Hava Durumu

#Şeffaflık

Kırsal Haber - Şeffaflık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Şeffaflık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

TAT Gıda İlk Entegre Faaliyet Raporunu Yayımladı Haber

TAT Gıda İlk Entegre Faaliyet Raporunu Yayımladı

Türkiye’nin 58 yıllık deneyime sahip gıda üreticisi Tat Gıda, kurumsal raporlama yaklaşımında önemli bir dönüşüme imza atarak 2025 yılına ilişkin ilk entegre faaliyet raporunu yayımladı. Şirket, finansal rapor ve Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) Uyumlu Sürdürülebilirlik Raporu kapsamında hazırlanan açıklamaları ilk kez tek bir raporda birleştirerek paydaşlarına daha bütüncül ve şeffaf bir raporlama modeli sundu. Yeni nesil kurumsal raporlama yaklaşımını yansıtan entegre rapor, şirketin finansal performansını çevresel, sosyal ve yönetişim alanındaki sürdürülebilirlik performansıyla birlikte ele aldı. Böylece yatırımcılar, finans kuruluşları ve diğer paydaşlar için şirketin değer yaratma kapasitesine ilişkin daha kapsamlı bir görünüm ortaya koydu. Tat Gıda 2025 Entegre Faaliyet Raporu; şirketin iş modeli, stratejik öncelikleri, yönetişim yapısı, risk ve fırsat yönetimi ile sürdürülebilir değer yaratma yaklaşımını tek bir çerçevede sundu. Bu yapı sayesinde finansal sonuçlar ile sürdürülebilirlik performansı arasındaki ilişki daha net biçimde ortaya konulurken, kısa vadeli operasyonel sonuçlar ile uzun vadeli büyüme hedefleri aynı kurumsal anlatı içinde değerlendirilebiliyor. Entegre rapor, sürdürülebilirlik alanında yürürlüğe giren yeni standartlara uyumlu biçimde hazırlandı Salça, domates ürünleri, sos, hazır yemek ve konserve kategorilerinde geniş ürün portföyüne sahip olan Tat Gıda’nın ilk entegre faaliyet raporu, Türkiye’de sürdürülebilirlik alanında yürürlüğe giren Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) ile uyumlu şekilde hazırlandı. Raporda, TSRS standartlarıyla uyumlu çevresel, sosyal ve yönetişim göstergelerinin yanı sıra TSRS S2 “İklimle İlgili Açıklamalar” standardı kapsamında iklim kaynaklı risk ve fırsatların şirketin finansal performansı üzerindeki olası etkilerine de yer verildi. Bu kapsamda şirketin iklimle ilgili yönetişim yapısı, stratejik yaklaşımı, risk yönetimi süreçleri ve sera gazı emisyonları gibi performans göstergelerine ilişkin hedefler ve metrikler de raporda detaylı biçimde paylaşıldı. Finansallar, sürdürülebilirlik ve iklim verilerinin tek rapor altında toplanması; veri tekrarını azaltırken farklı raporlar arasındaki tutarsızlık riskini de ortadan kaldırarak yatırımcılar açısından daha karşılaştırılabilir ve güvenilir bir bilgi altyapısı oluşturuldu. “Sürdürülebilirlik ve dijital dönüşüm iş modelimizin merkezinde” Tat Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Veysel Memiş, entegre raporun şirketin sürdürülebilir büyüme vizyonunun önemli bir göstergesi olduğunu belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Tat Gıda, tarım ve gıda sektöründeki köklü geçmişi, güçlü üretim altyapısı ve yüksek marka değeriyle Türkiye’den çıkan küresel bir gıda markası olma vizyonu doğrultusunda faaliyetlerini kararlılıkla sürdürüyor. Güven, kalite ve sürdürülebilirlik ekseninde şekillenen iş modelimiz sayesinde hem tüketicilerimizle hem de paydaşlarımızla güçlü bir bağ kuruyoruz.” Şirketin sürdürülebilirlik ve dijital dönüşümünü stratejik öncelikleri arasında konumlandırdığını vurgulayan Veysel Memiş, sürdürülebilir gıda arzını yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılayan bir faaliyet olarak değil, gelecek nesiller için güvenilir ve erişilebilir gıdayı garanti altına alan stratejik bir sorumluluk olarak gördüklerini ifade etti. Yenilenebilir enerji yatırımları hızlanıyor Tat Gıda, sürdürülebilirlik stratejisi kapsamında yenilenebilir enerji yatırımlarına da hız veriyor. Şirketin Manisa Yunusemre Akçaköy’de kurduğu 1,98 MWe kurulu güce sahip Güneş Enerjisi Santrali (GES), 2025 yılı itibarıyla devreye alındı. Yıllık yaklaşık 3.800 MWh elektrik üretim kapasitesine sahip tesisin, şirketin toplam enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 19,5’inin yenilenebilir kaynaklardan karşılanıyor. Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesinde kurulumu devam eden ikinci güneş enerjisi santralinin devreye girmesiyle birlikte şirketin enerji ihtiyacının önemli bir bölümünün yenilenebilir kaynaklardan karşılanması planlanıyor. Tat Gıda ayrıca Avrupa Yeşil Mutabakatı ile uyumlu şekilde 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını yüzde 55 azaltmayı, 2050 yılında ise net sıfır hedefine ulaşmayı taahhüt ediyor. Dijital tarım ve sözleşmeli üretim modeli Şirketin sürdürülebilir büyüme stratejisinde dijital tarım uygulamaları ve sözleşmeli üretim modeli de önemli bir yer tutuyor. Tat Gıda, 500’ü sözleşmeli 1.000’in üzerinde çiftçiyle iş birliği yaparak üretimde verimlilik, izlenebilirlik ve sürdürülebilir tarım uygulamalarını destekliyor. Uydu görüntüleme sistemleri, tarımsal sensörler, iklim istasyonları ve veri temelli üretim modelleri sayesinde tarımsal üretimde verimliliğin artırılması, su ve gübre kullanımının optimize edilmesi ve çevresel etkilerin azaltılması hedefleniyor. Şirket ayrıca EBRD ile birlikte yürüttüğü genç çiftçi eğitim programları ve dijital tarım uygulamalarıyla veri temelli tarım modelinin yaygınlaşmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Tat Gıda, güçlü üretim altyapısı ve sürdürülebilirlik odaklı yatırımlarıyla küresel pazarlardaki büyümesini sürdürmeyi hedefliyor. Tat Gıda’nın ilk entegre faaliyet raporu, şirketin finansal performansını sürdürülebilirlik stratejileriyle birlikte ele alarak kurumsal raporlama alanında önemli bir dönüşümü temsil ediyor. Bu yaklaşım, şirketin yalnızca bugünkü performansını değil, geleceğe yönelik sürdürülebilir değer yaratma kapasitesini de daha görünür hale getiriyor. Aynı zamanda yatırımcılar başta olmak üzere tüm paydaşlara şeffaf, karşılaştırılabilir ve bütüncül bir raporlama sunulmasını amaçlıyor. Rapor; kurumsal yönetim ilkeleri doğrultusunda şeffaflık, hesap verebilirlik, sorumluluk ve adillik gibi temel yönetim bileşenlerini merkeze alırken, şirketin stratejik önceliklerini, risk yönetimi yaklaşımını ve uzun vadeli değer yaratma modelini de kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.

İZTO’da "KURGAN" Zirvesi Haber

İZTO’da "KURGAN" Zirvesi

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından, 1 Ekim 2025 itibarıyla devreye alınan ve “vergi denetiminde devrim” olarak nitelendirilen Kuruluş Gözetimli Analiz Sistemi (KURGAN), İzmir’de tüm detaylarıyla masaya yatırıldı. Birbirinden farklı sektörlerde hizmet veren iş insanlarının katılımıyla gerçekleşen bilgilendirme toplantısında, yapay zeka destekli vergi denetimi sistemi olarak tanımlanan ve tüm mali işlemleri anlık olarak analiz ederek, sahte belge kullananları ve riskli mükellefleri tespit etmeyi amaçlayan sistem hakkında görüş alışverişinde bulunuldu. YOĞUN KATILIMLA GERÇEKLEŞTİ Kuruluş Gözetimli Analiz Sistemi (KURGAN) Bilgilendirme Toplantısı, İzmir Ticaret Odası ev sahipliğinde yoğun bir katılımla düzenlendi. T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu Başkanı Muhsin Atcı, İzmir Defterdarı Ömer Alanlı ve İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Serdar Gökhan Arıkan’ın açılış konuşması yaptığı toplantıya, İzmir Ticaret Odası Meclis Başkanı Selami Özpoyraz, Meclis Başkan Yardımcıları Mehmet Tahir Özdemir ve Nevzat Artkıy ile üyeler katıldı. ATCI: KAYITDIŞILIK ORANI YÜZDE 30 SEVİYELERİNE ULAŞTI Vergi Denetim Kurulu’nun son iki yılda yoğun denetim sürecine girmesinin temel gerekçesinin kayıt dışılık oranının yaklaşık yüzde 30 seviyelerine ulaşması olduğunu belirten T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu Başkanı Muhsin Atcı, “Sahte belge kullanımı yaklaşık 30 yıldır Türkiye’nin en büyük mali sorunlarından biri. Beyana dayalı vergi sisteminin sağlıklı işlemesi için vergi ahlakının güçlendirilmesi gerekiyor. Sadece ceza odaklı değil rehberlik edici ve yönlendirici denetim anlayışının esas alınması önemli. Vergi idaresinde “ceza kes – düzeltme bekle” yaklaşımından uzaklaşılarak, mükellefi ikna eden ve gönüllü uyumu artırmayı hedefleyen akıllı uyum (smart compliance) modeline geçilmesi gerekiyor” dedi. AMAÇ, VERGİ UYUMUNU KALICI ŞEKİLDE ARTIRMAK Kuruluş Gözetimli Analiz Sistemi (KURGAN) aracılığıyla, potansiyel riskli işlemlerin erken aşamada tespit edilmesinin ve kullanıcı mükelleflerin uyarılarak sürece uyum sağlamalarının hedeflendiğini belirten Atcı sözlerine şöyle devam etti: “Yapay zeka ve ileri veri analiz teknolojileri denetim süreçlerinde yoğun şekilde kullanılarak reaktif denetimden proaktif denetime geçilmesi, geçmiş yıllar yerine güncel risklerin anlık olarak izlenmesi başarı oranını artırıyor. Bu noktada yeni denetim yaklaşımının temel amacının vergi uyumunu kalıcı biçimde artırmak, kamu gelir kayıplarını azaltmak ve adil bir vergi sistemi oluşturmak olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum” ALANLI: ÖNCELİKLİ BİR KAMU POLİTİKASI OLARAK ELE ALINMALI Ekonominin sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde ilerleyebilmesi için kayıt dışı ekonomi ve sahte belge düzenlenmesiyle mücadelenin öncelikli bir kamu politikası olarak ele alınması gerektiğini vurgulayan İzmir Defterdarı Ömer Alanlı, “Geçmiş dönemde mükellef inceleme süreçleri 5 yıla kadar uzayabiliyor, hatta bazı dosyaların zamanaşımına uğrayabiliyordu. Yeni denetim yaklaşımıyla mükelleflerin iz bırakmadan işlem yapmalarının önüne geçildiğini görüyoruz. Risk Analiz Merkezi tarafından belirlenen kriterler doğrultusunda riskli olduğu değerlendirilen mükelleflerin incelemeye sevk ediliyor. Bu noktada sahada görev yapan denetim elemanları ile Risk Analiz Merkezi’nin çalışmalarının uyum içinde yürütülmesi sistem etkinliğinin artması açısından önem taşıyor. KURGAN sistemi ile mükellefler olası riskler konusunda önceden uyarılıyor ve ileride karşılaşabilecekleri hukuki ve mali sonuçlara karşı tedbir almaya yönlendiriliyor. Uygulama yeni olduğu için bazı aksaklık ve eksiklikler yaşanabilir. Ancak meslek mensuplarından ve paydaşlardan gelen geri bildirimler dikkate alınarak çözüm odaklı bir yaklaşım benimseyebiliriz” dedi. ARIKAN: KURGAN’IN EN ÖNEMLİ KATKISI, ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK İzmir Ticaret Odası olarak teknolojiyi merkeze alan, veriye dayalı ve şeffaflığı esas alan tüm dönüşüm süreçlerini güçlü şekilde desteklediklerini ifade eden İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Serdar Gökhan Arıkan, “Şirketlerin mali verilerini ileri analiz yöntemleriyle değerlendirerek riskleri erken aşamada tespit eden, önleyici denetim anlayışını esas alan çağdaş bir gözetim sistemi olan KURGAN, yalnızca kamunun vergi uyumunu artırmasına hizmet eden bir araç değil; aynı zamanda özel sektör için güçlü bir kurumsallaşma mekanizması olarak da karşımıza çıkıyor. Sanayiden ticarete, inşaattan turizme, lojistikten tarıma, finansal hizmetlerden perakendeye kadar ekonomimizin tüm sektörleri bu sistemden doğrudan etkilenecek. Çünkü KURGAN’ın odağında yalnızca rakamlar değil; şirketlerin finansal davranışları, sürdürülebilirliği ve uzun vadeli sağlamlığı yer alıyor. İş dünyamız açısından KURGAN’ın sağladığı en önemli katkılardan bir diğeri ise, öngörülebilirlik. Bu sayede şirketlerimiz, mali süreçlerini daha şeffaf ve düzenli yürüttükçe, denetim risklerini önceden görebilecek, belirsizlikler azalacak ve daha sağlıklı planlama yapabilecek” dedi. BAKANLIK’TAN DETAYLI SUNUM Açılış konuşmalarının ardından, T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu Başkan Yardımcısı Erhan Selim tarafından bir sunum gerçekleştirildi. Selim sunumunda, KURGAN sisteminin teknik altyapısını, risk analiz mekanizmasını, uygulama aşamalarını ve sahte belgeyle mücadele stratejisindeki yerini detaylı biçimde katılımcılarla paylaştı. Kuruluş Gözetimli Analiz Sistemi (KURGAN) Hakkında: Kuruluş Gözetimli Analiz Sistemi, kurumun mali ve idari süreçlerini önceden belirlenen kriterler doğrultusunda sürekli izleyen, olası riskleri erken aşamada tespit eden ve yönetime veri temelli karar desteği sunan bütüncül bir yapıdır. Bu sistem sayesinde süreçlerde şeffaflık ve hesap verebilirlik güçlendirilirken, kaynakların etkin kullanımı ve mevzuata uyum da güvence altına alınmaktadır.

CHP'li Rızvanoğlu:"Milli Parklar Rant Alanı Değildir" Haber

CHP'li Rızvanoğlu:"Milli Parklar Rant Alanı Değildir"

CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, TBMM Genel Kurulunda Milli Parklar Kanun Teklifi görüşmelerinde tümü üzerine yaptığı konuşmada, teklifin doğa koruma yaklaşımını zayıflattığını, korunan alanları ticari işletme mantığına açtığını ve anayasal koruma ilkeleriyle çeliştiğini belirtti. Rızvanoğlu, “Milli parklar ve benzeri korunan alanlar bu ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askeri hatlarla koruyorsak, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğine karşı da doğal savunma hattımız da milli parklar ve benzeri alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor.” “Bu teklif, doğayı koruma politikasından işletme anlayışına geçiştir” Konuşmasında teklifin yalnızca teknik bir düzenleme olmadığını, doğa yönetimi anlayışında köklü bir değişimi temsil ettiğini vurgulayan Rızvanoğlu şu değerlendirmeyi yaptı: “Görüşmekte olduğumuz Milli Parklar kanun teklifi, yaşam alanlarımızın nasıl korunacağını ve gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızı belirleyecek bir dönüm noktasıdır. İktidarın getirdiği bu teklif, doğayı koruma politikasından uzaklaştırıyor ve doğayı işletme anlayışına geçiriyor. Türkiye’de doğal alanlar üzerindeki baskının son yıllarda belirgin biçimde arttığını ifade eden Rızvanoğlu, “Biz bunu, Akbelen’de şirket lehine yapılan kamulaştırmalarda gördük. Kazdağları’nda yabancı bir şirket, on binlerce ağacı keserken gördük. Marmaris kıyılarına dikilen devasa otelde gördük. Kanal İstanbul uğruna tarım alanlarının ranta açılmasında gördük. MAPEG tarafından son yayınlanan, köy, orman, mera demeden satışa çıkarılan ruhsat satışında gördük.” dedi. “Korunan alanların koruma kalkanı zayıflatılıyor” Teklifle milli parkların Turizm Teşvik Kanunu kapsamına alındığını, uzun devreli gelişme planlarının devre dışı bırakıldığını, yapılaşma ve işletme faaliyetlerinin özel şirketlere açıldığını, uzun süreli işletme haklarıyla kamusal korumanın zayıflatıldığını ve adı milli park olan ancak karakteri değişmiş alanlar yaratılacağını belirten Rızvanoğlu, teklifin ortaya çıkaracağı tabloyu şu sözlerle değerlendirdi: “Yani korunan değil, parçalanmış; işletilen; gelecek kuşaklara bırakılan değil, bugünün rantına açılmış alanlar… Oysa milli park ve benzeri korunan alan dediğiniz yerde bunlar olmaz. Çünkü buralar bilimsel değeri yüksek, nadir bulunan ve korunması gereken alanlardır. Buralar; kurdun, kuşun, ağacın, suyun kendi dengesi içinde yaşayabildiği yaşam alanlarıdır. Buralar, kısa vadeli kazançların değil, uzun vadeli kamu yararının gözetildiği, gelecek kuşaklara bırakmamız gereken ortak mirasımızdır. Ve bu miras hiçbir iktidarın tasarruf alanı olamaz Çünkü buralar milletimizindir! Ve bu alanlar enerji nakil hatlarının güzergâhı olsun diye değil, ekosistemin sürekliliği sağlansın diye varlar. Turizm yatırımları artsın diye değil, doğal denge bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılabilsin diye varlar. En önemlisi, ülkenin toprağı, suyu, havası ve yaşam güvencesi tükensin diye değil, ayakta kalsın diye varlar. İşte bu yüzden Milli Parklar Kanununun mantığı ve özü aslında çok açık: Önce koruma, sonra kullanım. Bugünkü teklif ise bu sıralamayı tersine çeviriyor; önce kullanmayı, sonra mümkünse, eğer geriye bir şey kalırsa korumayı öneriyor. Yani iktidar doğayı koruyan hukuk düzenini tersine çevirmek istiyor. Üstelik bu teklifte sorun yalnızca doğa koruma sorunu da değil; çok açık Anayasa ihlalleri var. “Teklif açık Anayasayla” Rızvanoğlu konuşmasında, teklifin yalnızca çevre politikası açısından değil, Anayasa’nın doğayı ve doğal varlıkları korumaya ilişkin temel hükümleri bakımından da ciddi sakıncalar içerdiğini vurguladı. Anayasa’nın 169’uncu maddesinin ormanların korunması ve yönetiminin devlete ait olduğunu açıkça düzenlediğini hatırlatan Rızvanoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Ormana zarar verebilecek hiçbir faaliyete izin verilemeyeceğini hüküm altına alan Anayasa’ya rağmen, bu teklif korunan alanların anayasal koruma zeminini fiilen zayıflatmaktadır.” Anayasa’nın 168’inci maddesine göre doğal kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu belirten Rızvanoğlu, korunan alanların uzun süreli tahsisler yoluyla özel işletmelere açılmasının bu hükümle bağdaşmadığını ifade etti: “Doğal kaynakların devlet tarafından korunması gerekirken, bu düzenleme korunan alanları uzun süreli tahsislerle fiilen özel işletme alanlarına dönüştürecek bir kapı aralamaktadır.” Anayasa’nın 63’üncü maddesinin ise devletin tarih, kültür ve tabiat varlıklarını koruma yükümlülüğünü açık biçimde ortaya koyduğunu hatırlatan Rızvanoğlu, milli parkların bu anayasal sorumluluğun sahadaki en önemli karşılığı olduğunu belirtti: “Koruma statülerini güçlendirmek yerine işletme izinlerini genişleten bir yaklaşım, devletin anayasal koruma yükümlülüğüyle açık biçimde çelişmektedir.” “Bu teklif doğayı koruma politikasından işletme anlayışına geçiştir” Teklifin detaylarının incelendiğinde kurumlar arası izin ve görüş süreçlerinin büyük ölçüde devre dışı bırakıldığını belirten Rızvanoğlu, yetkilerin Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde toplanmasının denetim ve şeffaflık açısından ciddi riskler yarattığını ifade etti. Teklifin 5’inci maddesiyle milli parklar içerisinde yol, enerji hattı ve boru hattı gibi altyapı yatırımlarına izin verilebilmesinin öngörüldüğünü belirten Rızvanoğlu, bu düzenlemenin hassas ekosistemleri yatırım baskısına açık hale getireceğini vurguladı. Teklifin 6’ncı maddesiyle korunan alanlardaki tesis ve hizmetlerin özel şirketler tarafından işletilebilmesinin kapsamının genişletildiğini belirten Rızvanoğlu, bunun koruma önceliği yerine ticari işletme mantığını öne çıkaran bir yaklaşım olduğunu ifade etti. Teklifin 7’nci maddesine de dikkat çeken Rızvanoğlu, korunan alanlardaki kaçak yapılar için yalnızca yıkım seçeneği yerine “Genel Müdürlükçe değerlendirme” seçeneğinin getirilmesinin, kaçak yapılaşmayı önlemek yerine fiilen meşrulaştırma riski taşıdığını belirtti. Korunan alanlarda kaçak yapıların kaldırılması ve alanın eski haline getirilmesinin koruma hukukunun temel gereği olduğunu ifade etti. “Milli parklar ve benzeri korunan alanlar ülkenin doğal savunma hattıdır” Milli parkların yalnızca rekreasyon alanları değil, iklim krizi, kuraklık ve gıda güvenliği risklerine karşı ülkenin ekolojik güvenlik altyapısı olduğunu vurgulayan Rızvanoğlu şu ifadeleri kullandı: “Bu iktidarın doğayı korumak gibi bir niyeti yok! Bakın bu teklifin özü iktidar için nedir biliyor musunuz? Para, para, para! Peki doğa için? zarar. Halk için, zarar. Çiftçi için, zarar. Neden mi? Çünkü Milli parklar ve korunan alanlar birer ‘mesire alanı’ değildir. Buralar bu ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askeri hatlarla koruyorsak, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğine karşı da doğal savunma hattımız da milli parklar ve benzeri alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor. Oysa devlet dediğiniz yapı, krizlere karşı toplumu korumak için vardır. İktidar ise kriz çağında koruma statülerini esnetiyor. Bizim tercihimiz açıktır: Doğayı ekonomik faaliyetin arkasına dizen değil, ekonomiyi doğanın sınırları içinde planlayan bir devlet anlayışı. Evet, Doğayı iyi yönetemezsek, yarın karşılaşacağımız zararların altından kalkmamız mümkün olamaz. Bugün ülkenin dört bir yanındaki sellerin nelere yol açtığını hep birlikte görüyoruz. Keza yazın orman yangınları da aynı şekilde. Gelecekte karşılaşacağımız daha büyük doğal felaketlere karşı çok iyi hazırlanmamız gerekiyor. Bunun için de doğayı iyi yönetmemiz şart. Doğayı şirket çıkarlarına feda edecek lüksümüz yok! O yüzden bu ülke şirket mantığıyla yönetilemez. Bu topraklar kısa vadeli kâr hesaplarına teslim edilemez. Devlet dediğiniz yapı; geleceği bugüne karşı korumak için vardır. Geleceğin avansını şimdiden tüketmek için değil. Bu yüzden biz, geleceğe karşı empatisiz bir rant düzenine değil, bilimle yönetilen, adaletle korunan bir Türkiye’ye talibiz.” dedi. “Koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız” Cumhuriyet Halk Partisi’nin doğa koruma politikalarına ilişkin yaklaşımını da paylaşan Rızvanoğlu, “Milletimizin desteğiyle sorumluluk üstlendiğimizde, doğa koruma politikalarını İktidardan farklı bir anlayışla ele alacağız. Doğa korumayı nasıl yöneteceğimiz, hangi ilkeleri esas alacağımız ise şimdiden açık ve net. Yeni parti programımızda yazdık. Doğa koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız. Doğal alanlarda ekosistem izlemelerini düzenli olarak yapacağız ve verileri şeffaf biçimde kamuoyuyla, paylaşılacağız. En önemlisi iktidarın yaptığının aksine; Milli parkların, tabiat parklarının ve sulak alanların sayısı artıracağız, koruma statüleri güçlendireceğiz! Biz bu ülkenin ormanını, suyunu, toprağını günübirlik çıkar hesaplarına teslim etmeyeceğiz.”

16 Belediye Avrupa Konseyi ELoGE Markasını Almaya Hak Kazandı Haber

16 Belediye Avrupa Konseyi ELoGE Markasını Almaya Hak Kazandı

Avrupa Konseyinin iyi yönetişim ilkelerini benimseyen yerel yönetimlere verdiği Avrupa Yönetişim Mükemmelliği Markası (ELoGE) 2025 yılı sonuçları açıklandı. Bu yıl 6 büyükşehir ve 10 ilçe belediyesi olmak üzere toplam 16 belediye, iyi yönetişim alanındaki kararlılıkları ve sürekli iyileştirme çabaları doğrultusunda Marka kullanım hakkını almaya hak kazandı. 2026 yılı sonuna kadar Marka kullanım hakkı elde eden belediyeler, Avrupa Konseyi tarafından yetkilendirilen Argüden Yönetişim Akademisi’nin koordinatörlüğünde; Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ev sahipliğinde, Avrupa Yerel Demokrasi Derneği (ALDA) ve Özyeğin Üniversitesi’nin katılımıyla oluşan Ulusal Platform’un belirlediği bağımsız jüri tarafından değerlendirildi. Avrupa Konseyi tarafından, iyi yönetişim kültürünü benimseyen ve geliştirmeyi taahhüt eden yerel yönetimlere verilen ELoGE, Avrupa Konseyi tarafından yetkilendirilen Argüden Yönetişim Akademisi koordinatörlüğünde ve TBB ev sahipliğinde gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. Türkiye’den toplam 16 belediye, yönetişim kapasitelerini sistematik şekilde iyileştirme kararlılıklarıyla Marka kullanım hakkını almaya hak kazandı. Geçen yıl 13 belediye, yerel yönetimlerde iyi yönetişim kültürünün sembolü olarak kabul edilen Marka’yı kullanma hakkı kazanmıştı. Bu yıl ise gerçekleştirilen çalışmalar ve verilen taahhütler doğrultusunda Marka kullanım hakkı, 6 büyükşehir ve 10 ilçe belediyesi olmak üzere toplam 16 belediyeye verildi. 2026 yılı için Marka’yı kullanma hakkını; Adana, Ankara, Eskişehir, Gaziantep, Manisa ve Balıkesir Büyükşehir Belediyeleri ile Bağcılar, Bakırköy, Bornova, Etimesgut, Fatih, Odunpazarı, Sultanbeyli, Tepebaşı ve Kadıköy Belediyeleri elde etti. ELoGE başvuru süreci, Avrupa Konseyinin yetkilendirdiği Argüden Yönetişim Akademisinin koordinatörlüğünde; TBB ev sahipliğinde, ALDA ve Özyeğin Üniversitesinin katılımıyla oluşan Ulusal Platform tarafından yürütüldü. Başvurular, Avrupa Konseyinin belirlediği kriterler çerçevesinde, deneyimli bürokratlar, akademisyenler ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan bağımsız bir jüri tarafından değerlendirildi. Törende açılış konuşmalarını; Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Başkan Yardımcısı ve ELoGE Akreditasyon Platformu Başkanı Cecilia Dalman Eek, TBB Genel Sekreteri Suat Yıldız ve Argüden Yönetişim Akademisi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Yılmaz Argüden gerçekleştirdi. Eek : “İyi yönetişim, demokratik toplumların sürdürülebilirliğinin temelidir” Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Başkan Yardımcısı ve ELoGE Akreditasyon Platformu Başkanı Cecilia Dalman Eek, iyi yönetişimin, demokratik toplumların sürdürülebilirliğinin temeli olduğuna dikkati çekerek, “ELoGE, yerel yönetimlere şeffaflık, katılımcılık, hesap verebilirlik ve etik ilkelerini kurumsallaştırma yolculuklarında güçlü bir referans noktası sunuyor.” dedi. Türkiye’de kısa sürede katılımın arttığını belirten Eek, “bu artış yerel yönetimlerin demokratik yönetişim konusundaki kararlılığını ve iyi yönetişim kültürünün toplumsal düzeyde giderek daha fazla benimsendiğini gösteriyor. Türkiye’deki ilerlemeyi memnuniyetle takip ediyor ve bu kararlılığın toplumun genel refahına uzun vadeli katkılar sağlayacağına inanıyoruz.” dedi. Yıldız: “İyi yönetişim bir sonuç değil, mükemmele uzanan bitmeyen bir yolculuktur” TBB Genel Sekreteri Suat Yıldız konuşmasında, organizasyona ev sahipliği yapmaktan duydukları memnuniyeti dile getirdi. Yıldız, ELoGE’nin yerel yönetimlerde iyi yönetişim farkındalığını artırmayı ve bu alandaki standartları yaygınlaştırmayı amaçladığını vurguladı. ELoGE’nin temelinde yer alan hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik, kamu etiği ve demokratik katılım gibi 12 ilkenin, belediyeler için ortak bir yönetişim çerçevesi sunduğunu belirten Yıldız, bu yaklaşımın ulusal mevzuatla büyük ölçüde örtüştüğüne dikkati çekti. Kriz dönemlerinde sosyal hizmetlerden afet yönetimine kadar pek çok alanda yerel yönetimlerin rolünün daha da belirgin hale geldiğini ifade eden Yıldız, “Bu nedenle iyi yönetişim anlayışının öncelikle yerel düzeyde benimsenmesi büyük önem taşıyor.” dedi. ELoGE’nin belediyelere, karar alma süreçleri, vatandaş katılımı ve hesap verebilirlik gibi temel alanlarda kendilerini sorgulama imkanı sunduğunu aktardı. Yıldız, konuşmasının sonunda ELoGE sürecine başvurarak öz değerlendirme iradesi ortaya koyan tüm belediyelerin takdiri hak ettiğini belirtti. “Markayı alıp almadığına bakılmaksızın kendi yönetişim uygulamalarını sorgulama ve geliştirme kararlılığını gösteren tüm belediyelerimiz; bu sürecin asıl kazanımının farkında olduklarını ortaya koymuşlardır. Bu yolculuğa çıkan tüm belediyelerimizi kararlılıkları ve şeffaflıkları için tebrik ediyorum.” diyen Yıldız, sürece katkı sunan tüm paydaşlara ve Avrupa Konseyine teşekkür etti. Argüden: “ELoGE, ülkemizde güven kültürünün yerleşmesi açısından büyük önem taşıyor” Argüden Yönetişim Akademisi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Yılmaz Argüden, “ELoGE, yerel yönetimlere iyi yönetişim yolculuklarında çok boyutlu bir yol haritası sunuyor. Marka sürecine katılan yeni belediyelerimizin yanı sıra, dört yıldır süreci sahiplenerek sürekli gelişim gösteren belediyelerin ortaya koyduğu ilerleme, ülkemizde güven kültürünün yerleşmesi açısından büyük önem taşıyor.” dedi. Argüden Yönetişim Akademisi olarak Avrupa Konseyi tarafından ELoGE’nin Türkiye uygulamasını yürütmekle yetkilendirilmiş olmaktan onur duyduklarını kaydeden Argüden, “bu ortak çabaya katkı sunan tüm paydaşlarımıza ve belediyelerimize teşekkür ediyoruz” diye konuştu. Konuşmaların devamında Avrupa Konseyi İyi Yönetişim Uzmanlık Merkezi Başkan Yardımcısı Niall Sheerin ve ELoGE Türkiye Koordinatörü Dr. İnan İzci Marka’nın kapsamı ve Türkiye uygulama sürecine ilişkin genel bilgilendirme sunumu yaptı. Belediyelere ELoGE Markası’nın takdim edilmesi ile devam eden program, TBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Şengül Altan Arslan’ın kapanış konuşmasıyla tamamlandı. Avrupa Yönetişim Mükemmelliği Markası (ELoGE) nedir? Avrupa Yönetişim Mükemmelliği Markası (ELoGE-European Label of Governance Excellence), iyi yönetişim ilkelerine uygun hareket eden ve bu anlayışı sürekli olarak geliştirmeyi taahhüt eden belediyelere verilen bir markadır. Avrupa Konseyi tarafından geliştirilen Marka, 12 iyi yönetişim ilkesine dayanarak, kamu kurumlarında iyi yönetişim kültürünü yaygınlaştırmayı, kalite standartları oluşturmayı ve yenilikçi uygulamaları teşvik ederek güçlendirmeyi amaçlar. 2024 yılında yenilenen ELoGE çerçevesi; 12 ilke, 36 hedef ve 72 gösterge ile farklı ülkelerde uygulanabilecek bir esneklik sunar. Bu göstergeler aracılığıyla her yıl iyi yönetişim ölçülmekte ve sürekli gelişim sağlanmaktadır. Kurumları iyi yönetişimde mükemmelliğe davet eden Marka, iç işleyişi sürekli iyileştirmenin önünü açıyor ve yerel yönetimlerde iyi yönetişim ilkelerinin hayata geçirilmesine katkı sağlıyor. Argüden Yönetişim Akademisi Argüden Yönetişim Akademisi kamu, sivil toplum, özel sektör ve uluslararası kurumlarda yönetişim kalitesini artırmaya adanmış bir vakıftır. Akademi, yaşam kalitesini geliştirmek ve sürdürülebilir bir gelecek oluşturma amacıyla çıktığı yolculukta yönetişim kalitesini geliştirerek kurumlara duyulan güveni artırmayı görev ediniyor. İyi yönetişim kültürünün gelişimi ve yayılımında “mükemmeliyet ve ilk başvuru” adresi olmak ülküsüyle; 7’den 77’ye her yaş grubuyla, özel sektör, sivil toplum kuruluşları, kamu kurumları ve uluslararası organizasyonların liderleriyle bir araya geliyor. Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) Türkiye Belediyeler Birliği (TBB), 1945 yılında belediyecilik alanında faaliyet göstermek üzere kamu yararına bir dernek olarak kurulmuş ve belediyelerin hak ve menfaatlerini dernek çatısı altında korumaya yönelik olarak belediyecilikle ilgili faaliyetlerini 57 yıl dernek statüsünde sürdürmüştür. Türkiye’deki bütün belediyeleri tek çatı altında toplamak amacıyla Bakanlar Kurulunun 21 Ağustos 2002 tarih ve 2002/4559 sayılı kararıyla mahalli idare birliği statüsüne kavuşmuştur. 28.09.2005 tarihinde TBB Tüzüğü’nün İçişleri Bakanlığınca onaylanmasıyla TBB, ulusal ve uluslararası düzeyde belediyeleri temsil etme yetkisine sahip ve bütün belediyelerin doğal üyesi olduğu tek mahalli idare birliği özelliğine kavuşmuştur. Avrupa Yerel Demokrasi Derneği (ALDA) Avrupa Yerel Demokrasi Derneği, 1999 yılında Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi'nin girişimiyle kurulan üyelik tabanlı bir kuruluştur. ALDA, yerel düzeyde iyi yönetişimin ve vatandaş katılımının teşviki üzerinde çalışmakta olup, Avrupa Birliği ve Çevresinde yerel yönetimler ile sivil toplum arasındaki iş birliğini kolaylaştıran faaliyetlere odaklanmaktadır. Özyeğin Üniversitesi 2007 yılında Hüsnü M. Özyeğin Vakfı tarafından kurulan Özyeğin Üniversitesi, global etki, öğrenci gelişimi ve akademik mükemmeliyet odaklı girişimci bir araştırma üniversitesidir. Üniversite 7 fakülte ve 3 enstitüde 23 lisans, 36 yüksek lisans ve 10 doktora programı sunmaktadır. Özyeğin Üniversitesi, iddialı lisansüstü programları ve yenilikçi, disiplinler arası iş birliklerini teşvik eden dinamik akademik topluluğunun etkisiyle hızla büyüyen araştırma çıktılarıyla araştırma yetkinliklerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Uluslararası alanda tanınan Özyeğin Üniversitesi, “THE Genç Üniversiteler Sıralaması”nda son 20 yıl içinde kurulmuş vakıf ve özel üniversiteler arasında ikinci sırada yer almaktadır. Özyeğin Üniversitesi “THE Etki Sıralamaları”nda Türkiye’nin vakıf üniversiteleri arasında 6 yıl 1. sırada yer almıştır; 2025 sıralamasında ise ilk 3'tedir.

TAT Gıda’dan Hazır Yemekte Kadın İstihdamı Ve El Emeği Odaklı Üretim Haber

TAT Gıda’dan Hazır Yemekte Kadın İstihdamı Ve El Emeği Odaklı Üretim

Türkiye’nin köklü gıda markalarından Tat Gıda, hazır yemek kategorisindeki liderliğini geleneksel lezzetleri modern üretim anlayışıyla buluşturarak güçlendirdi. Salçadan domates ürünlerine, soslardan pratik hazır yemeklere ve turşulara uzanan geniş ürün gamıyla sektörde lokomotif rol oynayan Tat Gıda, hazır yemek portföyüne eklediği Tat Zeytinyağlı Yaprak Sarma ve Tat Zeytinyağlı Vişneli Yaprak Sarma ile kategoride fark yaratan yeni bir üretim modelini hayata geçirdi. Dünya genelinde 5 kıtada 50 ülkeye ihracat yapan Tat Gıda’nın, sağlıklı beslenme trendlerine yön verdiğini kaydeden Veysel Memiş, geleneksel konserve markası imajını modern ve inovatif ürünlerle komple bir gıda markasına dönüştürme vizyonuyla ilerlediklerini belirtti. Tüketici beklentilerinin hızla dönüştüğüne dikkat çeken Veysel Memiş, “Bugün hazır gıda kategorisinde rekabet; içerik kalitesi, üretim anlayışı ve markanın temsil ettiği değerler üzerinden şekilleniyor. Tat Gıda olarak bu dönüşümün öncüsü olmayı hedefliyoruz. Bu anlayışla ürün portföyümüze eklediğimiz Tat Zeytinyağlı Yaprak Sarma ve Vişneli Yaprak Sarma yalnızca yeni bir ürün değil; aynı zamanda kategoride kavramsal bir netlik iddiası taşıyor.” dedi. Gerçek zeytinyağı, özenle seçilmiş yapraklar ve lezzetli iç harçla geleneksel usullerle hazırlanıyor Veysel Memiş, “Gerçek zeytinyağı, özenle seçilmiş yapraklar ve dengeli iç harçla, geleneksel usullere sadık kalarak tüketicilerimize ev yapımı yaprak sarma lezzetini sunuyoruz .” diye konuştu. Klasik Zeytinyağlı Yaprak Sarma’nın yanı sıra Zeytinyağlı Vişneli Yaprak Sarma çeşidi ile de tüketicilere gurme bir lezzet sunarak ürün çeşitliliğini rafta genişlettiklerini belirten Veysel Memiş, bu ürünlerin yemeğe hazır HYP ambalaj formatıyla zaman ve kullanım kolaylığı sağladığını ifade etti. “Ürünleri kadın çalışanlarımız tek tek ellerinde sarıyor” Tat Zeytinyağlı Yaprak Sarma’nın üretim sürecinde el emeğinin ön plana çıkarıldığına işaret eden Veysel Memiş, ürünlerin kadın çalışanlar tarafından tek tek elle sarıldığını; bu üretim modeliyle kadın istihdamının desteklendiğini, kadın emeğine ve üretimdeki rolüne verilen değerin somut biçimde hayata geçirildiğini ifade etti. Bu üretim modeliyle sosyal sorumluluk yaklaşımının güçlendirildiğini kaydeden Veysel Memiş, “Tat Zeytinyağlı Yaprak Sarma ile hem geleneksel lezzetleri koruduk hem de hazır yemek kategorisinde kalite, şeffaflık ve sosyal sorumluluk ekseninde yeni bir referans noktası oluşturduk.” değerlendirmesinde bulundu. Tat Gıda’nın hazır yemek kategorisinde barbunya pilaki ve fasulye pilaki gibi klasik ürünlerle pazar liderliğini sürdürdüğünü belirten Veysel Memiş, tüketici geri bildirimleri doğrultusunda ürün portföyünün sürekli genişletildiğini aktardı. Haşlanmışlardan konservelere, salatalardan zeytinyağlılara oluşan geniş ürün gamıyla; kaliteli, lezzetli, sağlıklı ve pratik beslenmek isteyen tüketicilere güçlü bir alternatif sunduklarını belirten Veysel Memiş, yapılan paketleme yatırımlarıyla kutu, tabak ve doypack ambalajların portföye eklendiğini; yoğun AR-GE çalışmalarıyla da “Aç & Ye” ve “Isıt & Ye” konseptli ürünlerin geliştirildiğini ifade etti.

Restoran ve Kafelerde "Sürpriz Hesap" Dönemi Kapandı Haber

Restoran ve Kafelerde "Sürpriz Hesap" Dönemi Kapandı

Ticaret Bakanlığı tarafından Fiyat Etiketi Yönetmeliği’nde yapılan kritik değişiklik Resmî Gazete’de yayınlandı. Yeni düzenlemeyle birlikte lokanta, kafe ve restoranlarda "servis ücreti" veya "kuver" adı altında ek ödeme talep edilmesi yasaklandı. ​Dışarıda yemek yiyen tüketicilerin en çok şikayet ettiği konulardan biri olan "beklenmedik ek ücretler" hakkında nihai karar verildi. Fiyat Etiketi Yönetmeliği’nin 8. maddesinde yapılan değişiklikle, yiyecek ve içecek hizmeti sunan işletmelerin adisyonlara eklediği servis, masa ve kuver ücretlerine sınırlama getirildi. ​"İlave Ödeme Talep Edilemez" ​Yeni yönetmelik maddesine göre; lokanta, restoran, kafe ve pastane gibi işletmelerde, tüketiciden servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti veya benzeri herhangi bir isim altında ilave bir ödeme talep edilmesi yasaklandı. Düzenlemede şu ifadelere yer verildi: ​"Lokanta, kafe, restoran, pastane ve benzeri yiyecek ve içecek hizmeti sunulan işyerlerinde... tüketiciden servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti ve benzeri herhangi bir isim altında ilave ödeme talep edilemez." ​Menüdeki Fiyat Neyse O Ödenecek ​Yönetmeliğin bir diğer önemli noktası ise şeffaflık vurgusu oldu. Eğer bir işletme, tarife ve fiyat listesinde belirtilen fiyatlar dışında bir ücret alacaksa, bunu mutlaka listesinde açıkça göstermek zorunda. Ancak yeme-içme sektöründeki işletmeler için bu durum "ilave ücret yasakları" kapsamında daha sıkı denetlenecek. ​Bahşiş Sistemi Devam Ediyor mu? ​Düzenlemede İş Kanunu’nun 51. maddesine (servis karşılığı alınan paraların işçilere dağıtılmasına dair hüküm) atıfta bulunularak, gönüllülük esasına dayalı bahşiş sistemi ile zorunlu kılınan servis ücretleri arasındaki çizgi korunmuş oldu. Yani müşteri kendi rızasıyla bahşiş verebilecek ancak işletme bu tutarı adisyona "zorunlu ücret" olarak ekleyemeyecek. ​Tüketiciler Ne Yapmalı? ​Uzmanlar, adisyonunda menüde yer almayan "servis ücreti" veya "kuver" kalemi gören vatandaşların, durumu Ticaret İl Müdürlüklerine veya Alo 175 Tüketici Danışma Hattı’na bildirmeleri gerektiğini belirtiyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.