Hava Durumu

#Iklim Krizi

Kırsal Haber - Iklim Krizi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Iklim Krizi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

2026 Dünya Kupası’nda İklim Krizi Alarmı: Futbolcular Sıcağa Karşı Yarışacak! Haber

2026 Dünya Kupası’nda İklim Krizi Alarmı: Futbolcular Sıcağa Karşı Yarışacak!

Bağımsız iklim araştırma kuruluşu Climate Central’ın çarpıcı analizi, iklim değişikliğinin 2026 Dünya Kupası'ndaki maçların kalitesini doğrudan düşüreceğini ortaya koydu. Kritik eşik olan 28°C aşıldığında oyun yavaşlayacak, sprintler azalacak. Dünyanın gözü kulağı Kuzey Amerika'da düzenlenecek olan 2026 Dünya Kupası'na çevrilmişken, bilim dünyasından futbolseverleri ve sporcu sağlığını yakından ilgilendiren korkutucu bir rapor geldi. Climate Central tarafından yapılan analize göre, insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle bu turnuvadaki hemen her maçta oyunun yavaşlaması ve futbolcu performansının ciddi şekilde düşmesi riski bulunuyor. Araştırmacılar, futbolcuların fiziksel performansında kırılma noktası kabul edilen 28°C sıcaklık eşiğini baz alarak turnuva takvimini inceledi. Ortaya çıkan tablo, küresel ısınmanın yeşil sahaları nasıl birer "erime potasına" dönüştüreceğini kanıtlar nitelikte. 104 Maçın 97’sinde "Performans Düşüşü" Riski Var Turnuva boyunca oynanacak tüm maçların yer ve tarih verilerine dayanan çalışmada öne çıkan çarpıcı bulgular şunlar: 97 Maç Risk Altında: Planlanan 104 maçın 97'sinde, performansı olumsuz etkileyen aşırı sıcaklıkların yaşanma olasılığı, iklim değişikliğinin olmadığı alternatif bir senaryoya kıyasla çok daha yüksek. Yarı Yarıya Kritik Seviye: Maçların neredeyse yarısında (49 maç) performansı baltalayacak sıcaklıkların görülme ihtimali en az %50. İklim Krizi Etkisi: Bu maçların 26’sında, yüksek sıcaklık olasılığını doğrudan iklim krizi en az 10 puan artırıyor. En Tehlikeli Maç: Uruguay - İspanya (26 Haziran) Analize göre iklim krizinin yıkıcı etkisinin en net hissedileceği karşılaşma, 26 Haziran’da Guadalajara’da oynanacak olan Uruguay - İspanya maçı olacak. Bu maçta futbolcuları tüketecek sıcaklıkların yaşanma olasılığı %70 olarak hesaplandı. Bu korkutucu ihtimal, iklim değişikliği olmasaydı 37 puan daha düşük olacaktı. "Oyunun Kalitesi ve Oyuncu Sağlığı Tehdit Altında" 28°C’nin üzerindeki sıcaklıklar sadece birer meteorolojik veri değil; futbolun doğasını değiştiren biyolojik birer engel. Uzmanlar ve futbolcular, bu durumun turnuvaya etkilerini şu sözlerle özetliyor: Morten Thorsby (Norveç Milli Takımı Oyuncusu): "Bu analiz, artan sıcaklıkların sadece oyuncu ve taraftarlar için ciddi sağlık riski oluşturmakla kalmadığını, aynı zamanda oyunun kalitesini de etkilediğini gösteriyor. Sıcaklık; sprint, toparlanma ve genel yoğunluğu vurduğunda, oynanacak futbol da biter. FIFA’ya gönderdiğimiz açık mektubu bu yüzden imzaladım; sevdiğimiz oyunu korumalıyız." Prof. Mike Tipton (Portsmouth Üniversitesi): "28°C’nin üzerinde yoğunluğun azaldığını, daha az sprint yapıldığını ve potansiyel olarak daha az gol pozisyonu yaratıldığını görüyoruz. Uzun süreli maruziyet ve dehidrasyon (sıvı kaybı), oyuncularda sıcak çarpmasına ve termal şoka yol açabilir." Amerikan Meteoroloji Derneği Onursal Üyesi John Toohey-Morales ise elit bir orta saha oyuncusunun maç başına 10 kilometreden fazla koştuğunu, bunun ani yön değiştirmeler içeren yüksek yoğunluklu bir efor olduğunu hatırlatarak, iklim değişikliğinin bu elit sporcuları nasıl "yavaşlatacağını" gözler önüne serdiklerini belirtti. "Kimin İyi Oynadığı Değil, Kimin Sıcağa Dayandığı Önemli Olacak" Climate Central meteoroloğu Shel Winkely, fosil yakıt kullanımına son verilmediği sürece eski Dünya Kupası atmosferlerinin bir daha yaşanamayacağı uyarısında bulundu: "Sıcak dalgaları ve değişen mevsimler, sevdiğimiz oyunların kurallarını yeniden yazıyor. Sporcular daha temkinli oynamaya ve sporu heyecanlı kılan risklerden kaçınmaya zorlanıyor. Gelecekte rekabetin kaderini kimin en iyi futbol oynadığı değil, kimin sıcağa daha fazla dayanabildiği belirleyecek." Turnuva stadyumlarının neredeyse tamamında 1970'lere kıyasla çok daha fazla aşırı sıcak gün ölçüldüğünü belirten uzmanlar, Dünya Hava Olayları İlişkilendirme Girişimi'nin (WWA) yüksek nem uyarısını da destekliyor. 2026 Dünya Kupası, fosil yakıt tüketimi durdurulmazsa küresel spor geleneklerinin iklim krizine nasıl kurban gideceğinin en büyük tarihi vesikası olmaya aday.

Dünya’nın turşusu İzmir’de kuruldu Haber

Dünya’nın turşusu İzmir’de kuruldu

Türkiye’nin geleneksel lezzetleri arasında yer alan turşu ürünleri, 2025 yılında dünya pazarlarında liderliğini pekiştirdi. Türkiye 2025 yılında 458 milyon dolarlık turşu ihraç ederken, İzmir, 207 milyon dolarlık turşu ihracatıyla dünyanın turşusunu kurma başarısı gösterdi. Türkiye, 2025 yılında iklim krizinde hammadde sorunu yaşamasına rağmen turşu ihracatında yüzde 2,5’luk artışa imza atarak 447 milyon dolardan 458 milyon dolara ilerledi ve 500 milyon dolar hedefine ulaşmak için büyük bir adım attı. Türkiye’nin turşu ihracatında 500 milyon dolar hedefine bir adım kaldı. Türkiye’nin yıllık 58-60 milyon ton meyve sebze ürettiği bilgisini veren Türkiye Meyve Sebze Mamulleri İhracatçı Birlikleri Sektör Kurulu Başkanı Hayrettin Uçak, sezonunda tüketilemeyen meyve sebzelerin yıl boyunca tüketilmesi amacıyla kurulan turşuların, Türk sofraları yanında dünyanın dört bir tarafındaki sofralara lezzet ve şifa olduğunu vurguladı. Turşu ihracatında 2026 yılı hedefi 500 milyon doları geçmek Turşu ihracatının 2024 yılında 447 milyon dolar seviyesinde gerçekleştiğini kaydeden Uçak, “2025 yılında iklim krizi nedeniyle meyve sebze üretiminde düşüşler yaşandı. Bunun etkisiyle turşu ihracatımız miktar bazında 332,1 milyon kilogramdan 311 milyon kilograma geriledi. Miktardaki düşüşe rağmen ihracat gelirimiz yüzde 2,5’luk artışla 458 milyon dolara ulaştı. Bu tablo katma değerli ihracat ve birim fiyat performansındaki yükseliği ortaya koydu. 2026 yılında meyve sebze üretiminde daha verimli bir sezon geçiriyoruz. Turşu ürünlerinin sağlıklı beslenme trendinden dolayı dünya genelinde daha fazla talep görmesiyle birlikte ürün çeşitliliği, markalaşma ve katma değerli üretim yatırımlarıyla 2026 yılında turşu ihracatında 500 milyon dolar hedefini aşacağımıza inanıyoruz” şeklinde konuştu. İzmir, Türkiye’nin turşu ihracatının yüzde 45’ini yaptı Türkiye’nin turşu ihracatında İzmir’in 207 milyon dolarlık tutarla açık ara birinci olduğunun altını çizen Başkan Uçak şöyle devam etti: “İzmir, turşu sektörünün lokomotifi olmayı sürdürüyor. İzmir, turşu ihracatından yüzde 45 pay alıyor. İzmir’i 65 milyon dolarla Bursa, 52 milyon dolarla Manisa takip etti. İstanbul, Aydın, Gaziantep ve Hatay da ihracata güçlü katkı veren iller arasında yer aldı. Türk turşusunu en çok Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler sevdi Türkiye, 2025 yılında 128 ülkeye turşu ihraç ederken, Türk turşusunu en çok Almanlar sevdi. Almanya, 84,5 milyon dolarlık Türk turşusu talep ederken, ikinci sırada 42,3 milyon dolarla Amerika Birleşik Devletleri yer aldı. İngiltere 32,5 milyon dolarlık turşu ithalatıyla zirvenin üçüncü basamağının sahibi olurken, Romanya’ya 19 milyon dolarlık, Hollanda’ya 16,5 milyon dolarlık turşu ihraç edildi.

İklim Krizi Sadece Ürünü Değil, Bir Milyon Mevsimlik Tarım İşçisini de Vuruyor Haber

İklim Krizi Sadece Ürünü Değil, Bir Milyon Mevsimlik Tarım İşçisini de Vuruyor

Lund Üniversitesi Sürdürülebilirlik Çalışmaları Merkezi’nden (LUCSUS) Dr. Sinem Kavak’ın World Development dergisinde yayımlanan son çalışması, iklim değişikliğinin toplumsal fay hatlarını nasıl derinleştirdiğini ortaya koyuyor. Türkiye’de sayıları bir milyonu aşan gezici mevsimlik tarım işçileri, iklim krizinin "görünmez kurbanları" haline gelmiş durumda. Dr. Sinem Kavak’ın konuyla ilgili yaptığı değerlendirmelerde şu ifadelere yer verdi; ''Türkiye’de iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en yoğun hisseden gruplardanbiri gezici mevsimlik tarım işçileri. Büyük ölçüde yoksul ve güvencesiz etnik azınlıklardan ya da göçmenlerden oluşan ve sayılarının bir milyonu aştığı tahmin edilen bu işçiler, aşırı hava olaylarına doğrudan açık koşullarda yaşıyor ve çalışıyorlar. Sıcak hava dalgaları ve seller gibi aşırı hava olayları, iklim değişikliğinin en gözlemlenebilir olumsuz etkileri arasında yer alıyor. Ancak mevsimlik tarım işçileri, daha az görünür olan sosyoekonomik ve sistemsel etkiler karşısında da oldukça kırılgan. 2025’te Türkiye’nin birçok ilinde etkili olan, Malatya’da kayısı, Karadeniz’de fındık, Ege’de üzüm, kiraz ve şeftali gibi farklı mahsullere büyük zarar veren zirai don felaketi gibi olaylar, mevsimlik tarım işçilerinin iş bulamamasına ya da her zamankinden olumsuz koşullarda çalışmak zorunda kalmalarına neden oluyor. İklim krizi, toplumdaki eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor ve kırılgan grupların yaşam şartlarının daha da ağırlaşmasına neden oluyor. Saha deneyimleri, bu kırılganlığın yalnızca aşırı olaylara özgü olmadığını, çoğu zaman görünmez kalan gündelik bir şiddet hâlini aldığına işaret ediyor. Bu nedenle tarım ürünlerini kurtarmaya odaklanan iklim değişikliğine uyum politikaları, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmek için yeterli değil. Sağlıklı bir çevrede barınmak, belirli haklar çerçevesinde ve makul bir ücret karşılığında çalışmak gibi temel haklara erişim sağlanamazsa, işçilerin kırılganlığını azaltmak ve iklim değişikliği karşısında daha dirençli kılmak mümkün değil. Aşırı hava olayları karşısında korunmasızlar Mevsimlik tarım işçilerinin tamamına yakını açık alanlara kurdukları çadırlarda yaşıyor. Bu nedenle aşırı yağış veya dolu gibi aşırı hava olaylarından çok etkileniyorlar. Aşırı sıcaklar karşısında ise korunmasızlar. Çoğu kez bulundukları yerlerde, bir ağacın altına sığınma imkanları dahi olmuyor. Aşırı yağışlarda, çadırları sele kapılıyor veya su altında kalabiliyor; insanlar hayatını kaybediyor. Yakın zamanda yaptığımız bir saha ziyaretinde ise ilk defa fındıkta çalışan işçi çadır alanlarında içme suyu olmadığını gördük. Bütün günü güneş altında geçiren bu insanlar - ki aralarında çocuklar ve hamile bir kadın da vardı - suyun ancak akşam saatlerinde geleceğini söylediler. Bu örnek de gösteriyor ki ‘‘aşırı’’ olarak tanımlanamayacak bir hava olayı bile, kırılganlığı yüksek olan bu grup tarafından ekstrem bir olay olarak deneyimlenebilir. Hasadın zarar görmesi işçiyi de vuruyor Aşırı hava olayları, iklim değişikliğinin en kolay gözlenen, doğrudan etkileri. Ancak bunların yanı sıra olumsuz sosyoekonomik etkiler de söz konusu. Bir mevsimlik işçinin kazancı, çalıştığı gün sayısına ya da yaptığı iş miktarına bağlı. Ne var ki ürünleri etkileyen aşırı sıcak, aşırı yağış veya don gibi bir hava olayı, iş imkanlarını doğrudan kesiyor. Dolayısıyla işçiler, her sene gittikleri bir bölgeye gidemiyorlar ve belki de bir aylık kazançlarından mahrum kalıyorlar. Türkiye’de üretimin iklimden çok etkilenmesi yalnızca üreticiyi değil, işçiyi de çok zor durumda bırakıyor; kazançlarını azaltıyor ve yoksullaştırıyor. Bu durum, sistemsel sonuçlar da doğuruyor. Ürün kaybı sistemsel şok yaratıyor Gezici mevsimlik işçi dağılımında bir denge var; hangi bölgede çalışacakları büyük ölçüde belli ve oraya gidince iş bulmayı bekliyorlar. Ancak tarımsal ürün kaybı söz konusu olduğunda ve çalışacak iş bulamadıklarında, beklemek yerine başka bir bölgeye devam edebiliyorlar. Böyle bir durum sonucunda örneğin Afyon’a kiraz toplamaya gelen işçi sayısı iki katına çıktığında bu işçi sayısı ve iş miktarı dengesini bozup sistemsel bir şok yaratıyor. Ya ücretler düşüyor, ya da çalışılan gün sayısı - yani gelir - azalıyor. Ayrıca daha güçlü kuvvetli işçiler tercih edilebiliyor. Bazı aileler, planladıklarından daha az para kazanıyorlar. Bunun sonucunda immobilite dediğimiz şey ortaya çıkıyor; iş için göç etmeye devam edemez hâle geliyorlar. Mevsimlik tarım işçiliği, mobil bir iş biçimi, ancak maalesef iklim değişikliğinin etkileriyle sürdürülemez hâle gelebiliyor. Her sene tekrarlayan göç döngüsü Mevsimlik tarım işçileri, nerede işçi ihtiyacı varsa oraya giderler. İlk işçi ihtiyaçları genellikle ekimin başladığı bahar aylarında, güneyde, Çukurova tarafında olur. O bölgedeki daha büyük arazilerde çalışmak için yoğun bir işçi göçü yaşanır. Ardından bu insanların bir kısmı bölgede kalırken, bir kısmı ise genelde İç Anadolu’da Nevşehir, Niğde, Yozgat, Konya gibi illere doğru göçe devam eder. Hareket kabiliyeti olanlar Haziran’da Afyon’a kiraz toplamaya veya Malatya’ya kayısıya gider. Ağustos ayında ise fındık toplamaya kuzeye çıkarlar. Fındıktan sonra Güneydoğu’da pamuk ya da fıstık toplama ve güneyde narenciye zamanı gelir, yeniden güneye dönerler. Zaman zaman bu döngüye yeni ürünler dahil olabilir: Örneğin güle veya üzüme de gidenler olur. Şu anda mesela Denizli civarında yeniden tütün ekimi başladığı için tütün zamanında tütün kırmaya gidiyorlar. Ancak bunu devam ettiremeyen, bazı bölgelerde immobilize olanlar da var. Bunlar genellikle arabaya, yola dahi para veremeyen, en yoksul gruplar. Genellikle az sayıda çocuğu olan, ailedeki emek gücü zayıf aileler oluyor. Türkiye’de çocuk işçilerin yüzde 30’u tarım sektoründe çalışıyor Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimleri Sözleşmesi’ni imzalamış bir ülke ve bu çerçevede mevsimlik tarım işçiliğini, çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri olarak tanımlıyor. Bu sınıflandırma nedeniyle 15 değil 18 yaş altı her işçi, çocuk işçi kabul ediliyor. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek için başlatılan çok sayıda program var. Bunların faydası olsa da sorun yine de devam ediyor. Örneğin son saha çalışmalarımdan birinde, üç senedir çalıştığını anlatan 13 yaşında bir çocuk işçi ile görüştüm. Örneğin Konya ovasında immobilize olan epey Suriyeli aile var. Suriyelilerin ayrıca kayıtlı oldukları şehirde çalışmaları gerekiyor. Geçici koruma statüsünün getirdiği kuralları ihlal etme, yakalanma korkusu da onları belirli bir yerde tutabiliyor. Mevsimlik işçilikte arz da talep de arttı Mevsimlik tarım işçileri, Türkiye’de tarihi uzun olan bir olgu. Örneğin Osmanlı döneminde pamuk toplamaya Çukurova’ya veya incir toplamaya İzmir’e giden işçiler var. Ama son 20-30 yılda Türkiye’deki tarımsal yapının ve ürün örgülerinin değişmesiyle birlikte mevsimlik tarım işçilerine yönelik ihtiyaç arttı. Aynı zamanda belli bölgelerdeki yoksullaşma, güvencesizlik ve zorunlu göç de insanların mevsimlik tarım işçiliğine yönelmesine neden oldu. Eşitlikçi sosyal politikalar geliştirilmeli Kırsal nüfusun azalması, mevsimlik işçi ihtiyacını artırdı Mevsimlik tarım işçiliğinin artmasında neoliberal politikaların ve emek rejiminde kayıtdışılığın yaygınlaşmasının çok büyük etkisi oldu. Piyasa için, devlet koruması olmadan üretmeye başladık. Daha önce, örneğin tütün üretirken de piyasa için üretiliyordu ancak devlet, köylüye fiyat ve alım desteği sağlıyordu. Çiftçiye yönelik desteklerin yavaş yavaş kaldırılması, küçük üreticiliği zora soktu ve köyden kopuşu hızlandırdı. Kırsalda iş gücünü azaltan diğer etkenler de var. Okumak, şehre göçmek, çiftçi yerine memur olmak veya orta sınıflaşma gibi. Kırsaldaki iş gücünü azalırken emek yoğun üretim artıyor. Üretici de işçi de zor durumda Son olarak da ürün deseninin plansız değişmesi ve piyasa talebine hızlı yanıt verme ihtiyacı da işçi talebinin artmasına yol açıyor. Örneğin kiraz fiyatları yüksek diye birçok üretici kiraz diktiğinde, kiraz fiyatları düşüyor. Aynı zamanda bu meyvenin hasadı zor. Yağmurdan önce toplanmazsa kalitesi azalıyor; tam gerektiğinde toplayacak işçiye ihtiyaç var. Tüm bunlar, üreticileri hem iklimin hem de piyasanın etkilerine daha açık hale getiriyor. Ürününü toplatamayan veya satamayan üretici de borçlanıyor ve yoksullaşıyor. Devletin ve piyasanın yarattığı bu güvencesiz ortam hem üreticiyi hem de işçileri eziyor. Devletin ve piyasanın yarattığı bu güvencesiz ortam hem üreticiyi hem de işçileri eziyor. Mevsimlik tarım işçilerinin hakları konusunda çok temel eksiklikler var. Sağlıklı bir çevrede kalabilmek, iş sözleşmesinin bulunması, belirli bir seviyede gelir elde edebilmek gibi. İklim değişikliğine uyum politikalarından söz ettiğimizde öncelikle ürünleri kurtarmaya odaklanılır. Tabii ki bunun da olumlu bir etkisi var, ancak hem üreticiyi koruyacak hem de işçilerin haklarını aramalarına el verecek kolektif örgütlenmelere ihtiyaç var. Bunun yanı sıra eşitlikçi sosyal politikalar da gerekiyor. Eşit yurttaşlık politikalarıyla temel bir gelire erişmelerini, temel haklardan faydalanmalarını sağlayamazsak, ne iklim değişikliği kaynaklı kırılganlıklarını ne de genel kırılganlıklarını azaltamayız. Kaynak Makale: Kavak, S., Islar, M., & Olsson, L. (2026). " Agri-labour mobility in a changing climate: A systems approach to vulnerability and precarity among migrant farmworkers ". World Development, 202, 107329. https://doi.org/10.1016/j.worlddev.2026.107329 Yazar hakkında Dr. Sinem Kavak, İsveç’te Lund Üniversitesi Sürdürülebilirlik Çalışmaları Merkezi’nde (LUCSUS) akademisyen olarak çalışmaktadır. Doktora derecesini Fransa Université Paris-Saclay’de siyaset bilimi alanında tamamlamıştır. Eleştirel ekonomi- politik ve eleştirel tarım çalışmaları üzerine uzmanlaşan Sinem Kavak, çalışmalarında özellikle çevre ve iklim değişikliği, kırsal kalkınma, küresel gıda politikaları, emek ve göç konularına odaklanmakta; küresel değer zincirleri ve sürdürülebilirlik ajandalarının küçük çiftçiler, tarım işçileri ve yerinden edilmiş topluluklar üzerindeki eşitsiz etkilerini mercek altına almaktadır. Uzmanlık Alanları: Emek; Tarım; İklim değişikliği; Kırsal dönüşüm; Sürdürülebilirlik

Türkiye’nin Kiraz Seferi Başladı Haber

Türkiye’nin Kiraz Seferi Başladı

Türkiye, dünya lideri olduğu kiraz üretiminde 2026 sezonuna "rekor" parolasıyla girdi. Geçtiğimiz yıl yaşanan iklim krizi ve zirai don olayları nedeniyle kiraza hasret kalan hem üretici hem de tüketici için bu yıl "bolluk yılı" olacak. Kuzey Yarım Küre’nin ilk hasadının yapıldığı Manisa’da ilk kirazlar açık artırmada 6 bin TL’den alıcı bulurken, ihracatçılar gözünü 200 milyon dolarlık döviz gelirine dikti. Manisa'dan Iğdır'a 1850 Kilometrelik Hasat Yolculuğu Kirazda Türkiye’nin en batısından en doğusuna uzanan devasa bir üretim hattı bulunuyor. Nisan ortasında Manisa’nın Şehzadeler ve İzmir’in Kemalpaşa ilçelerinde başlayan hasat; Denizli, Afyonkarahisar, Isparta, Konya, Niğde ve Gaziantep rotasını izliyor. Bu eşsiz yolculuk, Temmuz ayında Doğu Anadolu’nun Çukurova’sı olarak bilinen Iğdır’da 1850 kilometrelik bir parkurun sonunda noktalanıyor. Başkan Hayrettin Uçak: "Geçen Yılın Hasreti Bu Sene Bitecek" Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Hayrettin Uçak, 2025 yılında iklimsel değişiklikler nedeniyle ihracatta büyük bir kayıp yaşandığını hatırlattı. Başkan Uçak, 2026 yılı hedefleriyle ilgili şu verileri paylaştı:2023 yılında 83 bin ton ihracatla 214 milyon dolar gelir elde edilmişti. 2025'te üretim kaybı nedeniyle ihracat 6 bin tona, döviz getirisi ise 48 milyon dolara kadar geriledi. Çiçeklenme döneminin verimli geçmesiyle bu yıl 60 bin tonu aşan bir ihracat ve 200 milyon dolar döviz geliri hedefleniyor. Uçak: "Bu sene kiraz sezonunda sadece üreticimiz değil; lojistikçimiz, ambalajcımız ve tüm sektör paydaşlarımız kazanacak. Çiçeklenme dönemindeki olumlu hava şartları rekolteye yansıyacak." Kiraz Üretiminin Kalbi Ege Bölgesi'nde Atıyor Türkiye'nin toplam kiraz üretiminin yüzde 30'unu tek başına gerçekleştiren Ege Bölgesi, yıllık 250 bin ton üretim kapasitesine sahip. Ege içindeki üretim dağılımı ise şöyle: İzmir: %40 pay ile lider (Özellikle Kemalpaşa ilçesi). Manisa: %20 pay (Şehzadeler ilçesi). Afyonkarahisar: %18 pay (Sultandağı ilçesi). Başkan Uçak, Ege Bölgesi özelinde ise 2024 yılındaki 55 milyon dolarlık ihracat rakamının bu yıl üzerine çıkmayı hedeflediklerini belirtti. Türk Kirazının En Büyük Alıcısı: Almanya ve Rusya Zengin C vitamini, potasyum ve antioksidan deposu olan Türk kirazı, dünya pazarlarında yoğun talep görüyor. İhracat verilerine göre zirvedeki ülkeler: Almanya: 95 milyon dolarlık taleple ilk sırada. Rusya Federasyonu: 44 milyon dolarla ikinci sırada. Avusturya ve İtalya: Listeyi takip eden önemli pazarlar arasında. Kiraz Hakkında Merak Edilenler: Neden Türkiye? İklim çeşitliliği sayesinde Nisan'dan Temmuz'a kadar kesintisiz taze kiraz sunabilen tek ülke konumundayız. Sağlık Deposu: Antioksidan özelliğiyle bağışıklığı güçlendiriyor, yaz aylarının en sağlıklı meyvesi olarak sofralarda yerini alıyor.

CHP'li Rızvanoğlu:"Milli Parklar Rant Alanı Değildir" Haber

CHP'li Rızvanoğlu:"Milli Parklar Rant Alanı Değildir"

CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, TBMM Genel Kurulunda Milli Parklar Kanun Teklifi görüşmelerinde tümü üzerine yaptığı konuşmada, teklifin doğa koruma yaklaşımını zayıflattığını, korunan alanları ticari işletme mantığına açtığını ve anayasal koruma ilkeleriyle çeliştiğini belirtti. Rızvanoğlu, “Milli parklar ve benzeri korunan alanlar bu ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askeri hatlarla koruyorsak, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğine karşı da doğal savunma hattımız da milli parklar ve benzeri alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor.” “Bu teklif, doğayı koruma politikasından işletme anlayışına geçiştir” Konuşmasında teklifin yalnızca teknik bir düzenleme olmadığını, doğa yönetimi anlayışında köklü bir değişimi temsil ettiğini vurgulayan Rızvanoğlu şu değerlendirmeyi yaptı: “Görüşmekte olduğumuz Milli Parklar kanun teklifi, yaşam alanlarımızın nasıl korunacağını ve gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızı belirleyecek bir dönüm noktasıdır. İktidarın getirdiği bu teklif, doğayı koruma politikasından uzaklaştırıyor ve doğayı işletme anlayışına geçiriyor. Türkiye’de doğal alanlar üzerindeki baskının son yıllarda belirgin biçimde arttığını ifade eden Rızvanoğlu, “Biz bunu, Akbelen’de şirket lehine yapılan kamulaştırmalarda gördük. Kazdağları’nda yabancı bir şirket, on binlerce ağacı keserken gördük. Marmaris kıyılarına dikilen devasa otelde gördük. Kanal İstanbul uğruna tarım alanlarının ranta açılmasında gördük. MAPEG tarafından son yayınlanan, köy, orman, mera demeden satışa çıkarılan ruhsat satışında gördük.” dedi. “Korunan alanların koruma kalkanı zayıflatılıyor” Teklifle milli parkların Turizm Teşvik Kanunu kapsamına alındığını, uzun devreli gelişme planlarının devre dışı bırakıldığını, yapılaşma ve işletme faaliyetlerinin özel şirketlere açıldığını, uzun süreli işletme haklarıyla kamusal korumanın zayıflatıldığını ve adı milli park olan ancak karakteri değişmiş alanlar yaratılacağını belirten Rızvanoğlu, teklifin ortaya çıkaracağı tabloyu şu sözlerle değerlendirdi: “Yani korunan değil, parçalanmış; işletilen; gelecek kuşaklara bırakılan değil, bugünün rantına açılmış alanlar… Oysa milli park ve benzeri korunan alan dediğiniz yerde bunlar olmaz. Çünkü buralar bilimsel değeri yüksek, nadir bulunan ve korunması gereken alanlardır. Buralar; kurdun, kuşun, ağacın, suyun kendi dengesi içinde yaşayabildiği yaşam alanlarıdır. Buralar, kısa vadeli kazançların değil, uzun vadeli kamu yararının gözetildiği, gelecek kuşaklara bırakmamız gereken ortak mirasımızdır. Ve bu miras hiçbir iktidarın tasarruf alanı olamaz Çünkü buralar milletimizindir! Ve bu alanlar enerji nakil hatlarının güzergâhı olsun diye değil, ekosistemin sürekliliği sağlansın diye varlar. Turizm yatırımları artsın diye değil, doğal denge bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılabilsin diye varlar. En önemlisi, ülkenin toprağı, suyu, havası ve yaşam güvencesi tükensin diye değil, ayakta kalsın diye varlar. İşte bu yüzden Milli Parklar Kanununun mantığı ve özü aslında çok açık: Önce koruma, sonra kullanım. Bugünkü teklif ise bu sıralamayı tersine çeviriyor; önce kullanmayı, sonra mümkünse, eğer geriye bir şey kalırsa korumayı öneriyor. Yani iktidar doğayı koruyan hukuk düzenini tersine çevirmek istiyor. Üstelik bu teklifte sorun yalnızca doğa koruma sorunu da değil; çok açık Anayasa ihlalleri var. “Teklif açık Anayasayla” Rızvanoğlu konuşmasında, teklifin yalnızca çevre politikası açısından değil, Anayasa’nın doğayı ve doğal varlıkları korumaya ilişkin temel hükümleri bakımından da ciddi sakıncalar içerdiğini vurguladı. Anayasa’nın 169’uncu maddesinin ormanların korunması ve yönetiminin devlete ait olduğunu açıkça düzenlediğini hatırlatan Rızvanoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Ormana zarar verebilecek hiçbir faaliyete izin verilemeyeceğini hüküm altına alan Anayasa’ya rağmen, bu teklif korunan alanların anayasal koruma zeminini fiilen zayıflatmaktadır.” Anayasa’nın 168’inci maddesine göre doğal kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu belirten Rızvanoğlu, korunan alanların uzun süreli tahsisler yoluyla özel işletmelere açılmasının bu hükümle bağdaşmadığını ifade etti: “Doğal kaynakların devlet tarafından korunması gerekirken, bu düzenleme korunan alanları uzun süreli tahsislerle fiilen özel işletme alanlarına dönüştürecek bir kapı aralamaktadır.” Anayasa’nın 63’üncü maddesinin ise devletin tarih, kültür ve tabiat varlıklarını koruma yükümlülüğünü açık biçimde ortaya koyduğunu hatırlatan Rızvanoğlu, milli parkların bu anayasal sorumluluğun sahadaki en önemli karşılığı olduğunu belirtti: “Koruma statülerini güçlendirmek yerine işletme izinlerini genişleten bir yaklaşım, devletin anayasal koruma yükümlülüğüyle açık biçimde çelişmektedir.” “Bu teklif doğayı koruma politikasından işletme anlayışına geçiştir” Teklifin detaylarının incelendiğinde kurumlar arası izin ve görüş süreçlerinin büyük ölçüde devre dışı bırakıldığını belirten Rızvanoğlu, yetkilerin Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde toplanmasının denetim ve şeffaflık açısından ciddi riskler yarattığını ifade etti. Teklifin 5’inci maddesiyle milli parklar içerisinde yol, enerji hattı ve boru hattı gibi altyapı yatırımlarına izin verilebilmesinin öngörüldüğünü belirten Rızvanoğlu, bu düzenlemenin hassas ekosistemleri yatırım baskısına açık hale getireceğini vurguladı. Teklifin 6’ncı maddesiyle korunan alanlardaki tesis ve hizmetlerin özel şirketler tarafından işletilebilmesinin kapsamının genişletildiğini belirten Rızvanoğlu, bunun koruma önceliği yerine ticari işletme mantığını öne çıkaran bir yaklaşım olduğunu ifade etti. Teklifin 7’nci maddesine de dikkat çeken Rızvanoğlu, korunan alanlardaki kaçak yapılar için yalnızca yıkım seçeneği yerine “Genel Müdürlükçe değerlendirme” seçeneğinin getirilmesinin, kaçak yapılaşmayı önlemek yerine fiilen meşrulaştırma riski taşıdığını belirtti. Korunan alanlarda kaçak yapıların kaldırılması ve alanın eski haline getirilmesinin koruma hukukunun temel gereği olduğunu ifade etti. “Milli parklar ve benzeri korunan alanlar ülkenin doğal savunma hattıdır” Milli parkların yalnızca rekreasyon alanları değil, iklim krizi, kuraklık ve gıda güvenliği risklerine karşı ülkenin ekolojik güvenlik altyapısı olduğunu vurgulayan Rızvanoğlu şu ifadeleri kullandı: “Bu iktidarın doğayı korumak gibi bir niyeti yok! Bakın bu teklifin özü iktidar için nedir biliyor musunuz? Para, para, para! Peki doğa için? zarar. Halk için, zarar. Çiftçi için, zarar. Neden mi? Çünkü Milli parklar ve korunan alanlar birer ‘mesire alanı’ değildir. Buralar bu ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askeri hatlarla koruyorsak, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğine karşı da doğal savunma hattımız da milli parklar ve benzeri alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor. Oysa devlet dediğiniz yapı, krizlere karşı toplumu korumak için vardır. İktidar ise kriz çağında koruma statülerini esnetiyor. Bizim tercihimiz açıktır: Doğayı ekonomik faaliyetin arkasına dizen değil, ekonomiyi doğanın sınırları içinde planlayan bir devlet anlayışı. Evet, Doğayı iyi yönetemezsek, yarın karşılaşacağımız zararların altından kalkmamız mümkün olamaz. Bugün ülkenin dört bir yanındaki sellerin nelere yol açtığını hep birlikte görüyoruz. Keza yazın orman yangınları da aynı şekilde. Gelecekte karşılaşacağımız daha büyük doğal felaketlere karşı çok iyi hazırlanmamız gerekiyor. Bunun için de doğayı iyi yönetmemiz şart. Doğayı şirket çıkarlarına feda edecek lüksümüz yok! O yüzden bu ülke şirket mantığıyla yönetilemez. Bu topraklar kısa vadeli kâr hesaplarına teslim edilemez. Devlet dediğiniz yapı; geleceği bugüne karşı korumak için vardır. Geleceğin avansını şimdiden tüketmek için değil. Bu yüzden biz, geleceğe karşı empatisiz bir rant düzenine değil, bilimle yönetilen, adaletle korunan bir Türkiye’ye talibiz.” dedi. “Koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız” Cumhuriyet Halk Partisi’nin doğa koruma politikalarına ilişkin yaklaşımını da paylaşan Rızvanoğlu, “Milletimizin desteğiyle sorumluluk üstlendiğimizde, doğa koruma politikalarını İktidardan farklı bir anlayışla ele alacağız. Doğa korumayı nasıl yöneteceğimiz, hangi ilkeleri esas alacağımız ise şimdiden açık ve net. Yeni parti programımızda yazdık. Doğa koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız. Doğal alanlarda ekosistem izlemelerini düzenli olarak yapacağız ve verileri şeffaf biçimde kamuoyuyla, paylaşılacağız. En önemlisi iktidarın yaptığının aksine; Milli parkların, tabiat parklarının ve sulak alanların sayısı artıracağız, koruma statüleri güçlendireceğiz! Biz bu ülkenin ormanını, suyunu, toprağını günübirlik çıkar hesaplarına teslim etmeyeceğiz.”

Yağmur Suyu Hasadı İle Yağmur Suyu Boşa Gitmiyor Haber

Yağmur Suyu Hasadı İle Yağmur Suyu Boşa Gitmiyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi, iklim krizi ve kuraklık tehdidine karşı belediye hizmet binalarında yağmur suyu hasadı uygulamalarını yaygınlaştırarak su kaynaklarını korumayı ve şebeke suyuna olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, iklim değişikliği ve kuraklığın artırdığı su stresine karşı, belediyeye ait hizmet binalarında yağmur suyu hasadı uygulamalarını yaygınlaştırıyor. Çatı alanları uygun binalara kurulan 10, 5, 3 ve 1 tonluk depolama sistemleriyle toplanan yağmur suları; peyzaj sulaması, kent temizliği ve itfaiye araçlarında kullanılarak şebeke suyundan tasarruf edilmesi amaçlanıyor. Çalışmalar kapsamında Celal Atik Spor Salonu, Kültürpark Tenis Kortu, HİM Binası ve Eşrefpaşa Hastanesi’nde yağmur suyu hasadı sistemleri kuruldu. Kültürpark hollerindeki çalışmalar ise devam ediyor. İlber Ortaylı Kütüphanesi, Toros İtfaiye, Yenişehir İtfaiye, Zeytinlik Hizmet Binası ile Atlas Pavyonu’nda da uygulamanın hayata geçirilmesi planlanıyor. “Su kaybının önüne geçmeyi hedefliyoruz” İklim Değişikliği ve Temiz Enerji Şube Müdürü Yiğit Beydağ, yağmur suyu hasadının kuraklıkla mücadelede önemli bir araç olduğunu belirterek, çatı alanları uygun tüm belediye hizmet binalarında gerekli tesisat dönüşümlerinin yapıldığını söyledi. Beydağ, Fen İşleri Dairesi Başkanlığı ve ilgili birimlerle koordineli yürütülen çalışmada binaların çatı alanlarının tarandığını ve uygun noktalara depolama sistemlerinin kurulduğunu ifade etti. Yağmur mevsiminin sınırlı bir zaman dilimini kapsadığına dikkat çeken Beydağ, “Bu 3-4 aylık dönemi en verimli şekilde değerlendirmek istiyoruz. Yağan yağmuru mümkün olduğunca depolayıp, hızlı şekilde kullanım alanlarına yönlendiriyoruz. Hedefimiz yağmur suyu hasadını tüm hizmet binalarına yaymak, su kaynaklarını daha verimli kullanmak ve kuraklığa karşı kenti daha dirençli hale getirmek” dedi. Hasat edilen su peyzaj ve hizmet araçlarında kullanılacak Proje kapsamında Kültürpark’a 10 tonluk depolar yerleştirildiğini belirten Yiğit Beydağ, depolanan yağmur sularının peyzaj sulaması ile kent temizliği ve itfaiye araçlarının temizliğinde kullanılacağını söyledi. Çalışmayla şebeke ve yeraltı suyu kullanımının azaltılmasının hedeflendiğini aktaran Beydağ, Coğrafi Bilgi Sistemi (CBS) üzerinden bir haritalandırma altyapısının da hayata geçirildiğini belirtti. Bu sistem sayesinde ilgili birimler, yağmur suyu depolarının konumlarını, kapasitelerini ve kullanım alanlarını anlık olarak takip edebiliyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Rızvanoğlu'ndan Eber Gölü İçin Çağrı Haber

CHP Genel Başkan Yardımcısı Rızvanoğlu'ndan Eber Gölü İçin Çağrı

Cumhuriyet Halk Partisi Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü nedeniyle ulusal öneme sahip sulak alanlardan biri olan Eber Gölü’nde incelemelerde bulundu. İncelemelere CHP Afyonkarahisar İl Başkanı Hasan Karadeniz, Bolvadin İlçe Başkanı Ömer Çengel, Çay İlçe Başkanı Murat Cingöz, Sultandağı İlçe Başkanı Fatih Türkmen, Konya İl Başkan Yardımcısı Ezgi Bilge Arslan, Akşehir İlçe Başkanı Sevim Uzun, CHP’li belediye meclis üyeleri ve sivil toplum örgütleri eşlik etti. İnceleme sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu ve beraberindeki heyet, Sultandağı ilçesine bağlı Yakasenek Köyü Kocaoğuz Mevkii’nde Eber Gölü Yaşasın Hareketi Başkanı Ekrem Önder Çiftçi ile birlikte ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Eber Gölü Yıllardır Partimizin Gündemindedir” Eber Gölü’nün uzun yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nin gündeminde olduğunu belirten Rızvanoğlu, gölün daha önce de CHP’li Genel Başkan Yardımcıları ve Milletvekilleri tarafından yerinde incelendiğini, Meclis’e taşındığını ve yakından takip edildiğini vurguladı. “Eber Gölü bugün maalesef kuraklıkla ve yanlış su yönetimiyle mücadele ediyor. Oysa Eber Gölü ve Akarçay Havzası yalnızca bir doğa parçası değil; tüm canlılar ve insanlık için ortak değeri olan, doğal, ekonomik, tarihsel ve kültürel bir bütündür.” “Koruma Unvanı Var Ama Koruma Yok” Eber Gölü’nün yasal statüsüne dikkat çeken Rızvanoğlu, Anayasa’nın 63’üncü maddesini hatırlattı: “Eber Gölü bugün maalesef kuraklıkla ve yanlış su yönetimiyle mücadele ediyor. Oysa Eber Gölü ve Akarçay Havzası; yalnızca bir doğa parçası değil, tüm canlılar ve insanlık için ortak değeri olan, doğal, ekonomik, tarihsel ve kültürel bir bütün. Bakın Eber Gölü hepinizin bildiği üzere, 1. Derece Doğal Sit Alanı yani Kesin Korunacak Hassas Alan statüsünde. Anayasamız çok net. 63’üncü madde diyor ki: “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlar. Peki soralım: Bu göl koruma ünvanına sahip değil mi? E neden korumadınız?” dedi. “Bu Göl Sadece Su Değil, Yaşamdır” Rızvanoğlu, Eber Gölü’nün bölge halkı için taşıdığı önemi şu sözlerle ifade etti: “Burası, sazlıklarıyla geçimini sağlayan vatandaşlarımız için ekmek kapısı, burası, allı turnalar ve flamingolar başta olmak üzere 146 kuş türünün konaklama alanı, burası, doğanın, suyun ve insanın bir arada var olduğu eşsiz bir ekosistem.” “Gölü Besleyen Damarlar Kesildi” Eber’deki yanlış su yönetimine değinen Rızvanoğlu, bugünkü tabloyu şöyle anlattı: “Bugün Eber’e baktığımızda ne görüyorsunuz? Kontrolsüz sulama yüzünden suyu kesilmiş, artık akamayan dereleri görüyoruz.
Kuruyan sazlıkları görüyoruz. Suyun azalmasıyla karaya oturmuş kayıkları görüyoruz. Ve en acısı…Yok olan yaşamı görüyoruz. Gölü besleyen damarlar birer birer kesildi.
Dereler kontrolsüz su kullanımıyla kurutuldu. Sonuç ne oldu? Göl küçüldü. Su azaldı. Kuşlar burayı terk etmeye başladı. Sucul yaşam neredeyse bitti. Sazlıklar kurudu. Ve bu gölden geçimini sağlayan vatandaşlarımız yoksullaştı. Üstelik bugün gölün su kalitesi 4. sınıf düzeyinde. Yani yaşamı tehdit eden düzeyde. Burada sadece bir kuraklıktan bahsetmiyoruz, ekolojik ve biyolojik yok oluştan bahsediyoruz. “Sadece Kuraklık Değil, İhmal Krizi Var” İktidarın yaşanan süreci yalnızca iklim krizine bağladığını ifade eden Rızvanoğlu, asıl sorunun yanlış yönetim olduğunu vurguladı: “Ne kadar acı bir tabloyla karşı karşıyayız. Kaderci iktidar şimdilerde yeni bir terim öğrendi. Göl kuruyor, iklim krizi, çiftçinin emeğini don vuruyor iklim krizi Evet iklim krizinin etkisi var. Ama burada aynı zamanda bir ihmal krizi var. Gölün su bütçesi korunmadan yapılan aşırı su çekimleri, sanayi kaynaklı atıklar, Eber Gölü’nü ülkemizin en kirli göllerinden biri haline getirdi. Burada yaşayan endemik türler, örneğin Eber Sarısı, bugün tehdit altında. Türkiye’nin en büyük 12. gölü, her yıl biraz daha küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor.” ifadesini kullandı. “Eber’in Yaşaması İçin Acil Adımlar Atılmalıdır” Rızvanoğlu, Eber Gölü’nün yaşaması için gölü besleyen derelerin kontrollü olarak yeniden doğal akışına kavuşturulması gerektiğini vurgulayarak, “Oysa Eber Gölü’nün yaşaması sadece bir çevre meselesi değil. Bu aynı zamanda bir yaşam meselesi, bir geçim meselesi. Biz buradan açıkça söylüyoruz: Dereler kontrollü olarak göle akmadan, Eber yaşayamaz. Sanayi atıkları temizlenmeden, bu göl nefes alamaz. Bilimsel ve kontrollü su yönetimi olmadan, bu havza korunamaz. Çiftçi desteklenmeden, Su tasarrufu sağlanamaz. Saz yakmalarına göz yumuldukça,Bu göl ayağa kalkamaz. Eber Gölü’nün sorunları ve çözüm yolları bilimsel çalışmalarla, göl uzmanlarınca defalarca ortaya kondu. Peki iktidar neyi bekliyor? Gölün tamamen kurumasını mı?”dedi. “Eber Kâğıt Üzerinde Değil, Gerçekte Korunmalıdır” Bilimsel, şeffaf ve katılımcı programların derhal hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Rızvanoğlu, CHP’nin yeni parti programındaki su politikalarını da hatırlattı: “Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak yeni parti programımızda, su kaynaklarını nasıl yöneteceğimizi açıkça ortaya koyduk. Dedik ki; suyu plansızlığa, keyfiliğe, ihmale bırakmayacağız. Havza temelli ve korumacı bir yaklaşımı esas alıyoruz. Biz yeraltı ve yerüstü sularını birlikte koruyacağız. Bilimsel, planlı ve bütüncül bir su yönetimini temel politika haline getireceğiz. Ama bu sadece bir program maddesi değil. Bu, yıllardır yanlış politikalar yüzünden derinleşen su krizine verilmiş açık bir cevaptır.” “Eber Gölü Yaşasın” Rızvanoğlu sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı: “Bugün Türkiye’nin dört bir yanında göller kuruyor, tarım çöküyor. Bu tablonun en acı örneklerinden birinin tam ortasındayız: Eber Gölü’ndeyiz. Buradan çağrımız açık ve nettir: Eber Gölü için artık söz değil, icraat istiyoruz. Eber Gölü yaşasın istiyoruz.”

Su Kaynaklarını Korumak Ortak Sorumluluğumuz Haber

Su Kaynaklarını Korumak Ortak Sorumluluğumuz

Marmara Belediyeler Birliği ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, iklim krizi ve artan su stresi karşısında su kaynaklarının korunmasının hayati önem taşıdığını belirterek, Bursa’nın geleceği için sürdürülebilir su yönetiminin ortak akılla ele alınması gerektiğini söyledi. Bursa Belediyeler Birliği ev sahipliğinde, Bursa Büyükşehir Belediyesi BUSKİ Genel Müdürlüğü, Mimar ve Mühendisler Grubu ve DSİ Bölge Müdürlüğü’nün destekleriyle düzenlenen ‘Bursa Sürdürülebilir Su Yönetimi Çalıştayı’, Movenpick Hotel’de ilçe belediye başkanları, kamu kurumları, akademisyenler, meslek odaları ve sektör temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirildi. 2050’DEKİ DÜNYA SICAKLIĞINA 2025'TE ULAŞILDI Etkinliğin açılışında konuşan Marmara Belediyeler Birliği ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, su yönetimiyle ilgili çalışmaları yerel yönetim ve genel yönetimin birlikte sürdürmesi gerektiğini söyledi. Dünyanın ciddi bir iklim krizi yaşadığını, mevsimlerdeki ve yağış rejimlerindeki değişikliğin artık yakından hissedildiğini belirten Başkan Mustafa Bozbey, Dünya Meteoroloji Örgütü'nün verilerine göre 2050 yılındaki dünya sıcaklığına 2025'in Temmuz ayında ulaşıldığını dile getirdi. “TÜRKİYE, SU KITLIĞI ÇEKEN ÜLKE DURUMUNA GELEBİLİR” Uluslararası çalışmaların kullanılabilir su miktarının son 2 yılda yüzde 10 azaldığını gösterdiğini de anlatan Başkan Mustafa Bozbey, “Ülkemizin yüzde 88'inin çölleşme riskiyle karşı karşıya kaldığı bildiriliyor. 2030 için alarm zillerinin çaldığı söyleniyor. Türkiye, yılda kişi başına düşen 1519 metreküplük su miktarıyla su sıkıntısı çeken bir ülke olarak gösteriliyor. Artan nüfusla birlikte kişi başına kullanılabilir yıllık su miktarının 2030 yılında 1200 metreküpe, 2040 yılında 1116 metreküpe, 2050 yılında da 1069 metreküpe kadar düşmesi bekleniyor. Raporlar, Türkiye'nin su kıtlığı çeken bir ülke durumuna geleceğini gösteriyor. Birleşmiş Milletlerin son raporuna göre de Dünya, küresel su iflası sürecine girdi” dedi. “SUYU NASIL KORUYACAĞIMIZI KONUŞMALIYIZ” Bursa’da son bir yılda barajlardaki su miktarının yüzde 30 civarında azaldığını vurgulayan Başkan Mustafa Bozbey, bilim insanlarının raporuna göre, 2026 yazının 2025’ten daha sıcak geçeceğini ve bir buçuk derece sıcaklık artışının yaşanacağını söyledi. Bursa’nın artık su şehri olmadığını da vurgulayan Başkan Mustafa Bozbey, “Suyu asla siyaset malzemesi yapmamalıyız. Tam tersine suyu nasıl koruyacağımızı, gelecek yıllarda nasıl su sorunu yaşamayacağımızı hep birlikte konuşmalıyız. Projeler ortaya koymalıyız. DSİ tarafından Çınarcık Barajı yapılmamış olsaydı, bugün Bursa için daha kötü günleri bekleyebilirdik. Bugün en büyük havzaya sahip olan Çınarcık Barajı'dır. Bu havzalarımızda maden aramayla ilgili herhangi bir işlemin yapılmaması tarafındayız. Çünkü her açılan ocağın suyumuzu kirlettiğinin farkındayız. Hatta suyun ve Bursa’nın geleceği için bu havzada maden faaliyeti yapan kurumların izinlerinin iptal edilmesinin doğru olacağına inanıyoruz” diye konuştu. “SU SEVİYESİ 250 METRENİN ALTINA İNDİ” Bursa’nın, Uludağ'dan ovaya, derelerden barajlara, yeraltı sularından içme suyu havzalarına kadar çok zengin bir ekosisteme sahip olduğuna değinen Başkan Mustafa Bozbey, ancak bu zenginliğin sınırsız olmadığının da altını çizdi. Su seviyesinin Bursa ovasında 250 metrenin altına indiğini belirten Başkan Mustafa Bozbey, “Bir bilim insanımız, Bursa Ovası ve Konya Ovası’nın her yıl 6 santim çöktüğünü bildirdi. Sebebi, yeraltı su seviyesinin aşağıya inmesidir. Bunların da mutlaka değerlendirilmesi gerekiyor. Suya olan talep, nüfus, sanayi ve tarımla birlikte her geçen yıl da artıyor. Yerel yönetimler olarak artık suyun nereden geldiğini, nasıl korunduğunu, nasıl kullanıldığını ve nasıl geriye kazanıldığını beraber düşünen bir anlayışla hareket etmeliyiz” dedi. “ÜRETİM İLE SU ARASINDA YENİ BİR DENGE KURMALIYIZ” Su kaynaklarının korunmasının ve güvenliğinin önemine dikkat çeken Başkan Mustafa Bozbey, gri su kullanımına artık daha fazla önem verilmesi ve yatırım yapılması gerektiğinin altını çizdi. Yeraltı su kullanımının da çok iyi takip edilmesi gerektiğini belirten Başkan Mustafa Bozbey, “Kayıp kaçakla mücadeleyi bir sorumluluk olarak ele alıyoruz. Bu konuda sürekli yatırım yapıyoruz. Akıllı altyapı sistemlerini, SCADA uygulamalarını, anlık izleme ve erken uyarı mekanizmalarını Bursa’da genelinde yaygınlaştırıyoruz. Kent planlamasından altyapıya, yeşil alanlarından sanayi bölgelerine kadar her başlıkta suya duyarlı kent anlayışıyla hareket ediyoruz. Bursa üretim kentidir, sanayi kentidir. Sanayi bizim için de bir gerçektir. Bunu yok sayamayız. Tarım da bizim güvencemizdir. Ancak üretim ile su arasında yeni bir denge kurmak zorundayız” diye konuştu. “GERİ KAZAN, YENİDEN DEĞERLENDİR” Suyun yaklaşık yüzde 70’inin tarımda kullanıldığını dile getiren Başkan Mustafa Bozbey, yüzde 15’inin sanayide, yüzde 15'inin ise konutlarda kullanıldığını açıkladı. Tarımdaki vahşi sulamayı ortadan kaldırmak gerektiğini söyleyen Başkan Mustafa Bozbey, “Modern sulama tekniklerini hayata geçirmeliyiz. Su verimliliğini artıran uygulamalara öncelik vermeliyiz. Su tasarrufu üretimden vazgeçmek değil, üretimi geleceğe taşımaktır. Daha az suya ihtiyaç duyan ürünlere dönüşümü yapmalıyız. Artık su yönetiminde yeni bir paradigma var. ‘Al, kullan, at’ değil, tam tersine ‘geri kazan, yeniden değerlendir’. Bursa'da atık su arıtma tesislerini bu bağlamda ele alıyoruz. Arıtmayı bir kaynak yönetim süreci olarak görüyoruz. Çalıştaydan çıkacak her fikir, düşünce ve söylem, Bursa'nın suyla ilgili yol haritasına katkı sağlayacaktır” dedi. Bursa Belediyeler Birliği ve Yıldırım Belediye Başkanı Oktay Yılmaz da suyun önemine vurgu yaparak insanlık tarihi boyunca medeniyetlerin hep suyun etrafında şekillendiğini anlattı. Son yıllarda yaşanan gelişmelerin suyun da sınırsız bir kaynak olmadığını gösterdiğini vurgulayan Yılmaz, çalıştaydaki her sunumun Bursa ve Türkiye için örnek teşkil edecek bir yol haritasına dönüşmesini temenni ettiklerini söyledi. Önceki dönem Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, su yönetiminin iyi yapılması halinde susuzluk sorununun yaşanmayacağını dile getirdi. Çalıştayın düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür eden Eroğlu, çıkacak sonuçların kuraklıkla mücadeleye katkı sağlamasını diledi. Bursa Vali Yardımcısı Hulusi Doğan ve Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Yavuz Sarı'nın konuşmaların ardından çalıştay, uzman isimlerin konuşmacı olduğu oturum bölümleriyle devam etti

Ulusal Gıda Politikası Olmadan Kriz Yönetilemez! Haber

Ulusal Gıda Politikası Olmadan Kriz Yönetilemez!

CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, küresel gıda sisteminin iklim krizi, savaşlar ve enerji maliyetlerinin etkisiyle yeniden şekillendiğini belirtti, buna karşılık Türkiye’de iktidarın tarımı plansız ve korumasız bıraktığını ifade etti. Sarıbal, “Gıda krizi kapıda değil, içeride. Türkiye’nin gıda krizini yönetebilmesi için ilk adım, gıdayı stratejik alan ilan etmektir. Bu çerçevede Gıda Bakanlığı’nın kurulması, gıda güvencesinin ulusal güvenlik başlığına alınması, ürün planlaması, desteklerin artırılması, kooperatiflerin güçlendirilmesi, stratejik ürünlerde taban fiyat ve üretim garantisinin sağlanması gerekiyor” dedi. CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, TBMM’de yaptığı basın açıklamasında Türkiye’de derinleşen gıda krizine dikkati çekerek iktidarın tarım politikalarını eleştirdi. Sarıbal, küresel gıda sisteminin iklim krizi, savaşlar ve enerji maliyetlerinin etkisiyle hızla yeniden şekillendiğini, buna karşılık Türkiye’de iktidarın tarımı plansız ve korumasız bıraktığını söyledi. “Gıda krizi kapıda değil, içeride” diyen Sarıbal, bu eğilimin gıdayı ekonomik olmaktan çıkartıp jeopolitik ve güvenlik başlığı haline getirdiğini belirterek, “Türkiye’nin gıda krizini yönetebilmesi için ilk adım, gıdayı stratejik alan ilan etmektir. Bu çerçevede Gıda Bakanlığı’nın kurulması, gıda güvencesinin ulusal güvenlik başlığına alınması, ürün planlaması, desteklerin artırılması, kooperatiflerin güçlendirilmesi, stratejik ürünlerde taban fiyat ve üretim garantisinin sağlanması gerekiyor” ifadelerini kullandı. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın 2026 Küresel Görünüm Raporu’na göre gelecek yıl 318 milyon kişinin kriz seviyesinde veya daha kötü açlıkla karşı karşıya kalacağına dikkati çeken Sarıbal, bu rakamın 2019’a göre iki kat arttığını belirtti. BM ve FAO değerlendirmelerinde ise tarım ve gıda sistemlerindeki hatalı uygulamaların çevresel, sosyal ve sağlık maliyetlerinin yıllık 12,7 trilyon dolara ulaştığına işaret edildiğini hatırlattı. DÜNYA GIDA STOKLUYOR, TÜRKİYE SEYREDİYOR Milletvekili Sarıbal, İsveç, Norveç, Hindistan ve Endonezya’nın pirinçten buğdaya kadar stratejik ürün stokladığını aktardı. İsveç hükümetinin Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez tarım ve gıdada stratejik bütçe ayırdığını hatırlatan Sarıbal, 2026 bütçesinden 57 milyon doların tahıl depolarına ayrıldığını söyledi. 2025 yılında Türkiye’nin fiziksel üretim kaybıyla karşı karşıya kaldığını belirten Sarıbal, bitkisel üretimde 16 milyon tonluk düşüş yaşandığını dile getirdi. 2026’da kişi başı tüketimin yaklaşık 100 kilogram azalması beklendiğini kaydeden Sarıbal, bunun daha düşük beslenme, daha yüksek sağlık maliyetleri ve toplumsal riskler yaratacağını vurguladı. “BUĞDAY ÜRETİMİ KİŞİ BAŞI 295 KİLODAN 208 KİLOYA DÜŞTÜ” Türkiye’de buğday üretimindeki dramatik gerilemeye dikkati çeken Sarıbal, “2002 yılında AKP iktidara geldiğinde kişi başı buğday üretimi kriz yılı olmasına rağmen 295 kilogramdı. Aradan geçen 23 yılda bu miktar 87 kg azalarak 208 kilograma düştü. Halkımızın neden ekmeği pahalıya yediği bu gerçeğin altında yatıyor. Yoksa Rusya ve Ukrayna’dan buğday ithal edip un ihracatında zirvedeyiz diye övünmek marifet değil” ifadelerini kullandı. TÜRKİYE GIDA ENFLASYONUNDA ZİRVEDE! OECD verilerini paylaşan Sarıbal, Türkiye’nin gıda enflasyonunda: 1. sırada, dünya genelinde 5. Sırada yer aldığını belirterek, “Saray rejimi ülkemizi dünyada gıda enflasyonunun en yüksek olduğu ülkelerden biri haline getirmiştir. Dünyada gıda fiyatları 2025 Aralık ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 2,3 oranında gerilerken, Türkiye’de yüzde 28,3 oranında artmıştır. Son bir yılda fiyat artışları ekmekte yüzde 43,1, dana etinde yüzde 48,1, taze balıkta yüzde 50,9, meyvelerde yüzde 42,7, margarinde yüzde 41,9, şebeke suyunda yüzde 58,9’a ulaşmıştır. 2003 yılından bu yana ortalama fiyatlar 35,1 kat, gıda fiyatları ise 49,3 kat artmıştır. Bu tablo; ücret artışlarının kağıt üzerinde büyütülüp, alım gücünün ise raflarda törpülendiği bir yoksullaştırma politikasıdır” dedi. GİRDİ MALİYETLERİ PATLADI Tarımın uzun süredir plansız, korumasız ve yönsüz bırakıldığını söyleyen Sarıbal, maliyetlerin dövize endeksli olduğunu hatırlatırken, “Mazot, gübre, yem dövize bağlı, destekler geç ve yetersiz, ithalat yerli üreticiyi tasfiye ediyor, hayvancılıkta ithalat kalıcı hale geldi. 2025 yılında üretici fiyatlarındaki artışlar yüzde 36,01, bazı kalemlerde artış yüzde 100’ün üzerine çıktı. Tarımda kullanılan mal ve hizmetlerdeki fiyat artışı ile birlikte maliyet baskısı da devam ediyor. Son dönemde hızla yükselen girdi maliyetleri, çiftçilerin ekonomik yükünü ciddi biçimde artırdı. ÜRE gübresi önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 51 oranında zamlanırken, 20.20.0 kompoze gübresindeki artış yüzde 46’yı aştı. DAP gübresinde yüzde 41’lik bir yükseliş görülürken, amonyum nitrat ve amonyum sülfat gübrelerinin fiyatları da yüzde 33 oranında arttı. Benzer şekilde yem fiyatları da yükseldi. Son bir yıl içinde süt ve besi yemi fiyatları yüzde 30 civarında artış gösterdi” diye konuştu. “DÜNYAYI DOYURACAĞIZ” YALANIYLA ENDÜSTRİYEL TARIM DAYATILDI İktidarı “her şey yolunda masalı” anlatmakla eleştiren Sarıbal, halkın çareyi tarihi geçmiş ürünlerin satıldığı marketlerde kuyruklarda aradığını söyledi. Yerel tohumların tasfiye edildiğini, hibrit ve GDO’lu tohumlara bağımlılık yaratıldığını, monokültür üretimin teşvik edildiğini söyleyen Sarıbal, Büyükşehir Yasası’nın en ağır darbelerden biri olduğunu vurguladı. Köylerin mahalleye dönüştürülmesiyle meraların yok edildiğini, gençlerin göç ettiğini ve köy tüzel kişiliğinin ortadan kaldırıldığını belirtti. Bu manzaranın neoliberal tarım politikalarının sonucu olduğunu belirten Sarıbal; “Devlet tarımdan çekildi, tarım şirketlere bırakıldı, küçük üretici tasfiye edildi. İthalat çözüm diye dayatıldı, çiftçi borç batağına sürüklendi, pazara ulaşımın önüne engeller konuldu. Sonra da soğan, patates stoklayan tüccar masalları anlatıldı. Bu masalları bin yıl da anlatsanız sorunu asla çözemezsiniz. Gıda fiyatlarındaki fahiş artışların önüne geçmenin yolu şirketleri değil, küçük aile tarımını desteklemektir. Yerel tohumlarını özgür bırakın. Girdi maliyetlerini düşürün. Köyleri ve köylü haklarını iade edin. Üretici ile tüketici arasındaki zinciri kısaltın. Küçük üreticilerin örgütlenmesini engellemeyin. Meraları amaç dışı kullanıma, ranta açmayın. İthalatı değil üretimi teşvik edin. Yani ranttan değil emekten, üretmekten yana politikalar uygulayın” diye konuştu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.