hızlı biçimde azaltmalıyız. Yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması, enerji verimliliğinin arttırılması ve yüksek karbonlu altyapıya bağımlılığın önlenmesi de bu çabanın temel unsurlarıdır. Biz Avustralyalı dostlarımızla birlikte COP31 Eylem Gündemi’ni belirlerken, hedeflerimizi ortaya koyarken de aslında bu kararlılığı ortaya koymaya çalıştık. Netice almak için COP31 'Uygulama COP'u' olsun istedik ve hedefleri de bu çerçevede belirledik. İstiyoruz ki bu hedefler hayata geçsin. İstiyoruz ki atacağımız bir adımla belki hiç tanımadığımız çocukların hayatını değiştirelim. O yüzden azaltım ve uyumu önemsiyoruz. İkisini birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz; birbirini tamamlayan iki temel unsur olarak değerlendiriyoruz. ADİL GEÇİŞ VE KIRILGAN ÜLKELERİN DİRENÇLİLİĞİ Türkiye ve Avustralya iş birliğinde olduğu gibi ülkelerin iklim finansmanı konusunda da iş birliği içinde hareket etmesi gerektiğine dikkat çeken COP31 Başkanı Kurum, “İklim değişikliği maalesef sınır tanımıyor, dolayısıyla çözümümüz de sınırlı olamaz” dedi. Geçmişte finansmana erişim için pek çok kararın alındığını ancak taahhütlerin uygulamaya geçmesi gerektiğini belirten COP31 Başkanı Kurum, bu noktada adil geçişin desteklenmesinin ve kırılgan ülkelerin iklim etkilerine karşı dirençliliğinin arttırılmasının küresel iklim eyleminin başarısı açısından kritik önemde olduğunu dile getirdi. “HEDEFİMİZ NETTİR; 1,5 DERECE HEDEFİNİ KORUMAK, AŞIMI MÜMKÜN OLDUĞUNCA SINIRLAMAK” COP31 Başkanlığı’nın uygulamaya geçişe odaklandığını vurgulayan Bakan Kurum, şöyle devam etti: 1,5 derece hedefi uluslararası iklim politikasının temel referansı olmaya devam ediyor. Bu çerçevede COP31 Başkanlığı olarak biz, hedeflerden uygulamaya geçişi merkeze alıyoruz. Çünkü artık yalnızca ne yapmamız gerektiğini konuşmanın ötesine geçmek zorundayız. Bilimsel bilgiyi somut politikalara, politikaları yatırımlara, yatırımları ise sahada ölçülebilir sonuçlara dönüştürmek mecburiyetindeyiz. Her COP toplantısında ülkeler belli taahhütlerde bulunuyor. Eğer bir taahhüt ortaya koyuyorsanız bunu gerçekleştirmek durumundasınız. Çünkü oturduğumuz koltuklar bize bu misyonu yüklüyor. Halklarımız, vatandaşlarımız bizden bunu bekliyor ve hep birlikte işte bugün yaşadığımız krizleri de ortadan kaldıracak bu kararlılığı göstermek mecburiyetindeyiz. Şimdi bu seçenekleri eyleme dönüştürmek bizim sorumluluğumuzdur. COP31 Başkanlığı olarak ortak hedefimiz nettir; 1,5 derece hedefini korumak, aşımı mümkün olduğunca sınırlamak ve iklim eylemini bugünden geleceğe uzanan güçlü bir uygulama sürecine dönüştürmek için sizleri Antalya'ya davet ediyoruz. Antalya'ya gelirken açıkçası ne yaptığımızı konuşalım istiyoruz, ne yapacağımızı değil. Yapacaklarımızı zaten konuştuk. Hep birlikte o kararı alacağımıza yürekten inanıyorum. “DÖNÜŞÜM POLİTİKASINDAN ASLA GERİ DÖNÜLEMEZ” COP31 Başkanı Kurum, kapanış oturumunda da söz alarak kararlılık vurgusu yaptı: COP Başkanlığı olarak ilk günden itibaren daima uygulama dedik, daima aksiyon dedik. Müzakere konularının dışında kalan alanlarda da COP31'in dünyaya mesaj vermesinin ne kadar kritik olduğunu hep birlikte gördük. Şunun altını net bir şekilde çizmem gerekiyor; küresel gündem ne kadar zor olursa olsun dönüşüm patikasından asla geri dönülemez. Bu yolda ilerlerken elimizde birlikte çalışabildiğimiz faydalı konular, araçlar ve yollar var. Bilhassa elektrifikasyon bu dönemin itici gücü olacak. NDC ve NAP uygulaması için gereken projelere akacak finansman ve finansmana erişimin hayati önemini hepimiz çok iyi biliyoruz. Müzakere konularını tamamlayacak ve uygulamaya geçirilecek şekilde içinde bulunduğumuz ivmeyi ilerletmek istiyoruz. Antalya'da hep söyledik, söylemeye devam edeceğiz, kesinlikle sürpriz olmayacak. Kesinlikle tepeden inme bir karar olmayacak. Ama gelinen süreçte hepimize yakışan, tüm dünyanın ortak iradesini yansıtacağımız o kararlı duruşu da COP31'de hep birlikte göstermek mecburiyetindeyiz. Burada Fiji'de Pasifik adalarının açıkçası o dramına sessiz kalmak istemiyoruz. Dünyada Nepal gibi iklim değişikliğinin etkilerini hisseden ülkelerin çığlığını duymak istiyoruz. PRE-COP’TA YOĞUN İKLİM DİPLOMASİSİ COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Fiji’de Pre-COP temasları kapsamında Cook Adaları Başbakanı Mark Brown ile Vanuatu Başbakanı Jotham Napat ile ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Ardından Fransa Ekolojik Geçiş, Biyoçeşitlilik ile İklim ve Doğa Konularında Uluslararası Müzakereler Bakanı Monique Barbut ile bir araya gelen COP31 Başkanı Kurum, görüşmede; küresel iklim kriziyle mücadele, biyoçeşitliliğin korunması, yeşil dönüşüm ve iklim dirençli şehirler konularında değerlendirmelerde bulundu. COP31 Başkanı Kurum, Avrupa Komisyonu İklim, Net Sıfır ve Temiz Büyümeden Sorumlu Komiser Wopke Hoekstra, Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen ile üçlü görüşme gerçekleştirdi. Bakan Kurum daha sonrasında COP30 Başkanı Andrea De Lago, Singapur Sürdürülebilirlik ve Çevre Bakanı Grace Fu Hai Yien, Fiji Çevre ve İklim Bakanı Lynda Tabuya, Fiji Vanuatu heyeti, Fiji Fransa Heyeti ile de ikili görüşmeler gerçekleştirdi.

Mersin Büyükşehir Belediyesi’nden Mınka Projesi’ne Destek Haber

Mersin Büyükşehir Belediyesi’nden Mınka Projesi’ne Destek

Mersin Büyükşehir Belediyesi, MedCities (Akdeniz Kentleri Ağı) ve Avrupa Birliği (AB) Horizon 2020 Programı ‘ANERIS Projesi’ ile yürütülen uluslararası iş birliği çerçevesinde, kıyılarda ve denizlerdeki canlı türlerinin kayıt altına alındığı araştırma altyapısı ve mobil uygulama olan MINKA Projesi kapsamında, vatandaş bilimi etkinliğinin ikincisini düzenledi. Eğitimde, biyolojik çeşitliliğin ve iklim değişikliğiyle ilişkili çevresel göstergelerin vatandaş bilimi yoluyla izlenmesine yönelik bilgiler paylaşıldı. ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nde gerçekleştirilen eğitime; Mersin Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Dairesi Başkanlığı yetkilileri, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nde (DBE) görev yapan akademisyenler, üniversite öğrencileri ve sivil toplum kuruluşlarının üyeleri katıldı. Çalışmayla katılımcıların MINKA vatandaş bilimi uygulamasını tanıması, biyolojik çeşitlilik ve iklim göstergelerinin izlenmesine yönelik pratik beceriler kazanması ve sahada kıyı gözlemi yaparak uygulamaya farklı canlı türlerinin veri girişini yapabilmesi amaçlandı. Uzmanlar, vatandaş bilimi ve biyolojik çeşitlilik sunumu yaptı Eğitimin ilk bölümünde ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden Dr. Evrim Kalkan Tezcan tarafından, enstitünün ulusal ve uluslararası çalışmaları hakkında sunum gerçekleştirildi. Sunum kapsamında kurumun çalışmaları ve kampüs biyolojik çeşitliliği konusunda katılımcılara bilgi aktarıldı. Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Dairesi Başkanlığı Sıfır Atık Şefi ve Yeşil Dönüşüm Ofisi Koordinatörü Çevre Mühendisi Dr. Zeki Altun, Yeşil Dönüşüm Ofisi çalışmaları kapsamında Mersin’in iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik bağlamını ele alırken, yerel yönetimler açısından vatandaş biliminin önemi değerlendirildi. Programda, MINKA platformunun yerel yönetimlerde kullanımına ilişkin bilgiler de paylaşılırken, Mersin’de hangi çevresel göstergelerin izlenebileceği konusunda katılımcılarla görüş alışverişinde bulunuldu. Programın devamında Dr. Evrim Kalkan Tezcan ve Dr. Meltem Ok tarafından, MINKA mobil uygulamasının kullanımına ilişkin uygulamalı bir sunum gerçekleştirildi. Katılımcılara uygulama üzerinden gözlem ekleme, fotoğraf ve konum kullanımı ile toplanan verilerin doğrulama süreci anlatıldı. Yerel yönetimler açısından vatandaş biliminin önemine ilişkin yapılan sunumda ise Dr. Ayşegül Çil, MINKA platformunun yerel ölçekte biyolojik çeşitlilik ve çevresel göstergelerin izlenmesindeki rolü hakkında bilgi verdi. Katılımcılar sahada mini biomarathon gerçekleştirdi Eğitimin saha bölümünde katılımcılar küçük gruplara ayrılarak, belirlenen alanda mini biomarathon uygulaması gerçekleştirdi. Katılımcılar sahadaki gözlemlerini MINKA uygulaması üzerinden sisteme yüklerken, mentorlar da uygulama sırasında teknik destek sağladı. Çalışmanın ardından toplanan gözlemler değerlendirildi ve katılımcılar deneyimlerini paylaştı. Dr. Altun: “MINKA Projesi kapsamında vatandaş bilimi etkinliğinin 2.’sini gerçekleştirdik” Düzenlenen program hakkında bilgi veren Mersin Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanlığı’nda Sıfır Atık Şefi ve Yeşil Dönüşüm Ofisi Koordinatörü Dr. Zeki Altun, “Mersin Toplum Gönüllüleri Vakfı, Mersin Genç Tema Gönüllüleri ve Mersin Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğrencileri ile bir süreç gerçekleştirdik. Bu etkinlikle beraber ilimizde ve bölgesel anlamda deniz biyoçeşitliliği noktasında deniz canlılarının önemi ve sisteme kaydının sağlanması ile tür çeşitliliği noktasında gerekli çalışmaları gerçekleştirdik” dedi. Etkinliğin hem teorik hem de uygulamalı içeriğinin olduğunu kaydeden Dr. Altun, “Öncelikle Mersin’deki biyoçeşitlilik, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü'nün yapmış olduğu deniz çalışmaları ve kampüs kapsamındaki biyoçeşitlilik olmak üzere teknik konular değerlendirildi. Ardından da sahaya inilerek deniz canlıları gözlemlenip, MINKA platformuna kaydı sağlandı. 2026 yılı içerisinde bu proje kapsamında üçüncü bir etkinlik daha gerçekleşecek” diye konuştu. Dr. Çil: “MINKA, Avrupa’da aktif şekilde devam eden bir veri toplama sistemi” MINKA Projesi Uygulama Mentoru Dr. Ayşegül Çil, proje kapsamında yapılan vatandaş bilimi faaliyetlerinin gönüllü etkinlikler olduğunu söyleyerek, “Bilim insanı olan veya olmayan herkes, uzmanlarla ortak hareket ederek programa katılabilir. Bu biraz da merak meselesi ve bir öğrenme yöntemi. Avrupa’da aktif şekilde devam eden bir veri toplama sistemi. Hem belediyelerin hem bilim enstitülerinin bütün bu verilere her an ulaşabilecek zamanları olmadığı için vatandaş bilimine ciddi şekilde ihtiyaçları var. Yöre halkının kendi alanında tanıdığı türleri kayıt altına alması da çok daha aktif bir bilim veri tabanı oluşturmakta” ifadelerine yer verdi. Dr. Tezcan: “Deniz ve çevre konusunda farkındalık yaratmak çok önemli” ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden Dr. Evrim Kalkan Tezcan, “Etkinlik kapsamında enstitümüzün kampüsünde bir biomarathon yaptık. Kıyı ve deniz ekosisteminde gördüğümüz deniz canlılarını, bizim uzmanlığımız ve arkadaşların gönüllülüğüyle kayıt altına almaya çalıştık. Burada amaç; bilim insanı olmayan vatandaşların da denizle etkileşimini sağlamak, farkındalığını artırmak ve onların da bilimsel çalışmaların bir parçası olabileceğini göstermekti” dedi. Dr. Tezcan, vatandaşların ve özellikle çocukların deniz ve çevre konusunda farkındalık kazanmasının da önemli olduğunu belirterek, yerel yönetimlerin öncülüğünde gerçekleştirilen ortak etkinliklerin artmasından memnuniyet duyduklarını ifade etti. Katılımcı öğrenciler ve gönüllüler, MINKA Projesi’ne katkı sundu Mersin Üniversitesi Biyoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisi Mustafa Çınar, “Bizim bölümümüzle paralel olduğu için koşarak geldiğimiz bir etkinlik diyebilirim. MINKA uygulaması, Mersin'in biyoçeşitliliğini tanımamız açısından çok önemli. Teorikte gördüğümüz türleri sahada inceleme fırsatı bulduk. Çok verimli oldu. MINKA uygulaması, herkesin kullanması gereken bir uygulama. Biyoçeşitliliğin tanımlanması açısından önemli” dedi. Mersin Üniversitesi Elektronik Teknolojisi Bölümü 2. sınıf öğrencisi Ahmet Ali Bilici, kendisi için çok öğretici bir gün olduğunu anlatarak, “Öncelikle Akdeniz’de yaşayan balık türlerini öğrendik. Telefonumuza MINKA uygulamasını indirdik. Kampüsün sahilinde değişik türleri gözlemleme fırsatımız oldu. Bu gözlemlediğimiz türlerin fotoğrafını çekerek MINKA uygulamasına yükledik. Bunları öğrenmek için biyolog olmamıza gerek yok. Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin de bu projeye katkı sunması gerçekten çok önemli. Başkanımız Vahap Seçer’e çok teşekkür ediyoruz” diye konuştu. Toplum Gönüllüleri Vakfı Koordinatörü Ayser Çeri, “Bizler için çok kıymetli bir deneyimdi. Daha önce deniz canlıları hakkında pek bir bilgim yoktu. Fakat MINKA Projesi sayesinde hem deniz canlılarını tanıdım hem de sahada gözleme şansına kavuştum. Çok keyifliydi” ifadelerine yer verdi. Mersin Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencisi, aynı zamanda Genç Tema Topluluğu Başkan Yardımcısı Nermin Encü ise “Özellikle bilmediğim balık türleri vardı ve çok şey öğrendim. Bölümüm farklı bir bölüm. Yaptığım iş bundan farklı bir iş, ama ona rağmen vatandaş farkındalığı açısından ben de bir şeyler yapabiliyorum. Uygulamayı indirdim. Günlük hayatımda da kullanmaya devam edeceğim” dedi.

Türkiye’de İklim Krizi Mesaisi: Vatandaşlar 32 Gün Fazladan Sıcak Yaşadı Haber

Türkiye’de İklim Krizi Mesaisi: Vatandaşlar 32 Gün Fazladan Sıcak Yaşadı

Dünya genelinde sıcaklık rekorlarının kırıldığı 2026 yazı, iklim krizinin yıkıcı etkilerini bir kez daha gözler önüne serdi. Climate Central tarafından hazırlanan son analiz, bu yaz 1,5 milyardan fazla insanın iklim değişikliği nedeniyle artan riskli sıcak günlere en az bir ay boyunca maruz kaldığını ortaya koydu. İklim krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye’de ise vatandaşlar yaz boyunca fazladan bir aydan fazla süreyi aşırı sıcakların gölgesinde geçirdi. Türkiye’de İklim Krizi Mesaisi: Vatandaşlar 32 Gün Fazladan Sıcak Yaşadı Çalışmanın verilerine göre, küresel ısınma Türkiye’de ortalama bir kişinin fazladan 32 gün boyunca riskli sıcaklara maruz kalmasına yol açtı. 1991-2020 dönemindeki sıcaklıkların %90’ından daha yüksek olan günleri kapsayan "riskli sıcak gün" tanımı, insan sağlığını doğrudan tehdit eden eşik değerlerin aşıldığı dönemleri ifade ediyor. Türkiye genelinde 54,3 milyon kişi en az 30 gün boyunca bu yüksek riskli sıcaklıkları deneyimledi. Aşırı Sıcaklardan En Çok Etkilenen İller Türkiye’de iklim değişikliği kaynaklı fazladan riskli sıcak gün sayısının en yüksek kaydedildiği şehirler şu şekilde sıralandı: Adana: 40 gün Gaziantep: 39 gün İstanbul: 37 gün Bursa: 34 gün İzmir: 33 gün Küresel Bilanço: Asya’da 2,8 Milyar Kişi, Avrupa’da Rekor Sıcaklar Climate Central analizi, küresel çapta da tablonun vahametini ortaya koyuyor: Asya Kıtası Başı Çekiyor: Dünya nüfusunun %25’i her gün iklim krizinin etkilerini hissetti. Asya’da kıta nüfusunun %58’ine denk gelen 2,8 milyar insan, en az 30 gün boyunca riskli sıcaklarla mücadele etti. Avrupa Rekor Kırtı: Olağan dışı sıcaklıkların en yoğun görüldüğü ilk 10 ülkeden 7’si Avrupa’da yer aldı. Her 10 Avrupalıdan 9’u (%89) bir ay boyunca riskli sıcaklıklara maruz kaldı. Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık dahil 54 ülkede 1970-2026 yılları arasındaki en sıcak Haziran-Ağustos dönemi yaşandı. Afrika’da Biyoçeşitlilik Tehlikede: Altı Afrika ülkesinde yaz günlerinin en az %95’inde iklim değişikliğinin güçlü etkileri görüldü. Bu durum rekor düzeyde orman yangınlarına, kuraklığa ve sağlık sistemlerinin kilitlenmesine neden oldu. Toplamda 203 ülkede ortalama bir kişi, iklim krizinin doğrudan hissettirdiği en az 30 sıcak gün geçirdi. Uzman Değerlendirmesi: "Gerçek Rakamlar Çok Daha Yüksek Olabilir" Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, açıklanan verilerin ihtiyatlı bir alt sınır olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtti: “Türkiye bu yaz, iklim değişikliği olmasaydı yaşamayacağı 32 riskli sıcak gün geçirdi. Riskli sıcak gün, insan sağlığı açısından eşik sayılan sıcaklığın aşıldığı gün demek. O eşiğin üstüne çıkıldığında hastane başvuruları da ölümler de hızla artıyor. Eşik ise 1991-2020 ortalamasına, yani zaten ısınmış bir döneme göre belirlendi. Hesap, günlük ortalama sıcaklığa dayanıyor ve nemi dikkate almıyor. Oysa Ege ve Akdeniz kıyısında insanı asıl çökerten şey nemli sıcaktır. İkinci sorun ise çözünürlük. Kullanılan verinin hücreleri yaklaşık 25 kilometre ve kentin içini ayırt edemiyor; örneğin İzmir'de gölgeli bir sahal mahallesiyle beton yoğun bir iç mahalle arasındaki sıcaklık farkını göremiyor. Yapılması gereken belli: Sıcak hava dalgalarına erken uyarı, kent ölçeğinde ısı haritaları ve bunlara bağlanmış bir sağlık planı. COP31'e hazırlanan bir ülke, önce kendi nüfusunun sıcağa ne kadar maruz kaldığını ölçebilmeli.” BM’den Acil Çağrı: "Fosil Yakıt Bağımlılığını Bırakmalıyız" Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) İcra Sekreteri Simon Stiell ise iklim krizinin ekonomik ve insani maliyetine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı: “Sağlığı tehdit eden aşırı sıcaklarla bir ay daha karşı karşıya kalan bir milyardan fazla insan, insanlığın kömür, petrol ve doğalgaz yakma bağımlılığının yol açtığı iklim krizinin giderek artan maliyetlerini bir kez daha gözler önüne seriyor. Hayatlar ve geçim kaynakları büyük ölçekte mahvoluyor, sağlık sistemleri baskı altında, işletmeler zorlanıyor ve bedelini tüm ekonomiler ödüyor. Ancak çözümler açık: Fosil yakıtlardan daha ucuz ve daha güvenli olan temiz enerjiye daha hızlı geçiş yapmak, iklim direncini artırmak ve ormanları korumak.”

COP31'e Doğru Trabzon Denizler Ve Okyanuslar Zirvesi Haber

COP31'e Doğru Trabzon Denizler Ve Okyanuslar Zirvesi

COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31 süreci kapsamında Trabzon’da düzenlenen Denizler ve Okyanuslar Zirvesi'de konuştu. Yaşam kaynağı okyanusların iklim risklerine dikkat çeken Bakan Kurum, Türkiye’nin dijital ikiz uygulamalarını, Akdeniz’de uluslararası merkez kurma ve mapa-şamandıra gibi adımlarını anlattı. COP31 için ülkelere iş birliği çağrısı yapan Bakan Kurum, “Mesele, insanlığın ortak evini korumaktır. Bugün vereceğimiz kararlar, yarının dünyasını şekillendirecektir. Ve tarih, iklim krizinin kapımıza dayandığı bu dönemde ne söylediğimizi değil, ne yaptığımızı hatırlayacaktır. Okyanusların korunması hepimizin, tüm dünyanın ortak sorumluluğudur. Artık bu sorumlulukları somut adımlara dönüştürmenin zamanıdır. Gidişatı değiştirmek bizim elimizde. Ve bunun için ülkeler arasında daha güçlü iş birliğine, bilgi ve deneyim paylaşımına ve birlikte hareket etmeye ihtiyacımız var” dedi. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31) kapsamında Trabzon’da Okyanuslar, İklim ve Mavi Ekonomi Üst Düzeyli Bakanlar Oturumu düzenlendi. Farklı ülkelerden temsilcilerin katıldığı programda Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Avustralya Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi Yüksek Düzeyli Paneli Başbakanlık Temsilcisi Anthony Worby, UNFCCC Hükümetlerarası Destek ve Kolektif İlerleme Bölümü Direktörü Cecilia Kinuthia-Njenga, Trabzon Valisi Tahir Şahin ve Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç yer aldı. “OKYANUS EKOSİSTEMLERİNDEKİ BOZULMANIN EKONOMİK MALİYETİ 2050 YILINA KADAR 400 MİLYAR DOLARI AŞABİLİR” Programda konuşan COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, iklim değişikliğinden doğrudan etkilenen okyanusların karşı karşıya kaldığı risklere dikkat çekti. Bakan Kurum, “Hem Karadeniz, hem de tüm denizlerimiz iklim değişikliğinden negatif etkiler alıyor, ortak evimiz dünyamızın mavi akciğerleri adeta alarm veriyor. Açık ve net söylüyorum. 3 milyardan fazla insanın geçim kaynağı olan, soluduğumuz havanın yarısını üreten okyanuslarımızın geleceği devasa bir risk altındadır. Araştırmalara göre; okyanus ekosistemlerindeki bozulmanın ekonomik maliyeti 2050 yılına kadar 400 milyar doları aşabilir” dedi. Bu tablo karşısında sınırlı da olsa olumlu adımların da hayata geçirildiğini belirten COP31 Başkanı Kurum, Akdeniz ve Karadeniz’de balık stoklarında yüzde 15 oranında iyileşme kaydedildiğini, dijital ikiz uygulamaları gibi teknolojik çalışmaların ilerlediğini ve mavi ekonomi uygulamalarının da giderek yaygınlaştığını vurguladı. “İKLİM KRİZİNE DİRENÇLİ DENİZ VE OKYANUSLAR HEDEFİNİ TEORİDE BIRAKMIYORUZ” Türkiye’nin denizlerde hayata geçirdiği projeleri anlatan Bakan Kurum, “Türkiye olarak iklim değişikliğinin deniz ve okyanuslar üzerindeki etkileriyle mücadelede gerçekten önemli bir deneyime sahibiz. Çünkü hem Akdeniz’in hem de Karadeniz’in küresel ortalamanın çok üzerinde çok daha fazla ısındığı bir coğrafyada bulunuyoruz. Bu nedenle; iklim krizine dirençli deniz ve okyanuslar hedefini teoride bırakmıyor, pratikte uyguluyoruz. Deniz ve okyanusların korunmasına yönelik politika ve uygulamalarımızı; Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın 14’üncüsü olan ‘Sudaki Yaşam’ hedefi başlığı doğrultusunda yürütüyoruz. Deniz alanlarının planlanması, deniz koruma alanlarının sayı ve yüzölçümü bakımından artırılması, dijital ikiz modelleri gibi yenilikçi karar destek sistemlerinin geliştirilmesi ve mavi ekonomi uygulamalarının da yaygınlaştırılması yönündeki çalışmalarımızı başarıyla sürdürüyoruz” diye konuştu. “DENİZLERİMİZİ GÖLLERİMİZİ ANLIK TAKİP EDİYORUZ” Türkiye’nin çabalarıyla iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden en fazla etkilenen bölgelerden biri olan Akdeniz’de iklim değişikliğine uyum kapasitesinin güçlendirilmesi amacıyla Akdeniz ülkelerinin ortak kararıyla bir merkez kurulduğunu hatırlatan Bakan Kurum, Fethiye-Göcek’te denizi koruyacak Mapa-Şamandıra Sistemi’ni anlattı: 17 koyda 856 tekneye hizmet veren bu sistemle, bir çapanın deniz tabanında bir pulluk gibi sürüklenerek deniz çayırlarını sökmesine, balıkların yaşam ve üreme alanlarına zarar vermesine mani olduk. Bu tecrübeyi COP31’de Antalya’da anlatacağız. Çok kısa zamanda da bütün koyları bu anlamda düzen ve kontrol altına alacağız. Denizlerimizi, göllerimizi anlık takip ediyor; adeta bir seferberlik anlayışıyla temizlik yapıyor; denetimlerle kirletenlere karşı ciddi yaptırımlar uyguluyoruz. Denizlerimizin neye ihtiyacı olduğunu iyi biliyoruz. Ve yine biz; tüm denizlerimizin, farklı adlarla anılsa da aslında birbirine bağlı, tek bir iklim ve tek bir hayat sistemi olduğunu biliyoruz. “DENİZ BİZE BAKIYOR, BİZ DE DENİZE BAKMAK ZORUNDAYIZ” “Okyanus ve Denizler” temasını COP31 Eylem Gündemi’nin önceliklerinden biri olduğuna vurgu yapan Bakan Kurum, “Başta Avustralya olmak üzere Pasifik ve Afrika ülkeleri, İklim Şampiyonları ve okyanus alanındaki tüm paydaşlarımızla birlikte iş birliğimizi her geçen gün geliştiriyoruz. Bölgesel iş birliğini küresel düzeye taşıyoruz. Yani burada bu istişareleri yapacağız. Birbirimizden bilgi, teknoloji ve yine birikimlerimizi paylaşma imkanına erişmiş olacağız. Ve en önemlisi de bu sorunları gidermek için ‘Mavi Finansman’ dediğimiz yeni imkanları geliştirmek durumundayız. Deniz olmasa aç kalırız. Deniz bize bakıyor, biz de denize bakmak zorundayız, okyanuslara da bakmak zorundayız. Bu kötü gidişata eğer 'dur' demek istiyorsak her şeyden önce okyanus alanındaki tüm paydaşları ortak hedef etrafında buluşturmak zorundayız” dedi. ‘MAVİ COP’ YAKLAŞIMI Bakan Kurum, Trabzon’daki toplantının amacına ilişkin şu değerlendirmeleri yaptı: ‘Okyanus ve Denizler’ teması kapsamında bugüne kadar sağladığımız ilerlemeleri, Mavi Paket gibi somut çıktıları ve bu alandaki önemli girişimleri ortak bir zeminde buluşturuyoruz. Geçtiğimiz ay İstanbul’da başlayan çalışmaları bugün Trabzon’da ileriye taşıyoruz. Toplantılar süresince; Bakanlarımızı, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların temsilcilerini, gençleri, yerel yönetimleri, akademisyenleri, özel sektör ve finans kuruluşlarının temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirdik. Bu geniş katılımla teknik, bilimsel ve politik boyutları bir araya getirerek hem süreci hem de birlikte elde edeceğimiz sonuçları daha güçlendirmeyi hedefliyoruz. Burada gerçekleştireceğimiz 2 günlük çalışmaların sonucunda da ‘Mavi COP’ yaklaşımımız doğrultusunda somut, uygulanabilir ve üzerinde uzlaşılan çıktıları yine alacağımız karara bağlanmasını istiyoruz. Buradan Antalya'ya giden yolda o diyaloğu en iyi şekilde yapacağız. Antalya'da da karar alacağız, netice alacağız. Trabzon'da şekillenecek bu çıktıları COP31 küresel eyleme taşıyacağız ve uygulanabilir sonuçlara dönüştürmek için de hep birlikte mücadele edeceğiz. “GİDİŞATI DEĞİŞTİRMEK BİZİM ELİMİZDE” İnsanlığın geleceği için uygulamaya yönelik ortak iradenin otaya konulması gerektiğinin altını çizen Bakan Kurum, iş birliği çağrısını yineledi: Mesele, insanlığın ortak evini korumaktır. Bugün vereceğimiz kararlar, yarının dünyasını şekillendirecektir. Tarih, iklim krizinin kapımıza dayandığı bu dönemde ne söylediğimizi değil, ne yaptığımızı hatırlayacaktır. Okyanusların korunması hepimizin, tüm dünyanın ortak sorumluluğudur. Artık bu sorumlulukları somut adımlara dönüştürmenin zamanıdır. Gidişatı değiştirmek bizim elimizde. Bunun için ülkeler arasında daha güçlü iş birliğine, bilgi ve deneyim paylaşımına ve birlikte hareket etmeye ihtiyacımız var. Türkiye olarak, denizlerimizin korunması konusunda edindiğimiz tecrübeyi ve başarılı uygulamaları paylaşmaya hazırız. Başta Avustralya ve Pasifik Ada Devletleri - iklim değişikliğinin denizler ve okyanuslar başlığında en fazla etkilenen ülkeler- olmak üzere onların önceliklerini bilerek, onların sorunlarına kendi sorunlarımız gibi sahip çıkacağız. Tüm ortaklıklarımızla, tüm paydaşlarımızla iş birliğimizi güçlendirmek ve başarılı, somut adımlar atmak üzere hep birlikte çalışacağız. “ROTAMIZ DAHA ADİL, DAHA YEŞİL VE DAHA MAVİ BİR DÜNYA” Bakan Kurum sözlerini şöyle tamamladı: Karadeniz'imizi şöyle biliriz, hırçın dalgalarıyla biliriz ve o hırçın dalgalar bize şunu öğretir; ‘Rüzgar ne kadar güçlü olursa olsun, rotasını bilen ve birlikte hareket edenler mutlaka güvenli limana ulaşacaktır.’ İnsanlık olarak, rotamız bellidir. Rotamız temiz denizlerdir, rotamız dirençli kıyılardır, rotamız çocuklarımıza bırakacağımız daha adil, daha yeşil ve daha mavi bir dünyadır. BAKAN URALOĞLU TÜRKİYE’NİN YEŞİL LİMAN SERTİFİKASINI ANLATTI Programda konuşan Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Türkiye’nin denizcilikte sera gazı takibi ve azaltımı için hayata geçirdiği projeleri anlattı: Gemi kaynaklı emisyonların azaltılması, yeni nesil yakıtlar, enerji verimliliği, limanlarda yeşil dönüşüm ve mavi karbon ekosistemlerinin korunması Bakanlığımızın önceliklerindendir. Yeşil Liman Sertifika Uygulamasını hayata geçirdik. Yeşil Liman kriterleri kapsamında yenilenebilir enerji kullanımını, liman ekipmanlarının elektrifikasyonunu, gemilere kıyıdan elektrik sağlanmasını, enerji verimliliğini ve Sıfır Atık uygulamalarını teşvik ediyoruz, destekliyoruz. Böylece gemilerin limanda bulundukları sürede fosil yakıt kullanımını ve buna bağlı emisyonları azaltmayı, düşük karbonlu liman altyapısını geliştirmeyi hedefliyoruz. Şu anda Yeşil Liman Sertifikası’na sahip 4 limanımız bulunuyor. Mevzuatımızla yeni inşa edilecek veya mevcut alanını yüzde 25'ten fazla genişletecek belirli kıyı tesislerini, Yeşil Liman kriterlerine uygun hale getirmeyi zorunlu hale getirdik. UNFCCC DİREKTÖRÜ NJENGA: PAYLAŞILAN DENİZ, PAYLAŞILAN SORUMLULUKLAR DEMEKTİR Programda konuşan UNFCCC Hükümetlerarası Destek ve Kolektif İlerleme Bölümü Direktörü Cecilia Kinuthia-Njenga da iş birliği için erişilebilir ‘Mavi Finansman’ hedefine dikkat çekerek, “Paylaşılan denizler, paylaşılan sorumluluklar demektir. Dolayısıyla lokal, bölgesel ve global çabalara ihtiyaç var ortaklaşa olarak. Eylem çağrımız şöyle; Birlikte çalışalım. Uluslararası bir koalisyon kuralım. Kıyı devletlerinin, bölge deniz örgütlerinin, iklim ve biyoçeşitlilik enstitülerinin, kalkınma bankalarının, özel sektörün, bilim camiasının ve toplumların bir arada olduğu yapıda, sizleri planlarınızı, verilerinizi, bilgilerinizi paylaşmaya davet ediyorum. Erişilebilir ‘Mavi Finansmanı’ mobilize edebilmek için denizler ve okyanuslar NDC'lere, uyum planlarına ve yatırım planlarına entegre edilmeli. COP31 yolunda, Antalya yolunda bizim görevimiz yıllardır sürdürdüğümüz diyaloğu artık somut ilerlemelere çevirmek” dedi. AVUSTRALYA TEMSİLCİSİ WORBY: TÜRKİYE İLE HEDEFLERİ MAVİ EYLEME DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYORUZ Avustralya Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi Yüksek Düzeyli Paneli Başbakanlık Temsilcisi Anthony Worby de ülkesinin ve ada devletlerinin COP31 beklentilerini dile getirdi: COP31'de Avustralya, Türkiye ve Pasifik'teki ortaklarımızın çok sade ve pratiğe dönük bir hedefi var; hedefleri mavi eyleme dönüştürmek. Türkiye ve Pasifik bölgesiyle birlikte çalışarak okyanusların güçlü, görünür ve büyüyen bir ‘mavi hat’ olmasını sağlıyoruz. Pre-COP yolculuğunda ve müzakereler yolculuğunda hedefimiz hükümetleri, toplumları, yatırımcıları, bilim insanlarını ve sivil toplumu mobilize etmek, burada uygulanabilir eylemler etrafında toplanmak ve iklim için gerçek sonuçlar elde etmek. Neden? Çünkü okyanuslar hem iklim değişikliğinin ön cephesinde yer alıyor, hem de iklim çözümünün önemli bir parçasını oluşturuyor. Çünkü Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşmak istiyorsak, okyanusları göz ardı edemeyiz.

Antalya Kıyılarında Mavi Seferberlik Haber

Antalya Kıyılarında Mavi Seferberlik

Antalya İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, deniz ekosistemini korumak ve sualtı biyoçeşitliliğini canlandırmak amacıyla yürüttüğü "hayalet ağ" temizliği çalışmalarına kesintisiz devam ediyor. Son çalışmalarda Gazipaşa'da 12 metre derinlikten çıkarılan uzatma ağıyla birlikte, son iki yılda temizlenen alan 11 kilometreyi aştı. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın "Sucul Biyoçeşitliliğin Korunması ve Geliştirilmesi Projesi" kapsamında ve Antalya Valiliği Mavi Akdeniz İnisiyatifi koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, Akdeniz’deki sualtı yaşamına nefes aldırıyor. Gazipaşa’da 12 Metre Derinlikte Titiz Operasyon Bölge dalgıçları ve yetkili ekiplerin ortaklaşa gerçekleştirdiği son operasyonda, Antalya'nın Gazipaşa ilçesi açıklarında 12 metre derinlikte tespit edilen terkedilmiş bir uzatma ağı başarıyla denizden çıkarıldı. Deniz dibinde kalarak balıklar ve diğer deniz canlıları için ölümcül bir tuzak oluşturan bu ağların temizlenmesi, sualtı popülasyonunun korunmasında kritik bir rol oynuyor. COP31 İklim Zirvesi Hedefleriyle Tam Uyum Yapılan açıklamada, denizlerin ve kıyıların korunmasına yönelik yürütülen tüm faaliyetlerin COP31 Dünya İklim Zirvesi hedefleri doğrultusunda sürdürüldüğü vurgulandı. Sürdürülebilir bir deniz ekosistemi için atılan bu adımlar sayesinde, Antalya kıyılarında son iki yıl içerisinde toplamda 11 kilometreyi aşan bir alanda hayalet ağ temizliği gerçekleştirilmiş oldu. Gelecek nesillere daha temiz ve yaşanabilir bir Akdeniz bırakmayı hedefleyen İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, "Mavi Akdeniz" ve "Sucul Biyoçeşitlilik" vizyonu doğrultusunda saha çalışmalarına kararlılıkla devam edeceğini belirtti.

Marmaris’te Enerji Nakil Hatlarına Lavanta Barajı Haber

Marmaris’te Enerji Nakil Hatlarına Lavanta Barajı

Orman Genel Müdürlüğü, orman yangınlarını önleme çalışmaları kapsamında Muğla'nın Marmaris ilçesinde yenilikçi bir projeyi hayata geçirdi. Hisarönü ve Yeşilbelde bölgelerindeki enerji nakil hatlarının altındaki yanıcı alt örtü temizlenerek yangın riskini minimuma indirecek güvenli koridorlar oluşturuldu. Temizlenen alanlara ise toplam 150 bin lavanta fidanı dikildi. Bu uygulamayla yüksek yangın riski taşıyan enerji nakil hattı güzergâhları koruma altına alınırken, temizlenen alanların ekolojik ve ekonomik açıdan değerlendirilmesi sağlandı. Arıcılığa ve Yerel Ekonomiye Çifte Katkı Marmaris'te hayata geçirilen proje, yangın önleme amacının yanı sıra bölge ekosistemine ve orman köylüsüne de önemli avantajlar sunuyor: Arıcılık ve Biyoçeşitlilik: Çiçeklenme döneminde tozlaştırıcı canlılar ve arılar için zengin bir besin kaynağı oluşturan lavantalar, bölgesel arıcılık faaliyetlerini ve biyoçeşitliliği destekleyecek. Alternatif Gelir Kapısı: Lavanta yetiştiriciliği sayesinde yöre halkı ve orman köylüleri için yeni ve sürdürülebilir gelir kaynakları yaratılacak. İklim Dirençli Ormanlar: Yanıcı örtünün yerini alan lavantalar sayesinde hem ormanlar yangına karşı dirençli hale getirilecek hem de kırsal kalkınma desteklenecek. OGM, doğal ekosistemleri korumak ve orman köylülerinin refah düzeyini yükseltmek amacıyla yangın öncesi koruyucu tedbirleri yaygınlaştırmaya devam ediyor.

Ankara Büyükşehir 600 Keklik ve Bıldırcını Doğaya Saldı Haber

Ankara Büyükşehir 600 Keklik ve Bıldırcını Doğaya Saldı

Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) doğal yaşamı ve ekositemi destkleyen çalışmalarını sürdürüyor. Kırsal Hizmetler Daire Başkanlığı ile Veteriner İşleri Daire Başkanlığı iş birliğinde gerçekleştirilen çalışma kapsamında toplam 600 keklik ve bıldırcın, belirlenen park, rekreasyon alanı ve tarımsal alanlarda doğaya salındı. Çalışmayla tarımsal üretime katkı sağlanması, zararlı haşerelerle biyolojik mücadelenin desteklenmesi ve biyoçeşitliliğin artırılması hedefleniyor. TARIMSAL ALANLARDA BİYOLOJİK MÜCADELE Kırsal Hizmetler Daire Başkanı Hüseyin Şemsi Uysal, çalışmanın ekosisteme katkı sağlamasının yanı sıra tarımsal alanlarda da fayda sağlayacağını belirterek, “ATA Çiftliği’mizde Veteriner İşleri Daire Başkanlığı’mızla beraber ortak bir çalışma yürütüyoruz. Çalışmamızın amacı ekosisteme destek olmak. Halk sağlığına faydalı olmak amacıyla meyve bahçelerimizi, belirlediğimiz vişne, erik, dut bahçelerine hem hayvanların beslenebilmesi hem de park alanlarındaki zararlı böcekleri biyolojik yöntemle çözmesi için keklik ve bıldırcın salımı yapacağız. Yaklaşık 110 dekar bir meyve bahçemiz var. Bu meyve bahçelerimizde üst bölümlerde kalan vişne, erik ve kayısıları da bu hayvanlar tüketeceği için faydalı bir proje olduğunu düşünüyoruz” dedi. BİYOÇEŞİTLİLİK DESTEKLENECEK Veteriner İşleri Daire Başkanı Mustafa Şener ise keklik ve bıldırcın salımıyla hem tarımsal alanların desteklenmesinin hem de halk sağlığı açısından zararlı haşerelerle biyolojik mücadelenin güçlendirilmesinin amaçlandığını söyledi. Şener, “Ankara Büyükşehir Belediyesi olarak, bu yıl ilk defa hem tarımın bir parçası olan ekosistemimizin parçası olan tarımsal alanlarımızda katkı sağlaması amacıyla hem de parklarımıza gelen vatandaşlarımızın halk sağlığının biyolojik yöntemlerle haşerelere karşı mücadele edilmesi amacıyla keklik, bıldırcın salımını gerçekleştiriyoruz. Bu çalışmayla bahsettiğimiz gibi hem tarımsal alanlarda verimliliğe katkı sağlaması hem halk sağlığı anlamında biyolojik olarak haşerelerle mücadele etmesi ve parklarımızda rekreasyon alanlarımızda biyoçeşitliliğin de arttırılmasını amaçlıyoruz” diye konuştu.

Biyoçeşitliliği Korumak, Geleceğin Sofralarını Korumaktır Haber

Biyoçeşitliliği Korumak, Geleceğin Sofralarını Korumaktır

22 Mayıs Dünya Biyoçeşitlilik Günü, doğanın korunması ile gıda güvenliği arasındaki güçlü bağı bir kez daha gündeme taşıdı. Reis Gıda Yönetim Kurulu Üyesi Işılay Reis, biyolojik çeşitliliğin korunmasının artık yalnızca çevresel bir başlık olarak değerlendirilemeyeceğini; su yönetiminden tarımsal üretime, gıda güvenliğinden ekonomik dayanıklılığa kadar uzanan hayati bir gelecek meselesi olduğunu vurgulayarak doğayı korumanın bugünün tercihi olmanın ötesinde, yarının yaşam hakkını güvence altına alan ortak bir sorumluluk olduğunu ifade etti. Biyoçeşitlilik yalnızca doğanın değil, yaşamın dengesidir Işılay Reis yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi; "Dünya, doğayı korumak konusunda kritik bir dönemden geçiyor. İklim krizinin etkileri derinleşirken, ekosistemlerin alarm verdiği ve biyolojik çeşitliliğin hızla kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz. Bugün artık çok açık biçimde biliyoruz ki biyolojik çeşitlilik; yalnızca bitkiler, hayvanlar ve doğal alanlarla sınırlı bir kavram değildir. Toprağın veriminden su döngüsüne, tohumun gücünden tarımsal üretimin devamlılığına, gıda arzından insan sağlığına kadar yaşamın bütün katmanlarını taşıyan temel dengedir. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 Küresel Riskler Raporu’na göre çevresel riskler, önümüzdeki 10 yıllık dönemin en kritik tehditleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Raporda özellikle aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı ve ekosistem çöküşü, Dünya sistemlerinde kritik değişimler ve doğal kaynak kıtlığı uzun vadeli en önemli küresel riskler arasında gösterilmektedir. Yerelde atılan adım, dünyada karşılık buluyor 2026 yılı Dünya Biyoçeşitlilik Günü teması “Yerelde harekete geç, küresel etki yarat” olarak açıklandıBu tema, çok kıymetli bir gerçeğin altını çiziyor: Biyoçeşitliliğin korunması; uluslararası konferans salonlarında alınan kararlarla birlikte, tarlada, üretim sahasında, kırsalda, şehirde, okulda, mutfakta ve işletmelerin günlük tercihleri içinde hayat buluyor. Bir çiftçinin kullandığı tohum, bir üreticinin toprağa yaklaşımı, bir markanın tedarik zinciri politikası ve bir tüketicinin israfı önleyen alışkanlığı, küresel etki yaratabilecek kadar güçlü bir değer taşıyor. Tür Kaybı Artık Çevresel Bir Başlık Olmanın Ötesinde Küresel düzeyde tablo son derece çarpıcıdır. IPBES verilerine göre bugün yaklaşık 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor; ortalama olarak değerlendirilen tür gruplarının yaklaşık yüzde 25’i tehdit altında kabul ediliyor. Bu tablo, biyoçeşitlilik kaybının artık yalnızca ekolojik bir mesele olmadığını; gıda arzı, ekonomik istikrar, kamu sağlığı ve toplumsal refah açısından da kritik bir risk alanı oluşturduğunu gösteriyor. Uluslararası değerlendirmeler, küresel ekonomik üretimin yarıdan fazlasının doğaya ve ekosistem hizmetlerine orta ya da yüksek düzeyde bağımlı olduğunu ortaya koyuyor. Doğanın zayıflaması; üretimin, istihdamın ve dayanıklılığın da zayıflaması anlamına geliyor. Doğayı korumak için tarihi bir irade oluşuyor Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamındaki COP16 sürecinin 2025 yılında Roma’da tamamlanan oturumunda, 2030’a kadar biyoçeşitlilik için tüm kaynaklardan yılda en az 200 milyar doların harekete geçirilmesi hedefi yeniden teyit edildi. Bu karar, doğanın korunmasının artık küresel ekonomik sistemin dışında tutulamayacağını gösteren güçlü bir iradedir. Çünkü bugün bir milyondan fazla tür yok olma riskiyle karşı karşıyadır ve bu tablo hiçbir ülkenin, hiçbir sektörün ve hiçbir şirketin bu sorumluluğun dışında kalamayacağını göstermektedir. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybını derinleştiriyor Biyoçeşitlilik kaybının en büyük tetikleyicilerinden biri olan iklim değişikliği, ekosistemler üzerindeki baskıyı her geçen yıl artırıyor. Germanwatch’ın Climate Risk Index 2025 raporuna göre, 1993–2022 döneminde aşırı hava olayları nedeniyle dünya genelinde 765 binden fazla insan yaşamını yitirdi, ekonomik kayıp ise enflasyondan arındırılmış olarak yaklaşık 4,2 trilyon dolara ulaştı. Bu veri, iklim etkilerinin artık yalnızca meteorolojik bir mesele olmadığını; insan hayatı, üretim gücü ve ekonomik sürdürülebilirlik açısından ağır sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Su krizi, biyoçeşitlilik ve gıda güvenliği aynı denklemde Biyoçeşitliliğin korunması su yönetiminden ayrı düşünülemez. Küresel ölçekte uzun süredir kullanılan temel projeksiyonlardan biri, mevcut tüketim ve kirlilik eğilimleri sürerse 2030 yılına kadar su arzı ile talep arasındaki açığın yüzde 40’a ulaşabileceğini gösteriyor. Bu tablo; tarımsal verim kaybı, tedarik zinciri kırılganlığı, gıda fiyatlarında dalgalanma ve kırsal yaşam üzerinde doğrudan baskı anlamına geliyor. Su kaynaklarının azalması ve kirlenmesi üretim ile birlikte ekosistemlerin kendini yenileme kapasitesini de zayıflatıyor. Bu nedenle su ayak izini azaltmak, suyu verimli kullanan üretim modellerine geçmek ve doğayla uyumlu tarım uygulamalarını yaygınlaştırmak; hem ülkeler hem de şirketler için stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Türkiye, biyolojik zenginliğiyle büyük bir sorumluluk taşıyor Türkiye, coğrafi konumu, iklim çeşitliliği ve geçiş kuşakları üzerinde yer alması sayesinde son derece güçlü bir biyolojik zenginliğe sahip. Türkiye; üç farklı biyocoğrafik bölgenin etkisini taşıyan yapısıyla Avrupa’daki 12 bin 500 civarındaki tohumlu bitki türünün yaklaşık 11 bin 700’üne ev sahipliği yapan, aynı zamanda on binlerce hayvan türünü barındıran çok özel bir coğrafyadır. Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde yürütülen biyolojik çeşitlilik istatistikleri ile Nuh’un Gemisi Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Veri Tabanı, Türkiye’nin envanter, izleme ve veri temelli koruma çalışmalarını sistematik biçimde sürdürdüğünü göstermektedir. Bugün toprağın sesine, suyun dengesine, tohumun hafızasına ve doğanın çeşitliliğine sahip çıkmak; yarının dünyasına sahip çıkmaktır. Biyoçeşitlilik korunursa üretim güçlenir, üretim güçlenirse hayat sürdürülebilir olur.

Yaban Hayatını Korumak Yaşamın Kendisini Korumaktır Haber

Yaban Hayatını Korumak Yaşamın Kendisini Korumaktır

Türk Veteriner Hekimleri Birliği tarafından, 3 Mart Dünya Yaban Hayatı Günü ile ilgili olarak bir basın açıklaması yapıldı. TVHB Merkez Konseyi Başkanı Ali Eroğlu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; "Her yıl 3 Mart’ta kutlanan Dünya Yaban Hayatı Günü, yeryüzündeki yaban hayvanları ve bitkilerin korunmasının önemini hatırlatmak, biyolojik çeşitliliğin değerini vurgulamak ve doğal yaşamın sürdürülebilirliği konusunda küresel farkındalık oluşturmak amacıyla ilan edilmiş uluslararası bir gündür. Ormanlarda dolaşan bir memeli, gökyüzünde süzülen bir kuş, sulak alanlarda yaşayan bir amfibi ya da denizlerin derinliklerindeki bir balık türü; hepsi birlikte yaşamın büyük ağını oluşturur. Bu ağın herhangi bir halkasında meydana gelen kırılma, yalnızca doğayı değil, insan yaşamını da doğrudan etkiler. Çünkü doğa, insanın dışında değil; insanın içinde var olduğu çok bileşenli bir sistemdir. Sağlıklı ekosistemler için zengin bitki ve hayvan çeşitliliği, dengeli doğal döngüler ve sürdürülebilir kaynak kullanımıyla mümkündür. Biyoçeşitlilik temiz havanın, içilebilir suyun, verimli tarımın, sağlıklı hayvancılığın ve güvenli gıdanın ön koşuludur. Aksi takdirde doğanın dengesi bozulduğunda türler yok olmakla kalmaz aynı zamanda insanlığın refahı, ekonomisi ve sağlığı da tehdit altına girer. Bugün dünya genelinde yaban hayatı ciddi tehditlerle karşı karşıyadır. Habitatların tahrip edilmesi, iklim değişikliği, kaçak avcılık, çevre kirliliği ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı gibi olumsuzluklar pek çok türü yok olma riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Yaban hayatının korunması insan sağlığı açısından da kritik bir öneme sahiptir. Doğal yaşam alanlarının yok edilmesi ve insan-yaban hayatı etkileşiminin artması, zoonotik hastalıkların ortaya çıkma riskini ciddi şekilde artırmaktadır. Son yıllarda yaşanan küresel salgınlar, doğayla kurulan dengesiz ilişkinin ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. Bu nedenle insan, hayvan ve çevre sağlığını birlikte ele alan bütüncül yaklaşımlar artık mecburidir. Türkiye, sahip olduğu coğrafi konum ve farklı iklim özellikleri sayesinde dünyanın önemli biyolojik çeşitlilik merkezlerinden biridir. Yaklaşık 780 bin kilometrekarelik geniş coğrafyasında yüzlerce memeli, kuş, sürüngen, amfibi ve balık türüne ev sahipliği yapmaktadır. Aynı zamanda ülkemiz göçmen kuşların kullandığı önemli göç yolları üzerinde yer almakta ve birçok tür için hayati bir geçiş noktası oluşturmaktadır. Anadolu’da yaşayan endemik türler ise bu toprakları dünyada biyolojik çeşitlilik açısından eşsiz kılmaktadır. Gelişen teknolojiler ve bilimsel araştırmalar doğamızın bilinmeyen yönlerini her geçen gün daha fazla ortaya çıkarmaktadır. Modern izleme yöntemleri sayesinde daha önce varlığı bilinmeyen türleri kayıt altına alınmakta, hatta neslinin tükendiği düşünülen bazı türlerin yeniden varlığı tespit edilmektedir. Yaban hayatının korunmasında birçok meslek grubu önemli rol üstlenmektedir. Bu süreçte veteriner hekimlerimiz özel bir sorumluluğa sahiptir. Veteriner hekimlerimiz; yaban hayvanlarının hastalıklarının teşhisi ve tedavisi, rehabilitasyon çalışmaları, tür koruma ve üretim projeleri ve zoonotik hastalıkların izlenmesi gibi alanlarda aktif görev almaktadır. İnsan, hayvan ve çevre sağlığını birlikte ele alan yaklaşımın sahadaki en önemli temsilcilerinden biridir. Türkiye’de yaban hayatının korunmasına yönelik önemli çalışmalar yürütülmektedir. Rehabilitasyon merkezleri, bilimsel araştırmalar ve koruma projeleri bu alanda önemli ilerlemeler sağlamaktadır. Ancak bu çalışmaların daha da güçlendirilmesi, uzman sayısının artırılması ve kurumlar arası iş birliğinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Yaban hayatı alanında daha fazla veteriner hekimin görev alması ve bu alandaki akademik çalışmaların desteklenmesi, gelecekte çok daha güçlü sonuçlar doğuracaktır. Ekosistemlerin bozulması, türlerin yok olması ve doğal dengenin zarar görmesi; gıda güvenliğini, halk sağlığını, ekonomik istikrarı ve toplumsal refahı doğrudan tehdit etmektedir. Artık bu mesele, insanlığın kendi geleceğini güvence altına alma meselesidir. Yaban hayatını korumak yaşamın kendisini korumaktır. İnsan doğanın sahibi değil, onun emanetçisidir. Bu emaneti korumak ise hem bilimsel hem de vicdani bir görevdir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur."

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.