Hava Durumu

#İklim Değişikliği

Kırsal Haber - İklim Değişikliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İklim Değişikliği haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Denizden Yaklaşık 20 Ton Atık Çıkartıldı Haber

Denizden Yaklaşık 20 Ton Atık Çıkartıldı

Antalya Büyükşehir Belediyesi ‘Antalya İli Deniz Çöpleri Eylem Planı’(DÇEP) kapsamında, vatandaşların deniz ve kıyı çöplerine yönelik farkındalığının artırılması amacıyla kıyı temizliği etkinlikleri tamamlandı. Yaklaşık 40 gönüllü dalgıcın ve vatandaşların katılımıyla “Mavi Akdeniz” sloganıyla gerçekleşen kıyı temizliğinin son etabı Konyaaltı Belediyesi önünde gerçekleşti. Antalya Valiliği ve Antalya Büyükşehir Belediyesi koordinasyonunda, “Antalya’da Deniz Hep Temiz” sloganıyla dalış okulları, sualtı kulüpleri, sivil toplum kuruluşları ve gönüllü dalgıçların katılımıyla gerçekleştirilen deniz dibi temizliği etkinliklerinin tüm etapları tamamlandı. Bu yıl dört etap halinde düzenlenen deniz dibi temizliğinin son ayağı, Konyaaltı Belediyesi önünde gerçekleştirildi. Dalgıçların yaklaşık bir saat süren çalışması sonucunda denizden çıkarılan atık miktarının, önceki etkinliklere göre daha az olması dikkat çekti. DENİZDEN 20 TON ÇÖP ÇIKARILDI Antalya Büyükşehir Belediyesi Deniz ve Kıyı Yönetimi Şube Müdürü Mustafa Yıldırım, deniz dibinden çıkarılan atık miktarının son etapta azaldığını belirtti. Yıldırım, “4 etaptan oluşan deniz dibi temizliği çalışmamız, Konyaaltı Belediyesi önünde tamamlandı. Etkinlikler kapsamında denizden toplam yaklaşık 20 ton atık çıkarıldı. Plajlarımızda genel olarak çok fazla atığa rastlamıyoruz. Atıklar daha çok teknelerin bağlandığı bölgelerde yoğunlaşıyor. Sahile gelen vatandaşların ise artık daha duyarlı olduğunu görüyoruz” dedi. SAHİLE GELEN VATANDAŞLAR DAHA DUYARLI Konyaaltı Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Öncü Ceylan Baloğlu, Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Konyaaltı Belediyesinin koordineli bir şekilde yürüttüğü çalışmalardan duydukları memnuniyeti dile getirdi. Baloğlu, “Dünyaca ünlü Konyaaltı Sahili’nde bu kadar az atık çıkması bizleri çok mutlu etti. Bu duyarlılığın herkes tarafından gösterilmesi gerekiyor. Çevre bilincinin oluşması en büyük hedefimiz” dedi. 40 GÖNÜLLÜ DALGIÇ DENİZ DİBİ İÇİN SEFERBER OLDU Gönüllü dalgıçlardan Yılmaz Eroğlu ise deniz dibi temizliği etkinliğine yaklaşık 40 dalgıç arkadaşıyla birlikte katıldığını söyledi. Eroğlu, “Bu bölgede bizim için en sevindirici durum, denizden çok fazla çöp çıkmaması oldu. Diğer üç bölgede çıkarılan atık miktarı daha fazlaydı. Deniz dibinde daha çok ip, lastik ve cam şişe gibi atıklara rastladık. Etkinliklerimizi güvenli ve sorunsuz bir şekilde tamamladık” dedi.

TARSİM Genel Müdürü Bekir Engürülü’nün Dünya Çiftçiler Günü Mesajı Haber

TARSİM Genel Müdürü Bekir Engürülü’nün Dünya Çiftçiler Günü Mesajı

TARSİM Yönetim Kurulu Üyesi ve Tarım Sigortaları Havuz İşletmesi Genel Müdürü Bekir Engürülü, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü sebebiyle bir kutlama mesajı yayımladı. Genel Müdür Bekir Engürülü mesajında şu ifadelere yer verdi: “Tarım sektörü; ekonomik kalkınmanın, sürdürülebilir üretimin ve toplumsal refahın temel yapı taşlarından biridir. Ülkemizde son yıllarda yürütülen başarılı çalışmalar neticesinde, tarım sektörümüz ciddi düzeyde gelişme göstermiş ve bu başarıda çiftçilerimizin emeği ve fedakârlığı en büyük pay sahibi olmuştur. Bununla birlikte, özellikle iklim değişikliği ve çeşitli doğal afetler sonucunda meydana gelen olumsuz etkilerin daha fazla hissedildiği tarım sektöründe, sürdürülebilirliğin sağlanmasına yönelik mekanizmalar da her zamankinden daha kritik bir noktaya ulaşmıştır. TARSİM olarak, ülkemizde tarımsal üretimin sürdürülebilirliğine katkı sağlamak, üreticilerimizin emeğini ve alın terini korumak amacıyla çalışmalarımıza var gücümüzle ve kararlılıkla devam edeceğiz. Güçlü Türkiye’nin yolunun güçlü tarımdan geçtiği vizyonuyla, geleceğin tarımsız, tarımın sigortasız olmayacağını bundan önce olduğu gibi bundan sonra da anlatmayı; ülkemizin dört bir yanındaki üreticilerimizin yanında yer almayı tüm gayretimizle sürdüreceğiz. Bu vesileyle, sevgisi ile bereketi büyüten, alın teri ile toprağa hayat veren vefakar ellerin sahibi çiftçilerimizin, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nü gönülden kutluyor; çiftçilerimiz, sektörümüz ve ülkemiz adına hayırlı olmasını diliyorum.”

Uluslararası Bilim İnsanlarından Güçlü El Niño Uyarısı Haber

Uluslararası Bilim İnsanlarından Güçlü El Niño Uyarısı

2026’nın ikinci yarısında yeni ve güçlü bir El Niño olayının gelişme ihtimali oldukça yüksek. Pasifik Okyanusu’nda alize rüzgarlarının zayıflamasıyla ortaya çıkan El Niño yılları, küresel ölçekte sıcaklık artışları, kuraklık, aşırı yağış ve orman yangınları gibi hava olaylarında belirgin artışlara yol açabiliyor. Bilim insanları, iklim değişikliği nedeniyle artık çok daha sıcak bir atmosferde gerçekleşen El Niño olaylarının etkilerinin geçmişe kıyasla daha yıkıcı olabileceğine dikkat çekiyor. Uzmanlar, yeni bir güçlü El Niño’nun küresel sıcaklık rekorlarını yeniden kırabileceği, sel, kuraklık ve orman yangını risklerini artırabileceği uyarısında bulunuyor. Yaz sonuna doğru gelişmesi muhtemel olan El Niño olayının, güçlü-çok güçlü bir seviyeye ulaşma olasılığının oldukça yüksek olduğunu belirten Kaliforniya Su Kaynakları Enstitüsü’nden (UCANR) İklim Bilimci Dr. Daniel Swain, ‘‘Bu, 2026 veya 2027'nin (ya da her ikisinin) bir kez daha yeni bir küresel sıcaklık rekoru kırma ihtimalinin yüksek olduğu anlamına geliyor,’’ diye konuştu. ‘‘İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan sürekli ve uzun vadeli ısınmaya ilaveten, geçici de olsa önemli bir küresel ısınmaya neden olacak güçlü bir El Niño olayı, Dünya'nın en az 6-12 aylık bir süre boyunca ‘1,5°C'nin çok üzerinde’ bir seviyeye çıkacağı anlamına geliyor. Modern insanlık tarihinde, küresel olarak bu kadar sıcak olan mevcut koşullar altında güçlü veya çok güçlü bir El Niño olayı hiç yaşanmamıştır; bu nedenle, 2026'nın sonlarına doğru ve 2027'ye kadar sel, kuraklık ve orman yangınlarıyla ilgili aşırı olaylar açısından benzeri görülmemiş küresel etkiler görmek şaşırtıcı olmayacaktır,’’ dedi. Imperial College London Çevre Politikası Merkezi İklim Bilimi Profesörü Dr. Friederike Otto, “El Niño, bu yılın ilerleyen dönemlerinde çok aşırı hava koşullarına yol açabilir, ancak bu nedenle paniğe kapılmaya gerek yok. El Niño doğal bir olgudur; gelir geçer. İklim değişikliği ise fosil yakıtları yakmayı bırakmadığımız sürece giderek kötüleşecek. Dolayısıyla aslında panik yaratması gereken şey iklim değişikliği. Ve ideal olan bu endişenin yapıcı olması, yani bu konuda bir şeyler yapmamız - kaldı ki ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Fosil yakıt kullanımından çok, çok uzaklaşmak için gerekli bilgi ve teknolojiye sahibiz,’’ ifadelerini kullandı. 2026’nın ilk ayları, dünya genelinde 150 milyon hektardan fazla alanın yanması nedeniyle de dikkat çekiyor. Imperial College London Çevre Politikası Merkezi'nden Araştırmacı Dr. Theodore Keeping, ‘‘Bu mevsim için ortalamaya göre %50 daha fazla alan yandı ve şu anda küresel olarak yanan alanlar bir önceki rekordan %20 daha yüksek. Üstelik dünyanın birçok yerinde yangın sezonu henüz başlamadı. Bu hızlı başlangıç, El Niño beklentisi ile birleştiğinde, bizi son derece şiddetli bir yılın beklediğine işaret ediyor,’’ diye konuştu. Sunway Gezegen Sağlığı Merkezi Direktörü Dr. Jemilah Mehmood ise yangınların sıklıkla gözden kaçan sağlık etkisine dikkat çekti. 2024 yılında Lancet dergisinde yayınlanan bir çalışmanın, orman yangını kaynaklı hava kirliliği nedeniyle her yıl bir buçuk milyon kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koyduğunu hatırlatan Mehmood, ‘‘Orman yangını dumanı sıradan bir kirlilik değildir. Yangın dumanından kaynaklanan PM 2.5 kirliliği, trafik emisyonlarından kaynaklanan PM 2.5’ten 10 kat daha zararlı olabilir. Üstelik ısı, tek başına hareket etmez: Hava kalitesini bozar, solunum yolu hastalıklarını şiddetlendirir, kalp-damar hastalıklarına yol açar,’’ ifadelerini kullandı. Mehmood, ‘‘2019 Avustralya yangınlarında 33 kişi alevlerin içinde doğrudan hayatını kaybetti. Duman ise 417 kişinin daha ölümüne neden oldu. 25 Ocak'taki Los Angeles yangınlarında araştırmacılar, doğrudan ölümlerin yanı sıra, duman maruziyetinden kaynaklanan yaklaşık %50 oranında ek ölüm tespit etti. Görünen yangın, hikayenin sadece başlangıcıdır. Ve hasar, akciğerlerin çok ötesine uzanıyor. Kardiyovasküler hastalıklar, nörolojik rahatsızlıklar, kötüleşen diyabet, böbrek hastalıkları ve giderek daha iyi belgelenen ruh sağlığı etkilerini kayda alıyoruz,’’ diye ekledi. Türkiye’ye olası etkileri: Uzmanlara göre olası bir El Niño olayının Türkiye üzerindeki etkisi ise dolaylı olacak. Ahi Evran Üniversitesi’nden Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Türkiye’nin yağış ve sıcaklık rejimi üzerinde Kuzey Atlantik Salınımı, Akdeniz üzerindeki basınç alanları, batı rüzgarları gibi daha belirleyici etkenler olduğuna dikkat çekiyor. Yavaşlı’ya göre asıl risk, El Niño nedeniyle artan küresel sıcaklıkların, Türkiye’nin halihazırda kırılgan iklim koşullarına eklenmesi. Yavaşlı, ‘‘Eğer 2026 sonu-2027 başında öngörülen küresel ısınma ivmesi gerçekleşirse, Türkiye’de uzun süreli sıcak hava dalgalarının yaşanması, gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, orman yangını sezonunun uzaması ve tarımsal su talebinin artması gibi sonuçlar doğurabilecek hassas bir döneme girilir. Bu açıdan en hassas bölgeler, Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu,’’ dedi. Çankırı Karatekin Üniversitesi’nden Doç. Dr. Okan Ürker, bu sene yangın riskinin Türkiye’de de yüksek olduğuna dikkat çekti: ‘‘Aşırı yağışlı geçen kış aylarından sonra diri örtü çok hızlı gelişiyor. Bunu takip eden ani sıcaklık ve kuraklığa bağlı olarak da ölü örtüye dönüşüyor. Bu nedenle frekansı ya da şiddeti yüksek yangınların sayısında artış öngörülüyor.’’ ‘‘Bunun önüne geçmek veya riski azaltmak, ancak yanıcı madde yönetimi ile mümkün. Riskli sezon başlamadan evvel, orman-maki gibi doğal peyzajlarda yoğun bir mekanik mücadele gerekiyor - yol kenarlarının, elektrik hatları civarlarının, kır-kent arayüzlerinin sıklık bakımının yapılması, budanması, otsu tabakanın temizlenmesi önemli. Ayrıca silvopastoral uygulamaların yapılması ya da kontrollü yakmaların uygulanması gerekir,’’ ifadelerini kullandı. El Niño hakkında: Alize rüzgarlarının zayıflamasıyla ortaya çıkan El Niño yılları, genellikle küresel olarak ortalamadan daha sıcak geçer. El Niño olayları genellikle 9-12 ay sürer ve her 2-7 yılda bir meydana gelir. En son El Niño olayı 2023-2024 yıllarında yaşandı ve 2024, kayıtlara geçen en sıcak yıl oldu. El Niño yılları, dünya genelinde sıcaklık, sel ve kuraklık risklerinde belirgin değişimlere yol açıyor. Bu hava olayları; tarımsal ürün kayıplarına neden olabiliyor, orman yangını ve sel riskini artırabiliyor, şiddetli kuraklıklara yol açabiliyor ve balıkçılık faaliyetlerini aksatabiliyor. Bilimsel çalışmalar, iklim değişikliğinin El Niño olaylarının sıklığı ve şiddeti üzerinde giderek daha belirgin bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. 1950’lerden bu yana “aşırı” El Niño olaylarının sayısında artış gözlemleniyor. Fosil yakıt kullanımının gezegeni ısıtmaya devam etmesi halinde, bu aşırı olayların görülme sıklığının iki katına çıkabileceği belirtiliyor. Tahminlerde henüz net olmasa da, 2026-2027 döneminde beklenen “Süper” El Niño’nun, 2015-2016’daki El Niño kadar güçlü olabileceği öngörülüyor. Ancak bu kez olay, iklim değişikliği nedeniyle çok daha sıcak hale gelmiş bir dünyada yaşanacak.

Reis Gıda’dan 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü Mesajı Haber

Reis Gıda’dan 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü Mesajı

Türkiye’nin köklü markalarından Reis Gıda, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü vesilesiyle yayımladığı mesajda; gıda güvenliği, tarımda dijitalleşme ve genç kuşakların üretime katılımının hayati önemine dikkat çekti. Şirket, "Bakliyat Köyleri" projesiyle yerli üretimi desteklemeye devam ediyor. ​Reis Gıda, gıda güvenliğinin temel taşı olan çiftçilerin emeğini görünür kılmak ve tarımın yarınlarını güçlendirmek amacıyla kapsamlı bir değerlendirme paylaştı. Türkiye’nin tarımsal potansiyelinin sadece bölgesel değil, küresel ölçekte bir güç olduğunu vurgulayan Reis Gıda, üretimin sürdürülebilirliği için "insan" odaklı bir yaklaşımın şart olduğunu belirtti. ​Tarımın Türkiye Ekonomisindeki Stratejik Gücü ​Reis Gıda'dan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; "Dünya Çiftçiler Günü, yalnızca toprağa emek veren insanları kutladığımız bir gün değil; gıda güvenliğini, kırsal kalkınmayı, gençlerin tarıma katılımını ve üretimin geleceğini yeniden düşünmemiz gereken güçlü bir çağrıdır. Türkiye’de Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı üretici sayısı artarken, tarım nüfusunun yaşlanması, su stresi, iklim baskısı ve gençlerin sektöre kazandırılması, geleceğin tarım gündemini belirleyen temel başlıklar arasında yer alıyor. Toprağın bereketi, insanlığın ortak geleceğini besleyen en kıymetli güçlerden biridir. Bu bereketin gerçek taşıyıcıları ise emeğiyle üretimi mümkün kılan, toprağı bilgiyle buluşturan ve her mevsim ülkesinin gıda güvencesine katkı sunan çiftçilerimizdir. 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü, bu büyük emeği görünür kılmak, üretimin merkezindeki insanı yeniden hatırlamak ve tarımın yarınlarını daha güçlü kurmak için çok anlamlı bir fırsattır. Türkiye, tarımsal üretim kapasitesi, ürün çeşitliliği ve güçlü üretim kültürüyle çok önemli bir tarım ülkesidir. Tarım ve Orman Bakanlığı'nın 2026 yılı başı verilerine göre Çiftçi Kayıt Sistemi'ne (ÇKS) kayıtlı çiftçi sayısı yaklaşık 2,36 milyon civarındadır. (ÇKS) kayıtlı ekili alan yaklaşık 170 milyon dekar (17 milyon hektar) seviyesine ulaşmıştır. Son beş yılda kayıtlı çiftçi sayısında 190 bin artış yaşanmıştır. Aynı dönemde tarım sektörü 2024 yılında 2 trilyon 428 milyar liralık hasılaya ulaşarak GSYH’ye yüzde 5,6 katkı sundu. TÜİK’in 2025 işgücü istatistiklerine göre ise istihdamın yüzde 14,0’ı tarım sektöründe yer aldı. Bu tablo, tarımın Türkiye ekonomisi, istihdamı ve gıda arzı açısından taşıdığı stratejik önemi açık biçimde gösteriyor Türkiye sahip olduğu geniş tarım arazileri, iklim avantajları, yetişmiş insan kaynağı ve üretim kültürü sayesinde sadece bölgesel bir gıda tedarikçisi değil; aynı zamanda gıda güvenliğini aşan ölçekte ihracat ve yatırım odaklı bir tarım endüstrisinin taşıyıcısı olabilecek büyük bir potansiyele sahip. Bu nedenle tarıma artık sadece geleneksel bir üretim alanı olarak değil, sürdürülebilir büyümenin stratejik sahası olarak bakmak gerekiyor. Sayılar artarken asıl mesele üretimde kuşak devamlılığı Bugün tarımda en kritik başlıklardan biri, yalnızca kayıtlı üretici sayısı değil, üretimin kuşaklar boyunca sürdürülebilirliğidir. Resmî kayıtlarda ÇKS’ye dahil olan çiftçi sayısında artış görülüyor. Bununla birlikte yaş dağılımı, tarımın genç kuşaklar için daha güçlü bir gelecek alanına dönüştürülmesi gerektiğini ortaya koyuyor. TZOB verilerine göre Türkiye’de kayıtlı çiftçilerin yüzde 34’ü 65 yaş ve üzerindeyken, yüzde 34,6’sı 50-64 yaş grubunda bulunuyor; 18-24 yaş grubunun payı ise yüzde 1 seviyesinde. TZOB’un 2025 değerlendirmesinde kırsalda yaş ortalamasının 59’a ulaştığı da vurgulanıyor. Bu veriler, tarımda devamlılığın önümüzdeki dönemde gençleşme, eğitim, teknolojiye erişim ve gelir istikrarı başlıklarıyla birlikte ele alınmasını gerekli kılıyor. Gençlerin tarımı daha ölçülebilir, daha yönetilebilir, daha yenilikçi ve daha kazançlı bir alan olarak görmesi için teknoloji büyük bir dönüştürücü güç sunuyor. Dijitalleşme sayesinde tarım, sadece fiziksel emekle tanımlanan bir alan olmaktan çıkıp veri analizi, yazılım, sensör sistemleri, uzaktan izleme, robotik uygulamalar ve yeni nesil girişimcilikle gençler için yeniden cazip hale gelebilir. Gençler için tarımı geleceğin mesleğine dönüştürmek gerekiyor Dünya genelinde de asıl büyük meselelerden biri gençlerin tarımda nasıl daha güçlü yer alacağı. FAO’nun 2025 tarihli çalışmasına göre, çalışan gençlerin yüzde 44’ü tarım-gıda sistemlerinden geçimini sağlıyor. Ancak aynı rapor, gençlerin bu alandaki payının 2005’teki yüzde 54 seviyesinden 2021’de yüzde 44’e gerilediğini gösteriyor. Avrupa’da da benzer bir tablo var. Eurostat’a göre Avrupa Birliği’nde 2020 itibarıyla çiftlik yöneticilerinin yüzde 57,6’sı 55 yaş ve üzerindeyken, 40 yaş altı genç çiftçilerin oranı yüzde 11,9 düzeyinde kalıyor. Bu tablo bize çok açık bir şey söylüyor: Tarım, gençler için daha yüksek teknolojiyle, daha güçlü gelir modeliyle, daha itibarlı bir kariyer alanı olarak yeniden anlatılmalı. Gençlerin tarımı daha ölçülebilir, daha yönetilebilir, daha yenilikçi ve daha kazançlı bir alan olarak görmesi için teknoloji büyük bir dönüştürücü güç sunuyor. Dijitalleşme sayesinde tarım, sadece fiziksel emekle tanımlanan bir alan olmaktan çıkıp veri analizi, yazılım, sensör sistemleri, uzaktan izleme, robotik uygulamalar ve yeni nesil girişimcilikle gençler için yeniden cazip hale gelebilir. Kaynakları Koruyan, Verimliliği Artıran Yeni Tarım Anlayışı Bugün artık tarımda asıl ihtiyaç, sadece üretim miktarını artırmak değildir. Asıl ihtiyaç; suyu daha verimli kullanan, toprağı koruyan, girdi kullanımını optimize eden, verimliliği yükselten ve kaliteyi sürdürülebilir biçimde artıran daha akıllı bir üretim modelidir. Yeni yazıda da belirtildiği gibi, dünya daha fazla değil, mevcut kaynakla daha fazla değer yaratmayı konuşuyor. Türkiye’nin de bu yeni döneme çok güçlü biçimde uyum sağlaması gerekiyor. Verimlilik meselesi artık sadece ekonomik bir başlık değil; aynı zamanda gıda egemenliği, ihracat kapasitesi ve kırsal istikrar açısından stratejik bir konudur. Tarımsal verimlilikte yaşanacak her iyileşme, üreticinin gelirinden ülkenin rekabet gücüne kadar çok geniş bir alana katkı sunacaktır. Tarımın geleceği, kaynakları daha çok tüketen değil; mevcut kaynakları daha akıllıca yöneten sistemlerde şekillenecektir. İklim değişikliği çiftçinin omzundaki yükü büyütüyor Bugün çiftçiyi yalnızca maliyetlerle ya da pazara erişimle değerlendirmek yeterli olmuyor. İklim değişikliği, su stresi, ani hava olayları ve üretim planlaması artık tarımın ana belirleyicileri arasında yer alıyor. Yer altı su seviyelerinin bazı bölgelerde derinleşmesi, kuraklık riskinin artması, damlama sulama, anıza ekim ve iklim koşullarına dayanıklı yeni çeşit geliştirme çalışmalarını daha önemli hale getirmektedir. Bu tablo, verimliliğin artık yalnızca daha çok üretmek anlamına gelmediğini; aynı zamanda daha az suyla, daha doğru planlamayla ve daha güçlü bilgi altyapısıyla üretmek anlamına geldiğini gösteriyor. Kadın emeği, yerli tohum ve kırsal kalkınma birlikte güç kazanıyor Tarımın geleceği konuşulurken kadın üreticilerin katkısı ayrı bir başlık olarak ele alınmalı. FAO’ya göre kadınlar tarımsal iş gücünün neredeyse yarısını oluştururken, tarım arazilerinin yalnızca yüzde 15’ine sahip bulunuyor. Bu veri, kadın emeğinin üretimde ne kadar güçlü olduğunu; mülkiyet, fırsat ve görünürlük açısından ise daha çok alan açılması gerektiğini ortaya koyuyor. Biz de Reis Gıda olarak üretimin sürdürülebilirliğini, yerli tohumların korunmasını, kadın üreticilerin güçlenmesini ve kırsalda yaşamın devamlılığını birlikte ele alıyoruz. Bakliyat Köyleri yaklaşımımızın özünde de bu anlayış yer alıyor: Toprağı koruyan, yerel bilgiyi yaşatan, teknolojiyi üreticiyle buluşturan ve gelecek nesillere güçlü bir tarım mirası bırakan bir üretim kültürü. Tarımın güçlü kalması; çiftçinin üretimde kalmasıyla, gençlerin toprağa umutla bakmasıyla, kadın üreticilerin daha çok güçlenmesiyle, suyun verimli kullanılmasıyla ve teknolojinin sahada daha yaygın karşılık bulmasıyla mümkün olacaktır. Çiftçilerimiz, yalnızca tarlayı ekip biçen insanlar değildir; onlar ülkemizin gıda hafızasını, üretim kültürünü ve geleceğe uzanan bereket zincirini taşıyan en kıymetli emek sahipleridir. Bu nedenle 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nde bir kez daha güçlü bir ifadeyle söylemek isterim: Toprağa değer, sofralara bereket ve geleceğe umut katan tüm çiftçilerimizin emeği çok kıymetlidir. Türkiye’nin tarımsal gücü, çiftçisinin bilgisiyle, sabrıyla, emeğiyle ve üretme kararlılığıyla büyümeye devam edecektir. Bizlere düşen görev ise bu emeği daha görünür, daha güçlü ve daha sürdürülebilir kılacak adımları hep birlikte çoğaltmaktır."

İklim Krizi Sadece Ürünü Değil, Bir Milyon Mevsimlik Tarım İşçisini de Vuruyor Haber

İklim Krizi Sadece Ürünü Değil, Bir Milyon Mevsimlik Tarım İşçisini de Vuruyor

Lund Üniversitesi Sürdürülebilirlik Çalışmaları Merkezi’nden (LUCSUS) Dr. Sinem Kavak’ın World Development dergisinde yayımlanan son çalışması, iklim değişikliğinin toplumsal fay hatlarını nasıl derinleştirdiğini ortaya koyuyor. Türkiye’de sayıları bir milyonu aşan gezici mevsimlik tarım işçileri, iklim krizinin "görünmez kurbanları" haline gelmiş durumda. Dr. Sinem Kavak’ın konuyla ilgili yaptığı değerlendirmelerde şu ifadelere yer verdi; ''Türkiye’de iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en yoğun hisseden gruplardanbiri gezici mevsimlik tarım işçileri. Büyük ölçüde yoksul ve güvencesiz etnik azınlıklardan ya da göçmenlerden oluşan ve sayılarının bir milyonu aştığı tahmin edilen bu işçiler, aşırı hava olaylarına doğrudan açık koşullarda yaşıyor ve çalışıyorlar. Sıcak hava dalgaları ve seller gibi aşırı hava olayları, iklim değişikliğinin en gözlemlenebilir olumsuz etkileri arasında yer alıyor. Ancak mevsimlik tarım işçileri, daha az görünür olan sosyoekonomik ve sistemsel etkiler karşısında da oldukça kırılgan. 2025’te Türkiye’nin birçok ilinde etkili olan, Malatya’da kayısı, Karadeniz’de fındık, Ege’de üzüm, kiraz ve şeftali gibi farklı mahsullere büyük zarar veren zirai don felaketi gibi olaylar, mevsimlik tarım işçilerinin iş bulamamasına ya da her zamankinden olumsuz koşullarda çalışmak zorunda kalmalarına neden oluyor. İklim krizi, toplumdaki eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor ve kırılgan grupların yaşam şartlarının daha da ağırlaşmasına neden oluyor. Saha deneyimleri, bu kırılganlığın yalnızca aşırı olaylara özgü olmadığını, çoğu zaman görünmez kalan gündelik bir şiddet hâlini aldığına işaret ediyor. Bu nedenle tarım ürünlerini kurtarmaya odaklanan iklim değişikliğine uyum politikaları, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmek için yeterli değil. Sağlıklı bir çevrede barınmak, belirli haklar çerçevesinde ve makul bir ücret karşılığında çalışmak gibi temel haklara erişim sağlanamazsa, işçilerin kırılganlığını azaltmak ve iklim değişikliği karşısında daha dirençli kılmak mümkün değil. Aşırı hava olayları karşısında korunmasızlar Mevsimlik tarım işçilerinin tamamına yakını açık alanlara kurdukları çadırlarda yaşıyor. Bu nedenle aşırı yağış veya dolu gibi aşırı hava olaylarından çok etkileniyorlar. Aşırı sıcaklar karşısında ise korunmasızlar. Çoğu kez bulundukları yerlerde, bir ağacın altına sığınma imkanları dahi olmuyor. Aşırı yağışlarda, çadırları sele kapılıyor veya su altında kalabiliyor; insanlar hayatını kaybediyor. Yakın zamanda yaptığımız bir saha ziyaretinde ise ilk defa fındıkta çalışan işçi çadır alanlarında içme suyu olmadığını gördük. Bütün günü güneş altında geçiren bu insanlar - ki aralarında çocuklar ve hamile bir kadın da vardı - suyun ancak akşam saatlerinde geleceğini söylediler. Bu örnek de gösteriyor ki ‘‘aşırı’’ olarak tanımlanamayacak bir hava olayı bile, kırılganlığı yüksek olan bu grup tarafından ekstrem bir olay olarak deneyimlenebilir. Hasadın zarar görmesi işçiyi de vuruyor Aşırı hava olayları, iklim değişikliğinin en kolay gözlenen, doğrudan etkileri. Ancak bunların yanı sıra olumsuz sosyoekonomik etkiler de söz konusu. Bir mevsimlik işçinin kazancı, çalıştığı gün sayısına ya da yaptığı iş miktarına bağlı. Ne var ki ürünleri etkileyen aşırı sıcak, aşırı yağış veya don gibi bir hava olayı, iş imkanlarını doğrudan kesiyor. Dolayısıyla işçiler, her sene gittikleri bir bölgeye gidemiyorlar ve belki de bir aylık kazançlarından mahrum kalıyorlar. Türkiye’de üretimin iklimden çok etkilenmesi yalnızca üreticiyi değil, işçiyi de çok zor durumda bırakıyor; kazançlarını azaltıyor ve yoksullaştırıyor. Bu durum, sistemsel sonuçlar da doğuruyor. Ürün kaybı sistemsel şok yaratıyor Gezici mevsimlik işçi dağılımında bir denge var; hangi bölgede çalışacakları büyük ölçüde belli ve oraya gidince iş bulmayı bekliyorlar. Ancak tarımsal ürün kaybı söz konusu olduğunda ve çalışacak iş bulamadıklarında, beklemek yerine başka bir bölgeye devam edebiliyorlar. Böyle bir durum sonucunda örneğin Afyon’a kiraz toplamaya gelen işçi sayısı iki katına çıktığında bu işçi sayısı ve iş miktarı dengesini bozup sistemsel bir şok yaratıyor. Ya ücretler düşüyor, ya da çalışılan gün sayısı - yani gelir - azalıyor. Ayrıca daha güçlü kuvvetli işçiler tercih edilebiliyor. Bazı aileler, planladıklarından daha az para kazanıyorlar. Bunun sonucunda immobilite dediğimiz şey ortaya çıkıyor; iş için göç etmeye devam edemez hâle geliyorlar. Mevsimlik tarım işçiliği, mobil bir iş biçimi, ancak maalesef iklim değişikliğinin etkileriyle sürdürülemez hâle gelebiliyor. Her sene tekrarlayan göç döngüsü Mevsimlik tarım işçileri, nerede işçi ihtiyacı varsa oraya giderler. İlk işçi ihtiyaçları genellikle ekimin başladığı bahar aylarında, güneyde, Çukurova tarafında olur. O bölgedeki daha büyük arazilerde çalışmak için yoğun bir işçi göçü yaşanır. Ardından bu insanların bir kısmı bölgede kalırken, bir kısmı ise genelde İç Anadolu’da Nevşehir, Niğde, Yozgat, Konya gibi illere doğru göçe devam eder. Hareket kabiliyeti olanlar Haziran’da Afyon’a kiraz toplamaya veya Malatya’ya kayısıya gider. Ağustos ayında ise fındık toplamaya kuzeye çıkarlar. Fındıktan sonra Güneydoğu’da pamuk ya da fıstık toplama ve güneyde narenciye zamanı gelir, yeniden güneye dönerler. Zaman zaman bu döngüye yeni ürünler dahil olabilir: Örneğin güle veya üzüme de gidenler olur. Şu anda mesela Denizli civarında yeniden tütün ekimi başladığı için tütün zamanında tütün kırmaya gidiyorlar. Ancak bunu devam ettiremeyen, bazı bölgelerde immobilize olanlar da var. Bunlar genellikle arabaya, yola dahi para veremeyen, en yoksul gruplar. Genellikle az sayıda çocuğu olan, ailedeki emek gücü zayıf aileler oluyor. Türkiye’de çocuk işçilerin yüzde 30’u tarım sektoründe çalışıyor Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimleri Sözleşmesi’ni imzalamış bir ülke ve bu çerçevede mevsimlik tarım işçiliğini, çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri olarak tanımlıyor. Bu sınıflandırma nedeniyle 15 değil 18 yaş altı her işçi, çocuk işçi kabul ediliyor. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek için başlatılan çok sayıda program var. Bunların faydası olsa da sorun yine de devam ediyor. Örneğin son saha çalışmalarımdan birinde, üç senedir çalıştığını anlatan 13 yaşında bir çocuk işçi ile görüştüm. Örneğin Konya ovasında immobilize olan epey Suriyeli aile var. Suriyelilerin ayrıca kayıtlı oldukları şehirde çalışmaları gerekiyor. Geçici koruma statüsünün getirdiği kuralları ihlal etme, yakalanma korkusu da onları belirli bir yerde tutabiliyor. Mevsimlik işçilikte arz da talep de arttı Mevsimlik tarım işçileri, Türkiye’de tarihi uzun olan bir olgu. Örneğin Osmanlı döneminde pamuk toplamaya Çukurova’ya veya incir toplamaya İzmir’e giden işçiler var. Ama son 20-30 yılda Türkiye’deki tarımsal yapının ve ürün örgülerinin değişmesiyle birlikte mevsimlik tarım işçilerine yönelik ihtiyaç arttı. Aynı zamanda belli bölgelerdeki yoksullaşma, güvencesizlik ve zorunlu göç de insanların mevsimlik tarım işçiliğine yönelmesine neden oldu. Eşitlikçi sosyal politikalar geliştirilmeli Kırsal nüfusun azalması, mevsimlik işçi ihtiyacını artırdı Mevsimlik tarım işçiliğinin artmasında neoliberal politikaların ve emek rejiminde kayıtdışılığın yaygınlaşmasının çok büyük etkisi oldu. Piyasa için, devlet koruması olmadan üretmeye başladık. Daha önce, örneğin tütün üretirken de piyasa için üretiliyordu ancak devlet, köylüye fiyat ve alım desteği sağlıyordu. Çiftçiye yönelik desteklerin yavaş yavaş kaldırılması, küçük üreticiliği zora soktu ve köyden kopuşu hızlandırdı. Kırsalda iş gücünü azaltan diğer etkenler de var. Okumak, şehre göçmek, çiftçi yerine memur olmak veya orta sınıflaşma gibi. Kırsaldaki iş gücünü azalırken emek yoğun üretim artıyor. Üretici de işçi de zor durumda Son olarak da ürün deseninin plansız değişmesi ve piyasa talebine hızlı yanıt verme ihtiyacı da işçi talebinin artmasına yol açıyor. Örneğin kiraz fiyatları yüksek diye birçok üretici kiraz diktiğinde, kiraz fiyatları düşüyor. Aynı zamanda bu meyvenin hasadı zor. Yağmurdan önce toplanmazsa kalitesi azalıyor; tam gerektiğinde toplayacak işçiye ihtiyaç var. Tüm bunlar, üreticileri hem iklimin hem de piyasanın etkilerine daha açık hale getiriyor. Ürününü toplatamayan veya satamayan üretici de borçlanıyor ve yoksullaşıyor. Devletin ve piyasanın yarattığı bu güvencesiz ortam hem üreticiyi hem de işçileri eziyor. Devletin ve piyasanın yarattığı bu güvencesiz ortam hem üreticiyi hem de işçileri eziyor. Mevsimlik tarım işçilerinin hakları konusunda çok temel eksiklikler var. Sağlıklı bir çevrede kalabilmek, iş sözleşmesinin bulunması, belirli bir seviyede gelir elde edebilmek gibi. İklim değişikliğine uyum politikalarından söz ettiğimizde öncelikle ürünleri kurtarmaya odaklanılır. Tabii ki bunun da olumlu bir etkisi var, ancak hem üreticiyi koruyacak hem de işçilerin haklarını aramalarına el verecek kolektif örgütlenmelere ihtiyaç var. Bunun yanı sıra eşitlikçi sosyal politikalar da gerekiyor. Eşit yurttaşlık politikalarıyla temel bir gelire erişmelerini, temel haklardan faydalanmalarını sağlayamazsak, ne iklim değişikliği kaynaklı kırılganlıklarını ne de genel kırılganlıklarını azaltamayız. Kaynak Makale: Kavak, S., Islar, M., & Olsson, L. (2026). " Agri-labour mobility in a changing climate: A systems approach to vulnerability and precarity among migrant farmworkers ". World Development, 202, 107329. https://doi.org/10.1016/j.worlddev.2026.107329 Yazar hakkında Dr. Sinem Kavak, İsveç’te Lund Üniversitesi Sürdürülebilirlik Çalışmaları Merkezi’nde (LUCSUS) akademisyen olarak çalışmaktadır. Doktora derecesini Fransa Université Paris-Saclay’de siyaset bilimi alanında tamamlamıştır. Eleştirel ekonomi- politik ve eleştirel tarım çalışmaları üzerine uzmanlaşan Sinem Kavak, çalışmalarında özellikle çevre ve iklim değişikliği, kırsal kalkınma, küresel gıda politikaları, emek ve göç konularına odaklanmakta; küresel değer zincirleri ve sürdürülebilirlik ajandalarının küçük çiftçiler, tarım işçileri ve yerinden edilmiş topluluklar üzerindeki eşitsiz etkilerini mercek altına almaktadır. Uzmanlık Alanları: Emek; Tarım; İklim değişikliği; Kırsal dönüşüm; Sürdürülebilirlik

Kömür Yatırımları Seçmen Gözünde "Siyasi Risk" Haline Geldi Haber

Kömür Yatırımları Seçmen Gözünde "Siyasi Risk" Haline Geldi

Türkiye, Hindistan ve Güney Afrika’da gerçekleştirilen yeni bir akademik araştırma, enerji politikalarında tarihi bir kırılmayı gün yüzüne çıkardı. Brown Üniversitesi’nden Doç. Dr. Jennifer Hadden ve ekibinin yayımladığı çalışmaya göre, vatandaşlar rüzgâr ve güneş enerjisini kömüre açık ara tercih ederken; kömür projelerini destekleyen siyasi aktörler seçmen nezdinde güven kaybediyor. Vatandaş "Temiz Enerji" Diyor, Siyaset Risk Alıyor Türkiye’nin COP31 ev sahipliği sürecinde, Kolombiya’da düzenlenen Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı ile eş zamanlı paylaşılan araştırma, kömürün artık sadece bir çevre sorunu değil, ciddi bir "siyasi maliyet" unsuru olduğunu kanıtlıyor. Araştırmanın Öne Çıkan Bulguları: Açık Ara Tercih Yenilenebilir: Her üç ülkede de seçmenler, yeni enerji yatırımlarında güneş ve rüzgâr enerjisini ilk sıraya koyuyor. Doğal gaz altyapısı bile kömürden daha fazla destek görüyor. Sağlık ve Tarım Endişesi: İtirazların odağında iklim değişikliğinden ziyade doğrudan yaşam kalitesini etkileyen hava kirliliği, halk sağlığı ve tarım arazilerinin kaybı yer alıyor. Siyasi Getiri Yenilenebilirde: Araştırma, yenilenebilir enerji projelerini savunan liderlerin toplumsal desteğini artırdığını, kömür projelerine yatırım yapanların ise oy kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Doç. Dr. Jennifer Hadden: "Kömür Projeleri Toplumsal Talepten Beslenmiyor" Araştırmanın yazarlarından Brown Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Jennifer Hadden, çalışmanın sonuçlarını şu sözlerle değerlendirdi: "Liderler seçmen tercihlerini ne kadar iyi anlarsa o kadar iyi. Bu çalışma, kömür projelerinin toplumsal bir talepten kaynaklanmadığını, aksine bu projelerin durdurulmasının siyasi bir fayda sağlayacağını net bir şekilde ortaya koyuyor. Türkiye'de de gördüğümüz üzere, kömür projeleri protestolara en açık ve toplumsal direncin en yüksek olduğu alanlar." COP31 ve Türkiye İçin Fırsat Penceresi Türkiye’nin COP31 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) adaylığı ve ev sahipliği süreci, enerji dönüşümü için kritik bir fırsat sunuyor. Araştırma, Türkiye’de geliştirilmekte olan kömür projelerinin kamuoyu nezdinde karşılığı olmadığını vurgularken, liderlerin temiz enerjiye yönelerek hem ekolojik hem de siyasi bir kazanım elde edebileceğine işaret ediyor. Kömürden Kaçışın Temel Nedenleri: Hava Kirliliği: Proje yakınında yaşayanların sağlığına yönelik doğrudan tehdit. Madencilik Faaliyetleri: Yeni santrallerin daha fazla maden sahası açacağı korkusu. Yolsuzluk Algısı: Kömür projeleriyle ilişkilendirilen "ahbap-çavuş kapitalizmi" endişesi.

Gürer: "Pamukta Tehlike Çanları Çalıyor" Haber

Gürer: "Pamukta Tehlike Çanları Çalıyor"

CHP Niğde Milletvekili ve TBMM Tarım, Orman ve Köy işleri Komisyon Üyesi Ömer Fethi Gürer pamukta tehlike çanları çaldığını ve pamuk üretiminin Çukurova başta olmak üzere oluşan sorunlardan dolayı gerilediğini söyledi. Pamuk ürünün stratejik bir ürün olduğunu belirten Ömer Fethi Gürer “Pamuk ürünü stratejik bir üründür. Tarım ve sanayi arasında bağ oluşturan pamuk tekstil ve hazır giyim endüstrisi temel hammaddesidir, Pamuk üretimi doğrudan her kesimi de ilgilendirmektedir. Çok yönlü kullanım alanları vardır. Tekstil ve hazır giyim yanı sıra yemeklik yağ üretiminde, küspesi hayvan yemi olarak ve de sabunda elde edilmek üzere de çoklu üretim sağlanıyor. Ülkemizde dünyada pamuk ekilişi ve üretimi ile önemli bir konuma da sahipti. Son yıllarda oluşan sorunlar pamuk üretimini tehdit etmektedir. Pamuk verimliliği son 10 yılda ortalama hektara 1713 kg olarak gerçekleşirken 2025-2026 dönemi için 1.654 kg hektar düşmesi tahmin edilmektedir. Küresel iklim değişikliği yanında su sorunu ve girdi maliyetlerinde ciddi artış ve düşük alım fiyatı pamuk üreten çiftçiyi doğrudan etkilemektedir. Üretimim sürdürülebilmesinde verimlilik ve modern tarım tekniklerinin yeterince yaygınlaşmamasının da olumsuz etkisi göz ardı edilmemelidir. “Dedi. CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer Pamuk ekiminin başladığı bu dönemde üreticinin pamuk ekmekte isteksiz olduğunu geçen yıl üreticinin yine üründen para kazanmadığı ve sulama suyunda yaşadığı sorunlar içinde farklı ürün desenlerine yöneldiklerini görüştüğü çiftçilerin ifade ettiğini de söyledi. Geçtiğimiz yıl 22 TL ile 25 TL arasında fiyatlanan pamuğun girdi maliyetleri ile çiftçiyi zarar ettirdiğini söyleyen CHP milletvekili Ömer Fethi Gürer rekoltenin düştüğünü ve ithalatında arttığını belirtti. Gürer “Ülkemizde 2021 2025 yılları arasında ortalama 460 bin hektarda pamuk ekimi gerçekleşti. 2022 yılında ekim alanı artması ile 2.750.000 ton çıkan çırçırlanmış kütlü üretimi, 1.017.500 ton çırçırlanmış lifli pamuk üretimi 2024 yılında 2.234.000 ton çırçırlanmış kütlü, 2024 yılında 829.910 çırçırlanmış lifli pamuk üretimi geriledi. 2025 yılında lifli pamuk üretiminde 830 bin ton civarında gerçekleşirken Bu yılda üretimde düşme öngörülmektedir .”diye konuştu. Gürer” Kot kumaşı, kadife ve havlu kumaşı gibi bir çok tekstil ürününde yaygın kullanılan pamuk aynı zamanda tekstil sektörünün geleceğine yönelikte önemlidir. Yurt içi pamuk üretiminde gerileme ve yetersizlik için çiftçi desteklemek yerine ithalat ile açık kapatılmaya çalışılmaktadır. 2024 yılında 762 bin 269 ton pamuk ithal edilirken 1 milyon 548 bin dolar yurt dışına dövizimiz gitti.2025 yılında 971 bin 530 bin ton, ithal karşılığı 1 milyon 707 bin dolar yurt dışına ödendi. 2026 yılı ilk iki ayında 182 bin 708 ton pamuk ithal edildi. 297 bin 209 dolar yurt dışına giden dövizimiz oldu. Ve artan bir ithalatımızda söz konusudur. Çiftçilerin, pamuk yerine daha az masraflı ve daha karlı gördükleri alternatif ürünlere yönelmesi nedeniyle pamuk ekim alanlarında %18'lik bir azalma (yaklaşık 350.000 hektara düşüş) öngörülmektedir. Hazır giyim ve tekstil sektöründeki küresel siparişlerin azalması, iplik fabrikalarının kapasite kullanım oranlarını daraltması, İç talepteki durgunluk, pamuk üreticisi üzerinde olumsuz fiyat baskısı yaratmaya devam etmektedir. Ülkemiz dünya pamuk üretiminde önemli bir yere sahip iken bu alanda da giderek gerilemektedir. Ege ve Güneydoğu da pamuk üretimi yoğunlaşırken Beyaz altın olarak tanımlanan Çukurova bölgesinde pamuk üretimi yerini farklı ürün desenlerine terk etmiştir. Özellikle Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bölgesinde ve Ege'de sulama suyuna erişimdeki yerel maliyet artışları ve olası kısıtlamalar, yüksek su tüketen bir bitki olan pamuk için temel bir üretim sorununa dönüşmektedir. Düşük uluslararası fiyatlar ülkemizde yüksek girdi maliyeti ile oluşan fiyat nedeni ile pamuk üretimi sorun artacağı görülmektedir. Dayalı olduğu sanayinin devamı içinde pamuk doğru planlanması gereken başlıca ürünlerdendir. Sürdürülebilir pamuk üretimi girdi maliyet artışı dengelenmesi, alım fiyatının maliyete uygun oluşması yanında su yönetimi ile doğrudan ilgili noktaya ermiştir. Bu bağlamda pamukta özellikle GAP ve EGE de su sorunu doğru planlanıp yönetilmesi zorunludur. Planlı üretim yanında destekler ekonomik durumun yarattığı olumsuzluk altında kalmaması için alım fiyat girdi maliyeti makul kar dikkate alınarak belirlenmelidir. ”dedi. TBMM Tarım orman ve Köy işleri Komisyon Üyesi Ömer Fethi Gürer” Ülkemizin yıllık pamuk ihtiyacının 1 milyon 600 bin ton olduğu düşünüldüğünde iç üretim ile yarısı karşılanabilmektedir. Binlerce üreticimizin gelir kapısı ve de binlerce işçimizin istihdamını sağlayan tekstil ve hazır giyim sektörünün Türkiye ihracatında % 30 luk bir paya sahip olduğu da unutulmamalıdır. Üretim zinciri korunması pamuk üretiminin artırılması için tedbirler alınması pamukta kooperatiflerin yeniden işlevlerini artırılması da sağlanmalıdır. Ülkemiz için stratejik öneme sahip ürünün güçlü bir tarım sanayi politikasının olması da sağlanmalıdır. Daha çok üretim daha çok istihdam daha çok yurt dışına ürün ihracatı ve ülke ekonomisine katkısı yüksek pamuk ürününe sahip çıkılması şarttır.” Diye konuştu.

Ankara’nın Su Sorununa Neşter: Çubuk-2 Barajı’na Koyunbaba’dan "Can Suyu" Haber

Ankara’nın Su Sorununa Neşter: Çubuk-2 Barajı’na Koyunbaba’dan "Can Suyu"

Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (ASKİ), kuraklık nedeniyle su seviyesi kritik düzeye inen Çubuk-2 Barajı’nı kurtarmak için dev bir projeyi hayata geçiriyor. 1,3 milyar liralık yatırımlarla Koyunbaba Barajı’ndan bölgeye günlük 100 bin metreküp ek su sağlanacak. ​Başkent Ankara’nın su arz güvenliğini korumak için harekete geçen ASKİ, iklim değişikliği ve azalan yağışlar sonucu alarm veren Çubuk-2 Barajı için kalıcı bir çözüm üretti. Çankırı sınırındaki Koyunbaba Barajı’ndan kurulacak 42 kilometrelik dev isale hattı ile bölgenin su talebi garanti altına alınıyor. ​Kuraklık Riskine Karşı Alternatif Kaynak: Koyunbaba ​2025 yılının Ocak ayında Çubuk-2 Barajı’na gelen su miktarının yalnızca 50 bin metreküpte kalması, bölgedeki ilçeler için risk oluşturmuştu. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın girişimleri ve DSİ ile varılan mutabakat sonucunda, Koyunbaba Barajı ek kaynak olarak sisteme dahil edildi. Proje tamamlandığında kurak dönemlerde dahi bölgeye kesintisiz su verilebilecek. ​1,3 Milyar Liralık Dev Altyapı Yatırımı ​ASKİ Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen bu büyük mühendislik projesi, geniş kapsamlı bir altyapı ağını kapsıyor. Projenin teknik detayları şöyle: ​İsale Hattı: 42 kilometre uzunluğunda modern içme suyu iletim hattı. ​Depolama: Toplam 20 bin metreküp kapasiteli 4 yeni su deposu.​Terfi Merkezleri: Suyun iletimini sağlayacak 3 adet gelişmiş terfi merkezi.​Yatırım Bedeli: Toplam 1,3 milyar Türk Lirası.​Yıllık 9 Milyon Metreküp Ek Su Rezervi ​Projenin hayata geçmesiyle birlikte, özellikle Çubuk ve çevre ilçelerin su ihtiyacı uzun vadeli bir güvenceye kavuşacak. Günlük 100 bin metreküp, yıllık ise yaklaşık 9 milyon metreküp su temini sağlanarak bölgedeki içme suyu arzı modernize edilecek. ​Bu yatırım, Ankara’nın su yönetiminde sadece bugünü değil, gelecekteki olası kuraklık dönemlerini de planlayan stratejik bir adım olarak değerlendiriliyor.

Batı Karadeniz İçin İklim Alarmı: 2040’tan İtibaren Kuraklık Kapıda! Haber

Batı Karadeniz İçin İklim Alarmı: 2040’tan İtibaren Kuraklık Kapıda!

Türkiye’nin en nemli ve yeşil bölgelerinden biri olan Batı Karadeniz, iklim kriziyle birlikte tarihi bir dönüşümün eşiğinde. Kastamonu Üniversitesi’nden Doç. Dr. Öznur Işınkaralar ve çalışma arkadaşlarının yayımladığı son modelleme çalışması, bölgenin geleceğine dair çarpıcı ve endişe verici bulgular ortaya koydu. ​Yüzyıl Sonunda Nemli Alanlar Yok Olabilir ​Araştırmaya göre, Batı Karadeniz’in simgesi haline gelen "çok nemli" iklim kuşağı hızla daralıyor. Modelleme sonuçları, 2040 yılından itibaren bölgede kurak alanların görülmeye başlayacağını gösteriyor. Yüzyılın sonuna gelindiğinde ise acı bir tablo bizi bekliyor: Bölgenin %40’ından fazlasının tamamen kuraklaşması ve nemli alanların neredeyse haritadan silinmesi öngörülüyor. ​Sıcaklıklar 10 Dereceden 22 Dereceye Çıkacak ​Çalışmanın en dikkat çekici noktalarından biri de sıcaklık artışları. Bugün ortalama 8-10 derece civarında seyreden bölge sıcaklıklarının, yüzyıl sonunda 20-22 derece bandına yükselebileceği tahmin ediliyor. Bu devasa artış beraberinde şu riskleri getiriyor: ​Daha uzun ve etkili sıcak hava dalgaları. ​Orman yapısının değişmesi ve artan yangın riski. ​Ekosistem dengesinin bozulması. ​İklimin Yeni Yüzü: Aynı Anda Hem Kuraklık Hem Sel ​Batı Karadeniz’i bekleyen tehlike sadece sıcaklık artışı değil. Doç. Dr. Kaan Işınkaralar, Prof. Dr. Ömer Küçük ve Prof. Dr. Hakan Sevik gibi değerli akademisyenlerin de katkı sunduğu çalışma, yağış rejimindeki düzensizliğe dikkat çekiyor. Kuraklığın artmasına rağmen, ani ve şiddetli yağışların tetikleyeceği yıkıcı sel felaketleri bölgenin yeni normali haline gelebilir. ​Tarım ve Su Kaynakları Tehdit Altında ​Yağışların düzensizleşmesi ve buharlaşmanın artması, bölgedeki su kaynaklarını ve tarımsal üretimi doğrudan vuracak. Batı Karadeniz’in geleneksel tarım ürünlerinin bu yeni iklime nasıl uyum sağlayacağı ise büyük bir soru işareti. ​Uzmanlar Ne Diyor? ​Araştırma ekibinde yer alan uzmanlar, bu verilerin sadece bir tahmin değil, acil önlem alınması gereken bir projeksiyon olduğunu vurguluyor. İklim değişikliğiyle mücadele ve uyum stratejilerinin, Batı Karadeniz özelinde vakit kaybetmeden hayata geçirilmesi gerektiği belirtiliyor. Kastamonu Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı ve Natural Hazards adlı akademik dergide yayınlanan yeni bir iklim modelleme çalışması, Batı Karadeniz ikliminin ciddi bir dönüşüm yaşayacağına işaret ediyor. Bölgede ortalama sıcaklıkların büyük ölçüde artması, nemli alanların daralması ve yağışların giderek düzensizleşmesi bekleniyor. İklim değişikliği konusunda yürütülen tahminlere göre, Batı Karadeniz’in bilinen nemli ve ılıman yapısı yerini daha sıcak ve kurak bir iklime bırakabilir. Yüzyıl sonunda ‘‘çok nemli’’ alanlar neredeyse ortadan kalkıyor. Modelleme çalışmasının sonuçları, bugün geniş alanlara yayılan nemli iklim özelliklerinin hızla gerileyebileceğini gösteriyor. Yüzyıl sonuna gelindiğinde, çok nemli alanlar neredeyse tamamen ortadan kalkıyor. Ayrıca şu an bölgede görülmeyen kurak alanların 2040’tan itibaren ortaya çıkması bekleniyor. Emisyonların yüzyıl sonuna kadar bugünkü hızında artmaya devam ettiği kötümser bir yaklaşıma göre 2100 yılında Batı Karadeniz’in yüzde 41’inin kurak, yüzde 57’sinin ise yarı kurak karakter kazanacağı öngörülüyor. İklim değişikliği araştırmacısı çevre mühendisi Doç. Dr. Kaan Işınkaralar’a göre bu değişim, bölgenin iklim kimliğinde köklü bir kırılmaya işaret ediyor. Ortalama sıcaklıklar iki katına ulaşabilir İklim değişikliği ile mücadelenin güçlenmediği ve emisyonların yüksek seyrettiği olumsuz senaryoda, yüzyıl sonunda bölgedeki ortalama sıcaklıkların 20 22 derece bandına ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bugün ise bölgede ortalama sıcaklık 8-10 derece aralığında. Çalışmanın yazarlarından orman mühendisliği uzmanı Prof. Dr. Ömer Küçük, böyle bir artışın, daha uzun sıcak hava dalgaları, daha fazla buharlaşma ve daha yüksek yangın riski anlamına geleceğini vurguluyor. Hem kuraklık hem şiddetli yağış riski yükselecek Model sonuçlarına göre yalnızca sıcaklıklar artmakla kalmayacak, yağış düzeni de bozulacak. Yüksek yağış alan bölgelerin giderek daralması ve düşük yağış seviyelerinin yaygınlaşması bekleniyor. Kuraklık riskini artıran bu durum, bir yandan da ani ve şiddetli yağışların daha yıkıcı sellere yol açma ihtimalini güçlendiriyor. Yağışların giderek düzensizleşmesi, su kaynakları ve tarımsal üretim üzerinde baskı oluşturabilir. Batı Karadeniz’de afet riski büyüyor Son yıllarda Batı Karadeniz’de yaşanan büyük seller ve Türkiye geneline yayılan orman yangınları, iklim değişikliğinin etkilerinin şimdiden hissedildiğini gösteriyor. Modelleme çalışmaları, afet riskinin daha da büyüyeceğine işaret ediyor. Önümüzdeki yıllarda seller daha ani ve yıkıcı olabilir, kuraklık dönemleri uzayabilir ve orman yangınları daha geniş alanlara yayılabilir. Orman mühendisliği uzmanı Prof. Dr. Hakan Sevik’e göre iklim risklerine bağlı zincirleme etkiler, başta orman alanları olmak üzere, doğal ekosistemleri ve yerleşim alanlarını tehdit ediyor. Batı Karadeniz sıcak ve kurak bir iklime bürünebilir İklimin mekansal etkilerini araştıran şehir plancısı Doç. Dr. Öznur Işınkaralar, iklim değişikliğinin artık uzak bir ihtimal değil, yaşanan bir gerçeklik olduğunu ve karar vericilere yön vermesi gerektiğini vurguluyor. Işınkaralar’a göre uyum politikalarının geliştirilmesi, risklere karşı erken uyarı sistemlerinin güçlendirilmesi, kısa ve uzun vadeli planlama yapılması, emisyon azaltımı kadar önemli. Bilim insanlarının mesajı net: Güçlü önlemler alınmazsa Batı Karadeniz, bugünkü serin ve nemli karakterinden uzaklaşarak daha sıcak ve kurak bir yapıya bürünebilir. Kaynak Makale: Isinkaralar, Oznur., Isinkaralar, Kaan, Sevik, Hakan, & Küçük, Ömer (2024). Spatial modeling the climate change risk of river basins via climate classification: a scenario-based prediction approach for Türkiye. Natural Hazards, 120(1), 511-528. Yazar hakkında Doç. Dr. Öznur Işınkaralar, şehir planlama disiplininde uzmanlaşmış bir akademisyen olarak 2014 yılından bu yana Kastamonu Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 2025 yılı itibarıyla bölüm başkan yardımcılığı ve Üniversite İklim Portalı yetkililiği görevlerini sürdürmektedir. 2014 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Lisans Programı’ndan mezun olmuş, 2022 yılında zamansal ve mekânsal modelleme alanındaki doktora çalışmasıyla aynı üniversitede akademik uzmanlığını pekiştirmiştir. Araştırmalarını özellikle iklim risklerinin modellenmesi ve öngörülmesi üzerine yoğunlaştıran Işınkaralar, uluslararası araştırma ekipleriyle aktif iş birlikleri yürütmekte; 100’e yaklaşan bilimsel yayını, çok sayıda bildirisi ve projesiyle alanında güçlü bir akademik profil ortaya koymaktadır. Uzmanlık Alanları: Şehir planlama; iklim değişikliği; mekansal modelleme

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.