Hava Durumu

#Gıda Egemenliği

Kırsal Haber - Gıda Egemenliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Gıda Egemenliği haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

TMMOB Dünya Gıda Günü Sempozyumu’nda Gıda Adaleti Ele Alındı Haber

TMMOB Dünya Gıda Günü Sempozyumu’nda Gıda Adaleti Ele Alındı

TMMOB 16 Ekim Dünya Gıda Günü Sempozyumu, “Herkes İçin Gıda Adaleti” temasıyla 17 Ekim 2026’da gerçekleştirildi. Sempozyumda çocukların gıda güvencesi, kadın emeği, yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler tartışıldı. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) çatısı altında Ziraat Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası ve Kimya Mühendisleri Odası tarafından düzenlenen sempozyum, İnşaat Mühendisleri Odası Rüştü Özal Toplantı Salonu’nda yapıldı. Açılış konuşmalarını üç oda adına Kimya Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Akyürek, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ekber Çakar ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Kıdemli Program Koordinatörü Özcan Türkoğlu gerçekleştirdi. Çocukların gıda güvencesi gündeme taşındı “Çocuklar İçin Gıda Güvencesi” başlıklı ilk oturumu, Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı İ. Uğur Toprak yönetti. Oturumda Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, Türk Tabipleri Birliği Okul Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi Dr. Gül Usar Yıldız ve SHUDER Okul Sosyal Hizmet Komisyonu Başkanı Sosyal Hizmet Uzmanı S. Sedat Türkeri, çocukların gıda güvencesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Katılımcıların sorularının yanıtlanmasıyla oturum tamamlandı. Kadın emeği ve yoksulluğun gıdaya erişime etkileri tartışıldı Ziraat Mühendisleri Odası II. Başkanı Şule Yıldırım’ın yönettiği “Tarım, Gıda Egemenliği ve Yoksulluk” başlıklı ikinci oturumda, gıdaya erişimin ekonomik ve toplumsal boyutları ele alındı. Siyaset Bilimci Dr. Ayşe Kaşıkırık, Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Gül Yılgör ve DİSK Araştırma Merkezi Uzmanı Zeynep Kandaz’ın konuşmacı olduğu oturumda; kadın emeği, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ücretler ve gelir dağılımındaki adaletsizlik değerlendirildi. Gıda güvencesine erişimde yaşanan sorunların tartışıldığı oturumda, eşitsizlikleri derinleştiren yapısal sorunlara karşı çözüm önerileri sunuldu. Sempozyum, soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.

TMMOB’den Dünya Gıda Günü Açıklaması: Gıda Hakkı Lüks Değil, Temel Bir İnsan Hakkıdır Haber

TMMOB’den Dünya Gıda Günü Açıklaması: Gıda Hakkı Lüks Değil, Temel Bir İnsan Hakkıdır

TMMOB Gıda Mühendisleri, Kimya Mühendisleri ve Ziraat Mühendisleri Odaları, 16 Ekim Dünya Gıda Günü dolayısıyla yaptıkları ortak açıklamada, sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişimin temel bir insan hakkı olduğunu vurguladı. Artan gıda fiyatları ve üretim maliyetlerine dikkat çeken odalar, tüm çocuklara okullarda en az bir öğün ücretsiz yemek ve temiz içilebilir su sağlanması çağrısında bulundu. TMMOB’den Dünya Gıda Günü Mesajı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Gıda Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası, 16 Ekim Dünya Gıda Günü kapsamında ortak bir basın açıklaması yayımladı. Açıklamada, dünyada ve Türkiye’de milyonlarca insanın yeterli, dengeli, sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişmekte güçlük çektiği belirtilerek gıda hakkının güvence altına alınması istendi. Artan gıda fiyatları, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve üretim maliyetlerindeki yükselişin özellikle emekçileri, emeklileri, işsizleri, öğrencileri ve dar gelirli aileleri etkilediğine dikkat çekilen açıklamada, sağlıklı beslenmenin ekonomik koşullara bağlı bir ayrıcalık olmaması gerektiği vurgulandı. Odalar, gıdaya erişimin yalnızca üretim miktarıyla açıklanamayacağını belirterek üretimden dağıtıma kadar bütün süreçlerin toplumsal ihtiyaçlar ve kamusal yarar doğrultusunda ele alınması gerektiğini ifade etti. Gıda Fiyatları ve Yoksulluk Sağlıklı Beslenmeyi Zorlaştırıyor Ortak açıklamada, yoksulluğun yalnızca gelir yetersizliği anlamına gelmediği; aynı zamanda sofralardaki besin çeşitliliğinin azalmasına, et ve süt tüketiminin düşmesine, meyve ve sebzeye erişimin zorlaşmasına yol açtığı belirtildi. Gıda fiyatlarındaki artışın dar gelirli aileleri temel ihtiyaçları arasında tercih yapmaya zorladığına işaret edilen açıklamada, sağlıklı beslenme hakkının herkes için eşit biçimde sağlanabilmesi gerektiği kaydedildi. TMMOB’ye bağlı odalar, gıda sorununun yalnızca ne kadar üretildiğiyle değil, neyin, nasıl ve kim için üretildiğiyle de ilgili olduğunu vurguladı. Gıda zincirinde sermaye yoğunlaşmasının üreticinin bağımsızlığını ve tüketicinin uygun fiyatlı gıdaya erişimini sınırlandırabileceğine dikkat çekildi. Açıklamada, açlık ve yoksulluğun kaçınılmaz olmadığı belirtilerek gıda enflasyonuyla mücadelede üreticiyi koruyan, tüketiciyi gözeten ve gelir dağılımındaki adaletsizlikleri azaltan politikaların önemine işaret edildi. Okullarda Ücretsiz Yemek ve Temiz Su Çağrısı TMMOB Gıda, Kimya ve Ziraat Mühendisleri Odalarının açıklamasında, çocukların sağlıklı beslenmesi öncelikli konular arasında yer aldı. Yetersiz ve dengesiz beslenmenin çocukların fiziksel gelişimini, bilişsel becerilerini, okul başarısını ve geleceklerini doğrudan etkilediği belirtilerek her çocuğun sağlıklı beslenme hakkından eşit biçimde yararlanması gerektiği ifade edildi. Odalar, bütün çocuklara okullarda en az bir öğün ücretsiz, yeterli, dengeli ve güvenli yemek ile temiz içilebilir su sağlanmasını istedi. Bu uygulamanın bir yardım faaliyeti değil, kamunun temel sorumluluklarından biri olduğu vurgulandı. Açıklamada, okul yemeklerinin bilimsel beslenme ilkelerine uygun hazırlanması, güvenilir ham madde kullanılması, hijyen ve izlenebilirlik koşullarının sağlanması gerektiği belirtildi. Okul yemeği uygulamasının ülke genelinde eşit, sürdürülebilir ve bütçesi kamu tarafından karşılanan bir programa dönüştürülmesi çağrısı yapıldı. Çocukların sağlıklı beslenmesinin ertelenebilir bir konu olmadığı belirtilen açıklamada, gerekli bütçenin ayrılması ve ilgili meslek disiplinlerinin uzmanlığından yararlanılması gerektiği kaydedildi. Üretici Maliyetleri Artıyor, Gıdaya Erişim Zorlaşıyor Tarım sektöründe yükselen girdi maliyetlerinin hem üreticileri hem de tüketicileri olumsuz etkilediğine dikkat çekilen açıklamada; tohum, gübre, mazot, enerji, sulama, yem ve işçilik giderlerindeki artışın tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini zorlaştırdığı ifade edildi. Üreticinin emeğinin karşılığını alamadığı, tüketicinin ise gıdayı yüksek fiyatlarla satın almak zorunda kaldığı belirtilerek bu döngünün kırılması için tarımsal üretimin yalnızca piyasa getirisi üzerinden değerlendirilmemesi gerektiği vurgulandı. TMMOB’ye bağlı odalar, küçük üreticilerin ve aile işletmelerinin desteklenmesini, kooperatiflerin güçlendirilmesini ve üreticilerin gelir güvencesini sağlayacak mekanizmaların etkinleştirilmesini istedi. Ayrıca tarımsal planlamanın ülkenin beslenme ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini, iklim koşullarını ve doğal kaynaklarını birlikte gözetmesi gerektiği ifade edildi. Gıda Egemenliği ve Kamusal Planlama Vurgusu Açıklamada, gıda egemenliğinin toplumların neyi, nasıl ve kimin için üreteceklerine demokratik biçimde karar verebilmesi anlamına geldiği belirtildi. Gıda üretimi ve dağıtımının yalnızca piyasa koşullarına bırakılmaması gerektiğini savunan odalar, kamusal planlamanın ve üretici-tüketici dayanışmasının güçlendirilmesi çağrısında bulundu. Gıdanın yalnızca alınıp satılan bir ürün değil, yaşamın ve sağlığın temel unsuru olduğu vurgulanarak gıda politikalarının şirketlerin kârlılık hedeflerinden bağımsız biçimde, toplumun ihtiyaçları ve kamu yararı gözetilerek oluşturulması gerektiği kaydedildi. Tarım Alanları ve Su Kaynakları Korunmalı TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası, iklim değişikliği, kuraklık, su kaynaklarının kirlenmesi, toprak kaybı ve tarım alanlarının amaç dışı kullanımının gıda üretiminin geleceğini tehdit ettiğine dikkat çekti. Açıklamada tarım alanlarının, meraların, ormanların ve su havzalarının korunması gerektiği belirtilerek doğal kaynakların gelecek kuşakların hakları da gözetilerek yönetilmesi istendi. Sürdürülebilir bir gıda sisteminin oluşturulmasında bilimsel bilginin ve mesleki uzmanlığın vazgeçilmez olduğu vurgulanırken gıda denetimlerinin güçlendirilmesi ve kamu kurumlarında yeterli sayıda nitelikli teknik personel istihdam edilmesi çağrısı yapıldı. TMMOB’ye Bağlı Odalardan Yetkililere 8 Maddelik Çağrı Dünya Gıda Günü kapsamında yayımlanan ortak açıklamada, yetkililere ve kamuoyuna şu çağrılar yapıldı: Yeterli, dengeli, sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişimin temel bir insan hakkı olarak güvence altına alınması.Yoksullukla mücadelenin adil gelir dağılımı ve sağlıklı gıdaya erişim politikalarıyla birlikte yürütülmesi.Bütün çocuklara okullarda en az bir öğün ücretsiz, yeterli ve dengeli yemek ile temiz içilebilir su sağlanması.Üreticilerin maliyetlerini gözeten ve tarımsal üretimin devamlılığını güvence altına alan politikaların geliştirilmesi.Küçük üreticilerin ve kooperatiflerin desteklenmesi, gıda üretimi ve dağıtımında adil bir sistemin oluşturulması.Tarım alanlarının, su kaynaklarının ve ekolojik dengenin korunması.Gıda denetimlerinin güçlendirilmesi ve kamu kurumlarında nitelikli teknik personel istihdam edilmesi.Tarım ve gıda politikalarının bilimsel bilgi, kamusal yarar ve mesleki uzmanlık temelinde oluşturulması.“Açlık Kader Değildir, Yoksulluk Kaçınılmaz Değildir” Ortak açıklamanın sonunda, açlık, yoksulluk ve eşitsizliğin değiştirilemez bir düzenin sonucu olarak kabul edilemeyeceği vurgulandı. Çocukların sağlıklı beslenememesi, üreticilerin emeklerinin karşılığını alamaması ve milyonlarca insanın güvenilir gıdaya erişememesinin önlenebilir sorunlar olduğu belirtilerek üreticiyi koruyan, tüketiciyi gözeten, emeği esas alan ve doğal kaynakları savunan politikaların hayata geçirilmesi istendi. TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, TMMOB Kimya Mühendisleri Odası ve TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, herkesin sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişebildiği, açlık ve eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı bir ülke için mücadelelerini sürdüreceklerini belirterek açıklamalarını kamuoyuna saygıyla duyurdu.

TMMOB ZMO: "Kadın Emeği Tarımın Geleceğini Şekillendiriyor" Haber

TMMOB ZMO: "Kadın Emeği Tarımın Geleceğini Şekillendiriyor"

15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü dolayısıyla açıklama yapan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, tarımsal üretimde kadın emeğinin görünür hâle getirilmesi, ücretsiz aile işçiliği sorununun çözülmesi ve kadın çiftçilerin sosyal güvenceye kavuşturulması çağrısında bulundu. Kadınların tarımsal desteklerden, finansman kaynaklarından ve karar alma mekanizmalarından eşit koşullarda yararlanması gerektiğine dikkat çeken Oda, kadın çiftçilerin güçlendirilmesinin gıda güvencesi ve kırsal kalkınma açısından taşıdığı önemi vurguladı. Kadın çiftçiler tarımsal üretimin her aşamasında yer alıyor 15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü, tarımsal üretimde önemli sorumluluklar üstlenen kadınların emeğini hatırlatırken, karşı karşıya kaldıkları ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri de yeniden gündeme taşıyor. Toprağı işleyen, tohumu koruyan, ekimden hasada kadar üretimin farklı aşamalarında görev alan kadın çiftçiler, gıdanın sofralara ulaşmasında ve kırsal yaşamın devamlılığında önemli rol oynuyor. Ancak kadınların tarımsal üretimdeki yoğun emeği, çoğu zaman ekonomik kazanca, sosyal güvenceye ve karar alma süreçlerinde eşit temsile dönüşemiyor. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Dünya Kadın Çiftçiler Günü dolayısıyla yaptığı değerlendirmede, kadınların üretimdeki varlığı ile sahip oldukları ekonomik ve toplumsal haklar arasındaki uçuruma dikkat çekti. Kadın çiftçilerin yaşadığı sorunların yalnızca bir istihdam meselesi olarak ele alınamayacağına işaret eden Oda, kadın emeğinin tanınması, hakların güvence altına alınması ve üretim kaynaklarına erişimde fırsat eşitliğinin sağlanması gerektiğini vurguladı. Tarımda milyonlarca kişi çalışıyor: Kadınların payı dikkat çekiyor Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) 2025 yılı işgücü istatistiklerine göre, Türkiye'de tarım sektöründe 4 milyon 560 bin kişi istihdam ediliyor. Aynı yıl istihdam edilen kadınların yüzde 18,8'i tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörlerinde çalışıyor. Bu veriler, tarımın kadınlar açısından önemli bir istihdam ve geçim alanı olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak kadınların tarım sektöründeki varlığının yalnızca çalışan sayıları üzerinden değerlendirilmesi yeterli görülmüyor. Kadınların çalışma koşulları, elde ettikleri gelir, sosyal güvenlik sistemine erişimleri ve üretimdeki karar süreçlerine katılımları da dikkate alınması gereken başlıklar arasında bulunuyor. Kadın çiftçilerin tarımsal üretime sunduğu katkının ekonomik ve toplumsal açıdan karşılık bulması, sürdürülebilir bir tarım yapısının oluşturulması açısından önem taşıyor. Ücretsiz aile işçiliği kadın emeğini görünmez kılıyor Tarımsal üretimde çalışan kadınların önemli bir bölümü, aile işletmelerinde ücretsiz aile işçisi olarak faaliyet gösteriyor. Ekim, dikim, sulama, hasat, hayvan bakımı ve ürünlerin işlenmesi gibi çok sayıda işi üstlenen kadınlar, üretimin devamlılığı için yoğun emek harcıyor. Bununla birlikte kadınların sorumlulukları tarımsal faaliyetlerle sınırlı kalmıyor. Ev işleri, çocukların ve yaşlıların bakımı, hane halkının beslenmesi ve günlük yaşamın sürdürülmesine ilişkin görevler de büyük ölçüde kadınların omuzlarına yükleniyor. Kadınların üretimdeki katkısı çoğu zaman ayrı bir ücretle karşılanmazken, bu emek bağımsız gelir, emeklilik hakkı ve sosyal güvence gibi kazanımlara da dönüşemiyor. Böylece kadınlar hem üretim sürecinde hem de ev içindeki sorumluluklarda önemli bir yük üstlenmelerine rağmen ekonomik açıdan dezavantajlı konumda kalabiliyor. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, kadın emeğinin görünür ve kayıtlı hâle getirilmesi, ücretsiz aile işçiliği sorununun çözülmesi ve kadınların sosyal güvenlik ile emeklilik haklarına erişiminin sağlanması gerektiğine dikkat çekiyor. Kadın çiftçilerin üretim kaynaklarına erişimi güçlendirilmeli Kadınların tarımsal üretimde karşılaştığı eşitsizlikler, yalnızca ücret ve sosyal güvence sorunlarıyla sınırlı değil. Arazi ve mülkiyet haklarına erişim, tarımsal desteklerden yararlanma, uygun koşullu finansman bulma, teknoloji kullanımı, mesleki eğitim ve tarımsal danışmanlık hizmetlerine ulaşma konularında yaşanan güçlükler de kadın üreticilerin karşısına önemli engeller çıkarıyor. Üretim sürecinde aktif rol alan kadınların, üretim araçları ve ekonomik kaynaklar üzerinde aynı ölçüde söz sahibi olamaması, emeklerinin karşılığını almalarını zorlaştırıyor. Kadınların üretime katılmasının tek başına yeterli olmadığına dikkat çeken Oda, üretimden elde edilen gelire ve üretim kaynaklarına erişimde eşitliğin sağlanmasının önemini vurguluyor. Kadın çiftçilerin destek mekanizmalarından eşit koşullarda yararlanması, finansmana erişiminin kolaylaştırılması ve bilgi ile teknoloji olanaklarının geliştirilmesi, hem kadınların ekonomik bağımsızlığını hem de tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini güçlendirebilecek adımlar arasında gösteriliyor. FAO verileri kadınlarla erkekler arasındaki gelir farkını ortaya koyuyor Kadın çiftçilerin yaşadığı eşitsizlikler yalnızca Türkiye'ye özgü bir sorun olarak öne çıkmıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) 2023 yılında yayımladığı Tarım-Gıda Sistemlerinde Kadınların Durumu başlıklı rapor da tarım sektöründe kadınların ekonomik ve toplumsal açıdan çeşitli dezavantajlarla karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. Rapora göre, tarımda ücret karşılığı çalışan kadınlar, erkeklerin kazandığı her 1 dolar karşılığında ortalama 82 sent kazanıyor. Kadınların toprağa, finansmana, eğitime ve teknolojiye erişiminde yaşanan eşitsizlikler de üretim süreçlerinde karşılaştıkları güçlükleri artırıyor. Bu bulgular, kadınların tarım ve gıda sistemlerindeki katkılarının eşit ekonomik fırsatlarla desteklenmesi gerektiğini gösteriyor. Kadınların üretimde daha fazla sorumluluk üstlenmesi kadar, bu üretimden elde edilen gelirden adil biçimde yararlanması ve ekonomik kararlar üzerinde söz sahibi olması da önem taşıyor. Mevsimlik tarım işçileri ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya Kadın çiftçilerin ve tarım işçilerinin yaşadığı sorunlar, çalışma koşulları ve yaşam standartları bakımından da kendini gösteriyor. Özellikle mevsimlik tarım işçiliğinde uzun çalışma saatleri, güvencesiz istihdam, yetersiz barınma koşulları ve sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, kadınların yaşamını zorlaştırıyor. Tarımsal üretimin dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda farklı bölgelere gitmek zorunda kalan mevsimlik işçiler, çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin çeşitli risklerle karşı karşıya kalabiliyor. Kadınların üretim faaliyetlerinin yanı sıra çocuk ve yaşlı bakımı gibi sorumlulukları da üstlenmesi, mevcut yükü daha da ağırlaştırıyor. Öte yandan iklim değişikliği, kuraklık, aşırı hava olayları ve üretim kayıpları, geçim kaynakları tarıma bağlı olan kırsal haneleri doğrudan etkiliyor. Üretimde yaşanan belirsizlikler ve gelir kayıpları, kadınların hem ekonomik hem de sosyal açıdan karşılaştıkları güçlükleri artırabiliyor. Bu nedenle kadın tarım işçilerinin insana yakışır çalışma ve yaşam koşullarına kavuşması, sosyal haklarının korunması ve kötü muameleye karşı etkili önlemler alınması önem taşıyor. Kadınlar tarımsal biyoçeşitliliğin korunmasına katkı sunuyor Kadın çiftçilerin tarımdaki rolü, yalnızca üretim faaliyetlerine katılmalarıyla sınırlı değil. Kadınlar, sahip oldukları bilgi ve deneyimle yerel tohumların korunmasına, tarımsal biyoçeşitliliğin sürdürülmesine, gıda güvencesinin güçlendirilmesine ve kırsal kalkınmanın desteklenmesine önemli katkılar sağlıyor. Geleneksel tarım bilgisi ile üretim deneyiminin gelecek kuşaklara aktarılmasında da önemli rol üstlenen kadınlar, kırsal yaşamın devamlılığı açısından değer taşıyor. Bu katkıların korunması ve geliştirilmesi, kadınların üretim kaynaklarına, eğitime, teknolojiye ve örgütlenme olanaklarına erişiminin artırılmasıyla mümkün oluyor. Kadınların tarımsal karar alma süreçlerinde daha etkin yer alması, yalnızca toplumsal eşitlik açısından değil, tarım politikalarının üreticilerin gerçek ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi bakımından da önem taşıyor. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odasından kadın çiftçiler için çözüm çağrısı TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, kadın çiftçilerin tarımsal üretimde karşılaştığı eşitsizliklerin giderilmesi için çeşitli alanlarda somut adımlar atılması gerektiğini belirtiyor. Odanın öne çıkardığı çözüm başlıkları arasında kadın emeğinin görünür ve kayıtlı hâle getirilmesi, ücretsiz aile işçiliği sorununun çözülmesi, sosyal güvenlik ve emeklilik haklarının güvence altına alınması bulunuyor. Bunun yanında kadın üreticilerin arazi ve mülkiyet haklarından, tarımsal desteklerden, uygun koşullu finansman kaynaklarından, eğitim ve danışmanlık hizmetlerinden eşit biçimde yararlanması gerektiği ifade ediliyor. Önemli bir bölümü kadınlardan oluşan mevsimlik tarım işçilerinin insana yakışır çalışma ve yaşam koşullarına kavuşturulması, baskı ve kötü muameleye karşı etkili önlemler alınması da çözüm önerileri arasında yer alıyor. Kadın çiftçilerin kooperatiflerde, üretici örgütlerinde ve tarımsal karar alma mekanizmalarında daha etkin biçimde temsil edilmesi, ekonomik ve toplumsal haklarının güçlendirilmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Güçlü tarım için kadın emeği korunmalı Tarımsal üretimin geleceği, üreticilerin emeğinin korunmasına ve kırsal yaşamın geliştirilmesine bağlı bulunuyor. Kadınların emeğini görünmez kılan, haklara erişimdeki eşitsizlikleri sürdüren ve üreticilerin yaşam koşullarını iyileştirmeyen politikalarla güçlü ve sürdürülebilir bir tarım yapısının kurulması mümkün görünmüyor. Kadın çiftçilerin ekonomik bağımsızlıklarının desteklenmesi, sosyal haklarının güvence altına alınması ve üretim süreçlerinde eşit söz sahibi olmaları; gıda güvencesi ve yeterliliği, gıda egemenliği, kırsal kalkınma ve toplumsal refah açısından önem taşıyor. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, tarımsal üretimin her aşamasında emeği bulunan kadın çiftçilerin karşı karşıya kaldığı eşitsizliklerin giderilmesi için çalışmalarını sürdüreceğini belirterek, kadınların emeklerinin karşılığını alabildiği, sosyal güvenceye sahip olduğu ve karar alma süreçlerinde etkin biçimde yer alabildiği bir tarımsal üretim yapısının oluşturulması gerektiğini vurguladı. Oda, açıklamasının sonunda tüm kadın çiftçilerin 15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü'nü kutladı.

ÇİFTÇİ-SEN’den Üzüm Üreticisi İçin Acil Çağrı: "Verim Var, Fiyat Yok!" Haber

ÇİFTÇİ-SEN’den Üzüm Üreticisi İçin Acil Çağrı: "Verim Var, Fiyat Yok!"

Çiftçiler Sendikası (ÇİFTÇİ-SEN), 2026 yılı üzüm hasat sezonunun başlamasıyla birlikte bağcılık sektöründe yaşanan derin krize dikkat çekti. Rekoltede %50’ye varan artışa rağmen girdi maliyetlerinin katlandığını ve alım fiyatlarının maliyetin altına düştüğünü vurgulayan ÇİFTÇİ-SEN, 9 numara çekirdeksiz kuru üzüm için referans taban fiyatının en az 151,50 TL/kg olması gerektiğini açıkladı. İzmir merkezli Çiftçiler Sendikası Genel Başkanı Ali Bülent Erdem ve Genel Örgütlenme Sekreteri Adnan Çobanoğlu imzasıyla yayımlanan bildiride; artan mazot ve girdi maliyetleri, tarım alanlarını tehdit eden maden ve enerji projeleri, dolandırıcı tüccarlar ve şirket odaklı tarım politikaları sert bir dille eleştirildi. "Verim Artarken Kazanç Yok: Üretici Daha Çok Borçlanıyor" Üzüm üretim bölgelerinde son 2-3 yıldır ulaşılamayan verimliliğe bu yıl ulaşılmasına rağmen çiftçinin sevinemediğini belirten ÇİFTÇİ-SEN, tüccar ve şirketlerin belirlediği alım fiyatlarının geçmiş yılların dahi gerisinde kaldığını belirtti. Açıklamada, mazottaki fahiş artışa dikkat çekilerek şu kıyaslamaya yer verildi: "Mazot fiyatları 2024 yılında litresi 41-44 TL, 2025 yılında 45-53 TL arasında iken 2026 yılında 55 TL’den başlayıp 83 TL’ye kadar çıkmıştır. Yani sadece mazotta %50'yi aşan bir artış yaşanmıştır. Buna karşın, geçen yıl 16-18 TL/kg bandında olan sumalık yaş üzüm alım fiyatı bu yıl 11 TL/kg seviyesine kadar düşmüştür." Maden ve Enerji Yatırımları Bağcılığı Tehdit Ediyor Bölgedeki madencilik faaliyetleri ve enerji yatırımlarının doğaya yaydığı asit, gaz ve aşırı tozun mevsim dışı doğa olaylarına yol açtığını belirten sendika yetkilileri; üreticilerin bağlarını koruyabilmek adına petrol türevi naylon örtüler kullanmak zorunda kaldığını, bu durumun da masraf kalemlerini fırlattığını vurguladı. Şaraplık Üzüm Üreticisi Şirketlerin İnsafına Bırakıldı Tekel’in özelleştirilmesinin ardından şaraplık üzüm üreten çiftçilerin büyük şirketlerin inisiyatifine terk edildiği ifade edildi. Mevcut mevzuat nedeniyle üreticinin üzümünü işleyip şarap olarak satmasının yasak olduğuna dikkat çekilerek: Üreticinin kendi imkânlarıyla işletme kurmasının ve ağır vergi/bandrol yükümlülüklerini karşılamasının imkânsız olduğu, Kurutma imkânı da kısıtlı olan üreticilerin üzümlerini şarap fabrikalarına yok pahasına satmak zorunda kaldığı dile getirildi. Kuru Üzüm Maliyeti 93 TL: Referans Taban Fiyat En Az 151,50 TL Olmalı ÇİFTÇİ-SEN, 2026 yılı kuru üzüm maliyet analizini de kamuoyuyla paylaştı. Rekolte artışına rağmen ortalama kuru üzüm kg maliyetinin 93,00 TL/kg civarında hesaplandığı belirtilerek taban fiyatının en az 151.50 TL/kg olması gerektiği ifade edildi. ÇİFTÇİ-SEN’den 9 Maddelik Çözüm Deklarasyonu Çiftçiler Sendikası, bağcılığın ve üreticinin kurtarılması için acilen atılması gereken adımları şu şekilde sıraladı: Sendikal Katılım: Fiyat belirleme süreçlerine çiftçi sendikaları dahil edilmelidir. TARİŞ’in Yeniden Yapılandırılması: TARİŞ, üreticilerin söz sahibi olacağı şekilde düzenlenmeli ve destekleme alımlarında aktif kılınmalıdır. Taban Fiyat ve Destek: ÇİFTÇİ-SEN’in açıkladığı 151,50 TL referans fiyatı üzerinden TARİŞ aracılığıyla destekleme alımı yapılmalıdır. Şaraplık Üzüm Yasasında Düzenleme: Üreticilerin ürünlerini işleyip satabilmelerinin önü açılmalı ve teşvik edilmelidir. Maden ve Enerji Kısıtlaması: Tarım alanlarındaki maden ve enerji faaliyetleri durdurulmalı, faal olanlar kapatılmalıdır. Caydırıcı Cezalar ve Deşifre: Çiftçileri dolandıran tüccar ve şirketlere yönelik caydırıcı cezalar ve ticaretten men yasası getirilmelidir. TARSİM Reorganizasyonu: Tarım Sigortaları Yasası çiftçi lehine yeniden düzenlenmelidir. Agroekolojik Üretim Teşviki: Kamusal kaynaklar ekolojik üretime yönelen çiftçilere aktarılmalıdır. Gıda Egemenliği: Uluslararası şirketlerin değil, halkın ve köylünün gıda egemenliği savunulmalıdır.

CHP’li Orhan Sarıbal: "Küçük Üretici Tarım Sisteminin Dışına İtiliyor" Haber

CHP’li Orhan Sarıbal: "Küçük Üretici Tarım Sisteminin Dışına İtiliyor"

CHP Yurtiçi Örgütlenmeden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Türkiye’de tarımsal istihdamın nüfus artışına rağmen gerilediğini belirterek, ithalata dayalı politikaların özellikle küçük üreticileri ve aile işletmelerini tarım sisteminin dışına ittiğini söyledi. Sarıbal, “İthalat üzerinden sektör terbiye edilmektedir” dedi. Orhan Sarıbal, Türkiye’de tarımsal istihdamın uzun dönemli seyrine ilişkin verileri değerlendirdi. Sarıbal, 2002 yılında Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 64 milyonken tarımda çalışan kayıtlı kişi sayısının yaklaşık 7,5 milyon olduğunu, 2026 yılında nüfus 86 milyona yükselmesine karşın tarımda çalışanların sayısının yaklaşık 4,8 milyona gerilediğini söyledi. Tarımın istihdamdaki payı yüzde 14’e geriledi Sarıbal, 2002 yılında tarım sektörünün toplam istihdamın yüzde 34’ünden fazlasını oluşturduğunu, bugün ise bu oranın yüzde 14 düzeyine düştüğünü belirtti. 2024-2025 döneminde 267 bin kişinin tarım sektöründen çıktığını aktaran Sarıbal, 2026 yılının ilk çeyreğinde de 44 bin kişinin daha tarımsal üretimden ayrıldığını söyledi. “İnsanlar tüketimi bıraktı mı? Ya da çiftçi üretimden çıktı ama tamamen bıraktı mı? Hayır” diyen Sarıbal, tarımdaki iş gücü kaybının yalnızca teknoloji ve mekanizasyonla açıklanamayacağını ifade etti. Sarıbal, “İthalat üzerinden sektör terbiye edilmektedir. Üretimden sürekli dışlanan bir yapı vardır. Elbette teknoloji, elbette mekanizasyon ama bu iş gücü kaybını buradan karşılayamazsınız” diye konuştu. Küçük aile işletmeleri tarımdan uzaklaşıyor Tarımsal istihdamdaki gerilemenin en önemli sonuçlarından birinin küçük üreticiler ve aile işletmeleri üzerinde görüldüğünü belirten Sarıbal, açıklanan verilerin küçük üreticilerin sistemden sürekli uzaklaştığını gösterdiğini söyledi. Sarıbal şöyle konuştu: “Bu, özellikle küçük aile işletmelerinin, özellikle küçük üreticilerin sistemden sürekli uzaklaştığını, sistemden sürekli çıktığını gösterir.” Bu tablonun yalnızca istihdam rakamları üzerinden değerlendirilemeyeceğini ifade eden Sarıbal, tarımdan uzaklaşmanın Türkiye’nin gelecekteki üretim kapasitesi üzerinde de sonuçları olacağını belirtti. Gıda güvencesi ve gıda egemenliği uyarısı Küçük üreticilerin tarım sisteminden uzaklaşmasının sürdürülebilir üretimi doğrudan etkilediğini söyleyen Sarıbal, bu sürecin Türkiye’nin gıda güvencesi, gıda egemenliği ve gelecekteki tarımsal üretim modeli bakımından ciddi bir risk oluşturduğunu ifade etti. Sarıbal, tarımsal istihdama ilişkin verilerin gelecekte telafisi güç kayıplara işaret ettiğini belirterek, “Bunlar TÜİK’in rakamlarıdır” dedi. Tarım ve gıda politikalarının yalnızca kâr, rekabet ve verimlilik anlayışına dayandırılamayacağını vurgulayan Sarıbal, ithalata dayalı bir tarım politikasıyla mevcut sorunların çözülemeyeceğini söyledi. Sarıbal, Covid-19 döneminde parası olduğu halde ülkelerin buğdaya ulaşamadığını hatırlatarak, uluslararası kriz dönemlerinde temel gıda ürünlerine erişimin yalnızca satın alma gücüyle güvence altına alınamayacağını ifade etti. Tarımsal üretim teknik kadrolarla birlikte planlanmalı Sarıbal, Türkiye’de ziraat fakültelerinden mezun 50 binin üzerinde, veteriner fakültelerinden mezun ise 30 binin üzerinde işsiz bulunduğunu söyledi. Mesleği dışında çalışan binlerce mezun olduğunu da belirten Sarıbal, Tarım ve Orman Bakanlığının 2026 yılı için açıkladığı 1.874 kişilik sözleşmeli personel alımını yetersiz bulduğunu ifade etti. Türkiye’de 226 milyon dekar üretim alanı, 146 milyon dekar mera ve yaklaşık 78 milyon baş hayvan bulunduğunu aktaran Sarıbal; kuru tarım, sulu tarım, seracılık, hububat, baklagiller, yağlı tohumlar, endüstri bitkileri ve hayvancılığın doğru bir planlamayla birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Sarıbal, ziraat mühendisleri, teknikerler, teknisyenler, veteriner hekimler ve veteriner teknikerlerinin üretim sürecine dahil edilebileceğini belirterek şöyle konuştu: “Doğru bir planlama, doğru bir tarım modeli; ülkenin biyoçeşitliliğini, toprağını, iklimini, suyunu, kuru ve sulu tarımını plana dönüştürdüğümüzde hiçbir ziraat mühendisinin, hiçbir veteriner hekimin işsiz kalma olanağı yok.” “İthalata dayalı politikayla sorunlar çözülemez” Tarımın ülkenin temel üretim alanlarından biri olduğunu belirten Sarıbal, küçük üreticilerin sistemden uzaklaşmasının yalnızca çiftçilerin değil, bütün toplumun geleceğini ilgilendirdiğini söyledi. Sarıbal, gıda güvencesinin yalnızca kâr, rekabet ve verimlilik esasına dayandırılamayacağını belirterek, “İthalata dayalı bir tarım politikası ortaya koyarsanız hiçbir sorunu çözemezsiniz” dedi. Türkiye’nin toprağı, suyu, iklimi, mera varlığı, hayvan varlığı ve ürün çeşitliliğiyle güçlü bir tarımsal üretim kapasitesine sahip olduğunu vurgulayan Sarıbal, bu kaynakların doğru bir üretim planlamasıyla değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Sarıbal’ın açıklamasında öne çıkan temel uyarı, küçük aile işletmeleri ve küçük üreticiler tarım sisteminin dışına itildikçe Türkiye’nin sürdürülebilir üretim kapasitesinin, gıda güvencesinin ve gıda egemenliğinin zayıflayacağı oldu.

ZMO’dan 14 Mayıs Uyarısı: "Çiftçi Borç Batağında, Tarım Sektörü Alarm Veriyor!" Haber

ZMO’dan 14 Mayıs Uyarısı: "Çiftçi Borç Batağında, Tarım Sektörü Alarm Veriyor!"

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nde acı tabloyu açıkladı. 2026 verilerine göre çiftçinin borcu 1,3 trilyon TL’yi aşarken, tarım sektörü küçülmeye devam ediyor. 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nde bir açıklama yayımlayan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Türkiye tarımının içinde bulunduğu yapısal krizi çarpıcı rakamlarla ortaya koydu. "Üreticiyi korumak, geleceği korumaktır" vurgusu yapan oda, neoliberal politikaların ve artan girdi maliyetlerinin çiftçiyi üretimden kopardığını belirtti. Tarımsal Borç Yükü 1,3 Trilyon TL’yi Geçti Ziraat Mühendisleri Odası tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; ''Tarım, yalnızca bir üretim faaliyeti değil; toplumların beslenmesini, kalkınmasını ve yaşam kültürünü şekillendiren temel bir değerdir. Sofralarımıza ulaşan her üründe çiftçilerin alın teri, emeği ve özverisi bulunmaktadır. Çiftçilerin üretimdeki vazgeçilmez rolüne dikkat çekmek ve emeklerini görünür kılmak amacıyla her yıl 14 Mayıs, Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanmaktadır. Bu tarih, Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu (IFAP) tarafından 1984 yılında alınan bir kararla ilan edilmiştir. Ülkemizde uygulanagelen neoliberal tarım politikaları sonucunda, tarım sektörü ve çiftçilerimiz çok katmanlı sosyo-ekonomik ve yapısal sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Savaşlar, kuraklık, pandemi, ekonomik krizler ve jeopolitik gerilimler gibi olağanüstü süreçler sorunların temel nedenleri olarak gösterilmiş ve normalleştirilmeye çalışılmış; üretimi ve üreticiyi güçlendirecek kalıcı ve etkin tarım politikaları oluşturulup, uygulanamamış, mevcut sorunlar daha da derinleşmiştir. Türkiye’de 2025 yılı itibarıyla Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı üretici sayısı yaklaşık 2 milyon 363 bin olup, son yıllarda artış görülse de kırsal nüfusun yaşlanması ve küçük ölçekli işletmelerin üretimden çekilmesi tarım açısından önemli bir risk oluşturmaktadır. Aynı dönemde ÇKS kayıtlı tarımsal üretim alanı 170 milyon dekara ulaşmış olsa da toplam 239 milyon 780 bin dekar toplam tarım arazileri varlığımızın yaklaşık 70 milyon dekarı ÇKS kaydı dışında ve desteklemelerden yararlanamamaktadır. Girdi maliyetlerindeki artış üretim üzerindeki en önemli baskı unsurlarından biri haline gelmiştir. 2026 yılı şubat ayı Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi oniki aylık ortalamalara göre %32,64 oranında artarken; gübre fiyatları 2025 yılı itibarı ile %44,95, tohum fiyatları %38,98 ve veteriner harcamaları %72,78 oranında yükselmiştir. Buna karşın üretici gelirleri aynı oranda artmamakta, bu durum çiftçilerin kârlılığını ve sonraki yıl üretme motivasyonlarını ciddi biçimde azaltmaktadır. Artan üretim maliyetleri ve yetersiz destekler nedeniyle üreticiler, tarımsal faaliyetlerini sürdürebilmek için giderek daha fazla borçlanmak zorunda kalmaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 2026 yılı Mart ayı itibarıyla tarım sektörünün bankalara olan toplam nakdi kredi borcu 1 trilyon 355 milyar 462 milyon TL’ye ulaşmıştır. Tarım, avcılık ve ormancılık sektörleri birlikte değerlendirildiğinde ise toplam kredi borcu 1 trilyon 371 milyar 425 milyon TL düzeyine çıkmaktadır. Aynı dönemde tarım sektöründe 21 milyar 203 milyon TL tutarında kredi takibe düşmüş olup, takipteki kredilerin toplam tarımsal kredilere oranı yüzde 1,56 olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, önemli bir kredi tutarının yakın izlemede bulunduğu ve bazı kredilerin yeniden yapılandırıldığı dikkate alındığında, üreticilerin finansal yükünün giderek ağırlaştığı anlaşılmaktadır. Bu veriler, çiftçilerimizin artan girdi maliyetleri, düşük ürün fiyatları ve yetersiz destekleme politikaları nedeniyle üretimlerini büyük ölçüde kredi kullanarak sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Tarımsal üretimin devamlılığının sağlanabilmesi için üreticilerin borç yükünün hafifletilmesi, uygun koşullu finansman olanaklarının genişletilmesi ve destekleme politikalarının güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Üreticilerin kredi borçları dolayısıyla kredibiliteleri olmadığından kredi kuruluşları dışında girdi tedarikçileri, tüccarlar ve sözleşmeli üretim yaptıranlardan sağladıkları finansmanın istatistiki verileri, üreticiye ve üretime etkileri de araştırılmaya muhtaçtır. Tarımsal üretimin planlanmasında kamu müdahalesinin zayıflaması, tarımsal KİT’lerin ortadan kaldırılması ve kooperatiflerin etkinliğinin azalması, çiftçinin pazarlık gücünü ciddi şekilde zayıflatmıştır. Çiftçi örgütlerinin karar süreçlerine yeterince dâhil olamaması da üreticinin emeğinin karşılığını almasını zorlaştırmaktadır. Buna karşın ithalata dayalı politikaların devam etmesi, hasat dönemlerinde yapılan dış alımlar ve fiyat baskılamaları üreticiyi daha da kırılgan hale getirmektedir. Tarım sektöründe yaşanan sorunlar yalnızca üretim aşamasıyla sınırlı değildir. Üretilen ürünlerin pazarlanmasında da yapısal problemler bulunmaktadır. Zincir marketlerin piyasadaki güçlü konumu, Hal Yasası’nın yetersizliği ve çiftçi aleyhine işleyen sözleşmeli üretim modelleri, gıda tedarik zincirinde ciddi dengesizliklere yol açmaktadır. Bu durum, “tarlada ucuz, rafta pahalı ürün” sorununun kalıcı olarak çözülmesini engellemektedir. Sosyal yapıya bakıldığında ise çiftçi nüfusunun yaş ortalaması giderek yükselmekte, gençlerin tarıma ilgisi azalmakta ve kırsal alanlardan kente göç devam etmektedir. Kadın ve çocuk işçiliği ile mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sorunlar ise halen çözüm beklemektedir. TÜİK verilerine göre Türkiye’de tarım sektörü 2025 yılında %8,8 oranında küçüldüğü dikkate alındığında, üretim planlamasına dayanmayan ve destek mekanizmaları yetersiz kalan bir yapının gıda güvenliğini sürdürülebilir kılması mümkün görünmemektedir. Tüm bu göstergeler, tarım sektörünün yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal ve yapısal bir dönüşüm ihtiyacı içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kalıcı çözüm, üreticiyi ve tüketiciyi merkeze alan, tarımsal varlıkları koruma altına alan, planlı üretimi esas alan ve girdi maliyetlerini kontrol altına alan bütüncül bir tarım politikası ile mümkündür. 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü, yalnızca üreticilerimizin emeklerinin hatırlandığı bir gün değil, aynı zamanda tarım sektörünün yapısal sorunlarının çözümüne yönelik güçlü bir iradenin ortaya konulması gereken önemli bir gündür. Ziraat Mühendisleri Odası olarak; planlı ve bilimsel temellere dayalı tarımsal üretimin esas alınmasını, kamusal girdi üretimi ile girdi maliyetlerinin düşürülerek üreticinin korunmasını, tarımsal kamu yönetiminin ve kooperatifçiliğin güçlendirilmesini, tarım arazilerinin etkin biçimde korunmasını, planlı bir kıra dönüş ve tarımsal üretime katılma politikası geliştirilmesini ve tarımda genç nüfusun arttırılmasını temel öncelikler olarak görmekteyiz. Çiftçimizin emeğinin karşılığını alabildiği, adil bir tarım yapısının oluşturulması, ülkemizin gıda egemenliği açısından ertelenemez bir zorunluluktur.''

Reis Gıda’dan 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü Mesajı Haber

Reis Gıda’dan 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü Mesajı

Türkiye’nin köklü markalarından Reis Gıda, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü vesilesiyle yayımladığı mesajda; gıda güvenliği, tarımda dijitalleşme ve genç kuşakların üretime katılımının hayati önemine dikkat çekti. Şirket, "Bakliyat Köyleri" projesiyle yerli üretimi desteklemeye devam ediyor. ​Reis Gıda, gıda güvenliğinin temel taşı olan çiftçilerin emeğini görünür kılmak ve tarımın yarınlarını güçlendirmek amacıyla kapsamlı bir değerlendirme paylaştı. Türkiye’nin tarımsal potansiyelinin sadece bölgesel değil, küresel ölçekte bir güç olduğunu vurgulayan Reis Gıda, üretimin sürdürülebilirliği için "insan" odaklı bir yaklaşımın şart olduğunu belirtti. ​Tarımın Türkiye Ekonomisindeki Stratejik Gücü ​Reis Gıda'dan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; "Dünya Çiftçiler Günü, yalnızca toprağa emek veren insanları kutladığımız bir gün değil; gıda güvenliğini, kırsal kalkınmayı, gençlerin tarıma katılımını ve üretimin geleceğini yeniden düşünmemiz gereken güçlü bir çağrıdır. Türkiye’de Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı üretici sayısı artarken, tarım nüfusunun yaşlanması, su stresi, iklim baskısı ve gençlerin sektöre kazandırılması, geleceğin tarım gündemini belirleyen temel başlıklar arasında yer alıyor. Toprağın bereketi, insanlığın ortak geleceğini besleyen en kıymetli güçlerden biridir. Bu bereketin gerçek taşıyıcıları ise emeğiyle üretimi mümkün kılan, toprağı bilgiyle buluşturan ve her mevsim ülkesinin gıda güvencesine katkı sunan çiftçilerimizdir. 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü, bu büyük emeği görünür kılmak, üretimin merkezindeki insanı yeniden hatırlamak ve tarımın yarınlarını daha güçlü kurmak için çok anlamlı bir fırsattır. Türkiye, tarımsal üretim kapasitesi, ürün çeşitliliği ve güçlü üretim kültürüyle çok önemli bir tarım ülkesidir. Tarım ve Orman Bakanlığı'nın 2026 yılı başı verilerine göre Çiftçi Kayıt Sistemi'ne (ÇKS) kayıtlı çiftçi sayısı yaklaşık 2,36 milyon civarındadır. (ÇKS) kayıtlı ekili alan yaklaşık 170 milyon dekar (17 milyon hektar) seviyesine ulaşmıştır. Son beş yılda kayıtlı çiftçi sayısında 190 bin artış yaşanmıştır. Aynı dönemde tarım sektörü 2024 yılında 2 trilyon 428 milyar liralık hasılaya ulaşarak GSYH’ye yüzde 5,6 katkı sundu. TÜİK’in 2025 işgücü istatistiklerine göre ise istihdamın yüzde 14,0’ı tarım sektöründe yer aldı. Bu tablo, tarımın Türkiye ekonomisi, istihdamı ve gıda arzı açısından taşıdığı stratejik önemi açık biçimde gösteriyor Türkiye sahip olduğu geniş tarım arazileri, iklim avantajları, yetişmiş insan kaynağı ve üretim kültürü sayesinde sadece bölgesel bir gıda tedarikçisi değil; aynı zamanda gıda güvenliğini aşan ölçekte ihracat ve yatırım odaklı bir tarım endüstrisinin taşıyıcısı olabilecek büyük bir potansiyele sahip. Bu nedenle tarıma artık sadece geleneksel bir üretim alanı olarak değil, sürdürülebilir büyümenin stratejik sahası olarak bakmak gerekiyor. Sayılar artarken asıl mesele üretimde kuşak devamlılığı Bugün tarımda en kritik başlıklardan biri, yalnızca kayıtlı üretici sayısı değil, üretimin kuşaklar boyunca sürdürülebilirliğidir. Resmî kayıtlarda ÇKS’ye dahil olan çiftçi sayısında artış görülüyor. Bununla birlikte yaş dağılımı, tarımın genç kuşaklar için daha güçlü bir gelecek alanına dönüştürülmesi gerektiğini ortaya koyuyor. TZOB verilerine göre Türkiye’de kayıtlı çiftçilerin yüzde 34’ü 65 yaş ve üzerindeyken, yüzde 34,6’sı 50-64 yaş grubunda bulunuyor; 18-24 yaş grubunun payı ise yüzde 1 seviyesinde. TZOB’un 2025 değerlendirmesinde kırsalda yaş ortalamasının 59’a ulaştığı da vurgulanıyor. Bu veriler, tarımda devamlılığın önümüzdeki dönemde gençleşme, eğitim, teknolojiye erişim ve gelir istikrarı başlıklarıyla birlikte ele alınmasını gerekli kılıyor. Gençlerin tarımı daha ölçülebilir, daha yönetilebilir, daha yenilikçi ve daha kazançlı bir alan olarak görmesi için teknoloji büyük bir dönüştürücü güç sunuyor. Dijitalleşme sayesinde tarım, sadece fiziksel emekle tanımlanan bir alan olmaktan çıkıp veri analizi, yazılım, sensör sistemleri, uzaktan izleme, robotik uygulamalar ve yeni nesil girişimcilikle gençler için yeniden cazip hale gelebilir. Gençler için tarımı geleceğin mesleğine dönüştürmek gerekiyor Dünya genelinde de asıl büyük meselelerden biri gençlerin tarımda nasıl daha güçlü yer alacağı. FAO’nun 2025 tarihli çalışmasına göre, çalışan gençlerin yüzde 44’ü tarım-gıda sistemlerinden geçimini sağlıyor. Ancak aynı rapor, gençlerin bu alandaki payının 2005’teki yüzde 54 seviyesinden 2021’de yüzde 44’e gerilediğini gösteriyor. Avrupa’da da benzer bir tablo var. Eurostat’a göre Avrupa Birliği’nde 2020 itibarıyla çiftlik yöneticilerinin yüzde 57,6’sı 55 yaş ve üzerindeyken, 40 yaş altı genç çiftçilerin oranı yüzde 11,9 düzeyinde kalıyor. Bu tablo bize çok açık bir şey söylüyor: Tarım, gençler için daha yüksek teknolojiyle, daha güçlü gelir modeliyle, daha itibarlı bir kariyer alanı olarak yeniden anlatılmalı. Gençlerin tarımı daha ölçülebilir, daha yönetilebilir, daha yenilikçi ve daha kazançlı bir alan olarak görmesi için teknoloji büyük bir dönüştürücü güç sunuyor. Dijitalleşme sayesinde tarım, sadece fiziksel emekle tanımlanan bir alan olmaktan çıkıp veri analizi, yazılım, sensör sistemleri, uzaktan izleme, robotik uygulamalar ve yeni nesil girişimcilikle gençler için yeniden cazip hale gelebilir. Kaynakları Koruyan, Verimliliği Artıran Yeni Tarım Anlayışı Bugün artık tarımda asıl ihtiyaç, sadece üretim miktarını artırmak değildir. Asıl ihtiyaç; suyu daha verimli kullanan, toprağı koruyan, girdi kullanımını optimize eden, verimliliği yükselten ve kaliteyi sürdürülebilir biçimde artıran daha akıllı bir üretim modelidir. Yeni yazıda da belirtildiği gibi, dünya daha fazla değil, mevcut kaynakla daha fazla değer yaratmayı konuşuyor. Türkiye’nin de bu yeni döneme çok güçlü biçimde uyum sağlaması gerekiyor. Verimlilik meselesi artık sadece ekonomik bir başlık değil; aynı zamanda gıda egemenliği, ihracat kapasitesi ve kırsal istikrar açısından stratejik bir konudur. Tarımsal verimlilikte yaşanacak her iyileşme, üreticinin gelirinden ülkenin rekabet gücüne kadar çok geniş bir alana katkı sunacaktır. Tarımın geleceği, kaynakları daha çok tüketen değil; mevcut kaynakları daha akıllıca yöneten sistemlerde şekillenecektir. İklim değişikliği çiftçinin omzundaki yükü büyütüyor Bugün çiftçiyi yalnızca maliyetlerle ya da pazara erişimle değerlendirmek yeterli olmuyor. İklim değişikliği, su stresi, ani hava olayları ve üretim planlaması artık tarımın ana belirleyicileri arasında yer alıyor. Yer altı su seviyelerinin bazı bölgelerde derinleşmesi, kuraklık riskinin artması, damlama sulama, anıza ekim ve iklim koşullarına dayanıklı yeni çeşit geliştirme çalışmalarını daha önemli hale getirmektedir. Bu tablo, verimliliğin artık yalnızca daha çok üretmek anlamına gelmediğini; aynı zamanda daha az suyla, daha doğru planlamayla ve daha güçlü bilgi altyapısıyla üretmek anlamına geldiğini gösteriyor. Kadın emeği, yerli tohum ve kırsal kalkınma birlikte güç kazanıyor Tarımın geleceği konuşulurken kadın üreticilerin katkısı ayrı bir başlık olarak ele alınmalı. FAO’ya göre kadınlar tarımsal iş gücünün neredeyse yarısını oluştururken, tarım arazilerinin yalnızca yüzde 15’ine sahip bulunuyor. Bu veri, kadın emeğinin üretimde ne kadar güçlü olduğunu; mülkiyet, fırsat ve görünürlük açısından ise daha çok alan açılması gerektiğini ortaya koyuyor. Biz de Reis Gıda olarak üretimin sürdürülebilirliğini, yerli tohumların korunmasını, kadın üreticilerin güçlenmesini ve kırsalda yaşamın devamlılığını birlikte ele alıyoruz. Bakliyat Köyleri yaklaşımımızın özünde de bu anlayış yer alıyor: Toprağı koruyan, yerel bilgiyi yaşatan, teknolojiyi üreticiyle buluşturan ve gelecek nesillere güçlü bir tarım mirası bırakan bir üretim kültürü. Tarımın güçlü kalması; çiftçinin üretimde kalmasıyla, gençlerin toprağa umutla bakmasıyla, kadın üreticilerin daha çok güçlenmesiyle, suyun verimli kullanılmasıyla ve teknolojinin sahada daha yaygın karşılık bulmasıyla mümkün olacaktır. Çiftçilerimiz, yalnızca tarlayı ekip biçen insanlar değildir; onlar ülkemizin gıda hafızasını, üretim kültürünü ve geleceğe uzanan bereket zincirini taşıyan en kıymetli emek sahipleridir. Bu nedenle 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nde bir kez daha güçlü bir ifadeyle söylemek isterim: Toprağa değer, sofralara bereket ve geleceğe umut katan tüm çiftçilerimizin emeği çok kıymetlidir. Türkiye’nin tarımsal gücü, çiftçisinin bilgisiyle, sabrıyla, emeğiyle ve üretme kararlılığıyla büyümeye devam edecektir. Bizlere düşen görev ise bu emeği daha görünür, daha güçlü ve daha sürdürülebilir kılacak adımları hep birlikte çoğaltmaktır."

CHP’li Orhan Sarıbal: ''Şeker Fabrikalarını Satmak, Bir Üretim Zincirini Kırmaktır'' Haber

CHP’li Orhan Sarıbal: ''Şeker Fabrikalarını Satmak, Bir Üretim Zincirini Kırmaktır''

CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Türkiye'nin Hanke Sefalet Endeksi'ndeki konumunu ve özelleştirme politikalarının tarım üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirdi. Sarıbal, "Şeker fabrikalarını satmak, bir üretim zincirini kırmaktır" dedi. Türkiye'nin ekonomi gündemine dair çarpıcı açıklamalarda bulunan CHP Bursa Milletvekili ve Tarım Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Başdanışmanı Orhan Sarıbal, Türkiye’nin dünyadaki sefalet sıralamasındaki yerinin tesadüf olmadığını söyledi. Sarıbal, son 24 yılda uygulanan özelleştirme politikalarının Türkiye’yi dışa bağımlı hale getirdiğini ve yerli üretimi tasfiye ettiğini vurguladı. Hanke Sefalet Endeksi’nde Türkiye 3. Sırada Sefalet endeksinin vatandaşın enflasyon, işsizlik ve faiz baskısını günlük yaşamında nasıl hissettiğinin bir aynası olduğunu belirten Sarıbal, Türkiye'nin 178 ülke arasında üçüncü sırada yer almasına dikkat çekti. Sarıbal, "Savaş ve siyasi kriz yaşayan ülkelerle aynı kategorideyiz. Bu tablo, yapısal bozulmanın ve üretimden kopuşun sonucudur" ifadelerini kullandı. 70 Milyar Dolarlık Özelleştirme ve Kaybolan Kamu Gücü AKP iktidarı döneminde yaklaşık 70 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığını hatırlatan Sarıbal, bu süreçte fabrikaların satıldığını ancak kamu harcamalarının azalmadığını söyledi. Özelleştirmelerin kamu maliyesini rahatlatmak yerine, Türkiye'yi finans çevrelerine bağımlı hale getirdiğini savundu. Şeker Fabrikaları Örneği: "Gıda Egemenliği El Değiştirdi" Özelleştirmelerin tarım sektöründeki en somut tahribatının şeker fabrikalarında yaşandığını belirten Orhan Sarıbal, verilerle şu tabloyu çizdi: ''2002'de kamunun şeker üretimindeki payı %74 iken, bugün %36’ya geriledi. Kamudan boşalan alanı nişasta bazlı şeker (NBŞ) üretimi yapan 5 özel şirket doldurdu. Adapazarı Şeker Fabrikası'nın kota hakkının Niğde'ye taşınmasıyla, Sakarya çiftçisinin ürünü 650 km uzağa taşınmak zorunda kaldı.'' Sarıbal, pancar üretiminin sadece şeker değil; yaprağı ve posasıyla hayvancılık (et ve süt) sektörü için de kritik bir zincir olduğunu hatırlattı. Tarımsal Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) Zayıflatıldı Milletvekili Sarıbal, tarımda piyasa düzenleyici kurumların işlevsiz hale getirildiğini belirterek şu kurumların altını çizdi: ''Gübre üretiminde kritik rol oynayan TÜGSAŞ ve İGSAŞ elden çıkarıldı.TİGEM Tohum ve damızlık temini kapasitesinden uzaklaştırıldı. Tütün ve alkollü içki bölümleri yabancı sermayeye devredilerek yerli üretici güvencesiz bırakıldı. TMO'nun Piyasa düzenleme işlevi daraltılarak özel sektöre alan açıldı.'' Çözüm: Kamucu ve Planlı Kalkınma Modeli Ekonomik bağımsızlığın ancak stratejik alanlarda kamusal varlığın korunmasıyla mümkün olacağını belirten Orhan Sarıbal, çözüm önerisini şu sözlerle özetledi: "Özelleştirmeyi başarı hikayesi gibi sunan anlayış, ülkeyi üretimden kopardı. Çiftçi maliyetine ürün satamazken, tüketici gıdaya fahiş fiyatlar ödüyor. İhtiyacımız olan şey; üretimi, planlamayı ve kamucu kalkınma anlayışını yeniden inşa etmektir."

Sarıbal: "Hayvan Varlığı Artıyorsa Neden İthalata İhtiyaç Duyuluyor?" Haber

Sarıbal: "Hayvan Varlığı Artıyorsa Neden İthalata İhtiyaç Duyuluyor?"

CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, TÜİK’in 2025 yılına ilişkin Hayvansal Üretim İstatistikleri ile mayıs ayında yayımlanan et ve süt üretim verileri arasındaki çelişkiye dikkati çekerek, “Ortada ciddi bir veri tutarsızlığı ve yönetilemeyen bir hayvancılık politikası var. Bir yandan hayvan varlığının arttığı söyleniyor, öte yandan et ve süt üretimi geriliyor. Hayvan varlığı artıyorsa neden ithalata ihtiyaç duyuluyor?” dedi. Sarıbal’ın değerlendirmesine göre, Türkiye İstatistik Kurumu 10 Şubat 2026’da yayımladığı Hayvansal Üretim İstatistikleri’nde, şap salgınına rağmen büyükbaş hayvan varlığının yüzde 4,3, küçükbaş hayvan sayısının ise yüzde 5,4 arttığını açıkladı. Ancak 5 Mayıs’ta açıklanan kırmızı et ve süt üretim verileri, bu artış iddiasıyla örtüşmeyen bir tablo ortaya koydu. Kırmızı et üretimi 2024 yılında 2 milyon 105 bin 895 tondu, 2025 yılında 1 milyon 885 bin 130 tona gerileyerek yüzde 10,5 düştü. Sığır etinde yüzde 11,5, koyun etinde yüzde 8,1, keçi etinde yüzde 8,8 ve manda etinde yüzde 6,3 azalma yaşandı. Süt üretiminde de benzer bir gerileme yaşandığını belirten Sarıbal, çiğ süt üretiminin 22 milyon 487 bin tondan 21 milyon 379 bin tona düştüğünü, toplam kaybın yüzde 4,9 olduğunu söyledi. İnek sütünde yüzde 4, koyun sütünde yüzde 11,9, keçi sütünde yüzde 29,8 ve manda sütünde yüzde 33 oranında düşüş yaşandığını aktardı. Milletvekili Sarıbal, “Eğer hayvan varlığında gerçekten artış varsa üretim neden düşüyor? Eğer üretim düşüyorsa bu artışın karşılığı nerede?” dedi. HAYVAN VARLIĞI ARTIYORSA NEDEN İTHALATA İHTİYAÇ DUYULUYOR? Şap salgını nedeniyle ülkede 158 hayvan pazarının kapatıldığını ve salgının ekonomiye 160 milyar lirayı aşan zarar verdiğinin ifade edildiğini hatırlatan Sarıbal, üretimdeki düşüşün sahadaki gerçek tabloyu daha açık biçimde gösterdiğini söyledi. 2025 yılı içinde yaklaşık 760 bin baş canlı hayvan ile 63 bin ton kırmızı et ithalatı yapıldığına dikkati çeken Sarıbal, “Hayvan varlığı artıyorsa neden ithalata ihtiyaç duyuluyor? Üretim düşerken ithalatın büyümesi, hayvancılıkta yanlış politikaların ve dışa bağımlılığın derinleştiğinin göstergesidir” dedi. Sarıbal, et ve süt üretimindeki eş zamanlı düşüşlerin, hayvan varlığına ilişkin açıklanan artış verilerinin güvenilirliğini de tartışmalı hale getirdiğini belirterek, “Resmi istatistiklerle piyasanın gerçeği arasındaki fark büyüyor. Bu çelişki, üreticinin, tüketicinin ve gıda güvenliğinin geleceğini ilgilendiren ciddi bir sorundur” ifadelerini kullandı. 1980’li yıllardan bu yana nüfus yaklaşık yüzde 90 artarak 45 milyondan 86 milyona yükselirken, aynı dönemde toplam hayvan varlığının 85 milyon baş seviyesinden 76 milyon başa gerilediğini belirten Sarıbal, “Bu tablo, hayvansal üretimin nüfus artışıyla paralel büyümediğini ve kişi başına düşen hayvan varlığının ciddi biçimde azaldığını gösteriyor. Bu ters yönlü gelişim, yalnızca üretim açığı değil; aynı zamanda Türkiye’nin gıda egemenliği açısından da alarm veriyor. Çünkü artan nüfusla birlikte et, süt ve diğer hayvansal ürünlere yönelik talep yükselirken, üretim kapasitesi aynı hızda büyümediği için arz açığı oluşuyor. Bu açık ise ithalatla kapatılmaya çalışılıyor. Sektördeki kırılmanın temelinde ise 1980 sonrası uygulanan neoliberal dönüşüm politikaları var. Hayvancılığı destekleyen kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesiyle birlikte kamunun sektördeki düzenleyici rolü büyük ölçüde tasfiye edildi. Özellikle karma yem sanayinin özelleştirilmesi, üreticinin en temel girdisi olan yemde fiyat denetimini ortadan kaldırdı. Böylece yem piyasası ithal hammaddeye ve özel sektörün belirleyiciliğine teslim edildi” dedi. HAYVANCILIKTA İTHALAT KRİZİN KENDİSİ OLDU Hayvansal üretim maliyetlerinin yaklaşık yüzde 70’ini yem giderlerinin oluşturduğunu söyleyen Sarıbal, “2007–2008 yıllarında yaşanan kuraklık bu kırılgan yapıyı daha da derinleştirdi. Yem fiyatları neredeyse iki katına çıkarken, aynı dönemde alınan süt tozu ithalatı kararı nedeniyle çiğ süt fiyatları yarı yarıya düştü. Sonuçta süt üreticisi sattığı sütle yem alamaz hale geldi. Üretici zarar ettikçe çözümü damızlık hayvanını kesime göndermekte buldu. Kısa sürede 1 milyondan fazla damızlık hayvan kesildi. Bu kayıp, yalnızca süt üretimini değil kırmızı et üretimini de vurdu. İç piyasa talebi karşılayamaz hale gelince AKP iktidarı 2010 yılında kırmızı et ithalatının önünü açtı. Ancak ithalat, krizi çözmek yerine kalıcı hale getirdi. Yerli üretici rekabet edemez hale gelirken, üretimden çekilmeler hızlandı. Tüketici açısından ise fiyatlar düşmedi; tam tersine katlandı. 2010’dan bu yana hayvansal ürün fiyatlarında ortalama 18 kat artış yaşandı. Tavuk eti 19 kat, kuzu eti 26 kat, dana eti ise 30 kat zamlandı” ifadelerini kullandı. 13,7 MİLYAR DOLAR YURTDIŞINA AKTI Hayvancılık desteklerinin tarımsal destek bütçesi içindeki payının hızla gerilediğine dikkat çeken Sarıbal, bu tercihin üreticiyi yalnız bıraktığını, ithalatı ise kalıcı hale getirdiğini vurguladı. Milletvekili Sarıbal, 2020 yılında tarımsal destek bütçesinin yaklaşık yüzde 36’sının hayvancılığa ayrıldığını, bu oranın 2025 itibarıyla yüzde 17,7’ye kadar düştüğünü belirterek, “Hayvancılıkta ithalat bağımlılığı iki temel nedene dayanıyor. Yüksek üretim maliyetleri ve üreticinin gelir elde edememesi. Bu iki etken, yetiştiriciyi sistem dışına iterken, üretim artış hızını da nüfus artışının gerisine düşürüyor. Türkiye’de hayvancılık, plansızlık, özelleştirme ve ithalata dayalı politikalar nedeniyle yapısal bir krizin içinde” dedi. Kırmızı et krizinin çözümü adı altında sürdürülen ithalat politikalarının ülkeye ağır bir maliyet yüklediğini kaydeden Sarıbal, bugüne kadar canlı hayvan ve et ithalatı için toplam 13,7 milyar dolar harcandığını belirtti, “7,8 milyon büyükbaş hayvan ithalatı için 10,6 milyar dolar, 3,2 milyon küçükbaş hayvan için 395 milyon dolar, 482 bin ton kırmızı et ithalatı için ise 2,7 milyar dolar ödendi. Bu kaynak halkın cebinden çıktı ama halkın sofrasına ucuz et olarak dönmedi. Kazanan Brezilya, Uruguay ve Avrupa’daki et şirketleri oldu” dedi. 2025 yılında ithalatın daha da arttığını ifade eden Sarıbal, yalnızca geçen yıl 760 bin baş canlı hayvan ve 63 bin ton kırmızı et için toplam 1,7 milyar dolar ödendiğini söyledi. 2026’nın ilk üç ayında ise ithalat için 522 milyon dolar harcandığını belirten Sarıbal, hayvancılıkta dışa bağımlılığın artık geçici değil, yapısal bir hale geldiğini kaydetti. MERA POLİTİKALARI ÇÖKTÜ Hayvancılığın temel dayanaklarından biri olan mera alanlarının da sistemli biçimde yok edildiğini söyleyen Sarıbal, 1940’larda 44 milyon hektar olan mera varlığının bugün 14–15 milyon hektara kadar düştüğünü belirtti. 4342 sayılı Mera Kanunu’na rağmen 27 yıldır tespit, tahdit ve tahsis çalışmalarının tamamlanamadığını vurgulayan Sarıbal, “Bu tablo ihmal değil, bilinçli bir terk ediştir. Mera alanları korunmadı; işgal edildi, rant politikalarına kurban edildi” diye konuştu. YERLİ IRKLAR YOK OLMA NOKTASINDA İthalata dayalı hayvancılık modelinin yerli hayvan varlığını da tasfiye ettiğini belirten Sarıbal, özellikle son 15 yılda yoğun canlı hayvan ithalatı ve kültür ırkı boğa sperması kullanımının yerli ırkları sistem dışına ittiğini söyledi. 1991 yılında 6 milyon 686 bin baş olan yerli ırk sığır sayısının 2025 itibarıyla 884 bin başa kadar gerilediğini açıklayan Sarıbal, “Toplam sığır varlığı içindeki payı yüzde 55,8’den yüzde 5’e düştü. Bu aynı zamanda genetik varlığımızın, biyolojik zenginliğimizin kaybıdır” dedi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.