Hava Durumu

#Sulak Alanlar

Kırsal Haber - Sulak Alanlar haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sulak Alanlar haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Bilim İnsanlarından Uyarı: İğneada Longoz Ormanları Kuraklık Tehdidi Altında Haber

Bilim İnsanlarından Uyarı: İğneada Longoz Ormanları Kuraklık Tehdidi Altında

Bartın ve İstanbul üniversitelerinden araştırmacıların hazırladığı yeni bir çalışma, Türkiye’nin nadir subasar ormanlarından İğneada Longoz Ormanlarının insan baskısı ve iklim değişikliği nedeniyle tehdit altında olduğunu ortaya koyuyor. 1984’ten 2014’e Erikli longozunun %16 daraldığını, Sakagöl longozundaki sulak alanların ise yok olduğunu veya bozulduğunu ortaya koyan araştırmacılar, ormanlardaki dişbudak ve saplı meşe gibi öncü türlerin de azaldığı uyarısında bulunuyor. Bölgedeki ortalama sıcaklıkların 44 sene içinde 1.8 derece yükseldiğini gösteren araştırmaya göre, yakın gelecekte kuraklık daha da artacak. Küresel ısınmanın şiddetlenmeye devam etmesi durumunda, yüzyıl sonunda bölgenin %89’unda yarı-kurak iklimin hakim olacağı hesaplanıyor. Bilim insanları, acilen koruma ve uyum önlemleri alınması çağrısında bulunuyor. Kuru ormanların subasar ormanları ile, derelerin göller, sazlıklar ve kumullarla bir arada bulunduğu nadir bir ekosistem olan İğneada Longoz Ormanları; endemik, nadir ve tıbbi bitki türlerine ev sahipliği yapan, Türkiye’nin önemli bitki alanlarından biri. Aynı zamanda Avrupa’nın en geniş longoz ormanı olan bu bölge, iklim değişikliğine sebep olan karbondioksiti bitki örtüsüne ve toprağa hapsetmede de kritik rol oynuyor. Ne var ki bu özel ekosistem, bugün büyük risk altında. Bartın ve İstanbul üniversitelerinden akademisyenlerin, İğneada Longoz Ormanları’nın 1984’ten itibaren nasıl değiştiğini inceleyen ve hakemli dergi Forests’da yayınlanan makalesi , bölgenin insan baskısı ve iklim değişikliği tarafından tehdit edildiğini ortaya koyuyor. Çalışmanın önemli bulgularından biri, İğneada Longoz Ormanları’nın parçası olan Erikli, Kocagöl ve Sakagöl longozlarından Erikli’nin 1984’ten 2014’e %16 küçülmüş olması (109 hektar). Analize göre bu süre zarfında Sakagöl longozundaki sulak alanlar ise ya yok oldu ya da bozuldu. Ormanlık alanlarda büyük bir azalma yaşanmasa da, ormanların niteliğinde de endişe verici işaretler var: Longoz ormanlarına ilk yerleşen bitkiler arasında yer alan saplı meşe ve dişbudak gibi türlerin giderek azaldığı ve ormandaki varlıklarının risk altında olduğu tespit edildi. Bu durumun temel nedeninin artan insan baskısıyla birlikte kuraklık ve su stresi olduğu düşünülüyor. Nitekim incelenen süre boyunca özellikle en kuru dönemlerde düşen yağışların azaldığı ve ortalama sıcaklıkların 1.8 derece arttığı gözlendi. Farklı iklim senaryoları ışığında yapılan modellemeler, yakın gelecekte durumun vahametinin artacağına işaret ediyor: Emisyonların yüksek seyrettiği senaryoda, bugün büyük ölçüde yarı-nemli olarak sınıflandırılan bölgenin yüzde 88’inde yarı-kurak bir iklimin hakim olacağı öngörülüyor. Çalışmanın yazarlarına göre ‘‘bu ekolojik baskı ve artan kuraklık, bölgedeki hassas ağaç türlerinin gerilemesine ve sulak alanların karbon yutak kapasitesinin zayıflamasına’’ neden oluyor. Araştırmayı yapan bilim insanları, İğneada Longoz Ormanları’nda endemik türlerin ve biyoçeşitliliğin korunması için koruma ve uyum önlemleri alınması çağrısında bulunuyor: ‘‘Istrancalardan bu ekosisteme su taşıyan derelere daha fazla müdahale edilmemeli. Bölgedeki mevcut baraj ve göletlerden, kurak dönemlerde longozun kurumasını önleyecek miktarda ekolojik can suyu salınımı zorunlu hale getirilmeli. Aslında İğneada’yı besleyen tüm su havzası, tek bir koruma planı altında yönetilmeli.’’ Endemik, nadir ve tıbbi bitkilerin yetiştiği özel bir alan Yıldız (Istranca) Dağları’ndan başlayıp Karadeniz’e uzanan dereler, ilkbaharda karların erimesiyle daha coşkun akar. Ne var ki kıyı kumullarını aşıp denizle buluşamazlar. Bu nedenle göller şişer, geriye doğru taşar ve ormanlara doğru yayılır. Derelerin taşıdığı alüvyonlarla beslenen bu verimli topraklarda dört endemik ve 12 nadir bitki türünün yanı sıra 55 tıbbi bitki türü yaşıyor; akçaağaç, ıhlamur, dişbudak ve gürgen gibi birçok değerli ağaç yetişiyor. İğneada Longoz Ormanları’nın 2007’de Milli Park ilan edilmesinin ardından 2014 yılında, Erikli, Kocagöl ve Sakagöl longoz ormanlarının yanı sıra Kocagöl ve Sakagöl arasındaki bölgenin de dahil edildiği kapsamlı bir işletme planı hazırlandı. Forests dergisinde yayınlanan makalede, 1984 yılında hazırlanan işletme planını 2014 planıyla karşılaştıran araştırmacılar, ormanlarda yaşanan arazi kullanım değişikliklerini tespit ettiler. Ayrıca farklı iklim senaryoları doğrultusunda modellemeler yaparak, bölgede iklimin ne şekilde değişeceğini hesapladılar. Erikli longozu daraldı, Sakagöl’deki sulak alanlar yok oldu veya bozuldu Analiz sonucunda, Erikli Longozunun yaklaşık 109 hektar küçüldüğü tespit edildi. Bu daralma, longozun toplam alanının yaklaşık %16’sına denk geliyor. Daha vahim bir tablo ise Sakagöl Longozunda görüldü: Bölgedeki sulak alanların tamamının yok olduğu veya bozulduğu tespit edildi. Bölgedeki tarım arazilerinde ise yaklaşık 30 hektarlık artış tespit edildi. Çalışmanın yazarlarına göre endemik türleri korumak için atılması gereken en öncelikli adım, bu türlerin üzerinde yaşadığı su habitatının acilen geri kazandırılması. Araştırmacılar, ‘‘Ormana su sağlayan sistemi korumazsak, ne kadar çaba sarf edersek edelim, ne Karadeniz Salkımı gibi nadir endemik bitkileri ne de kara leylek gibi canlıları tek tek korumamız mümkün olamaz,’’ diyor. Saplı meşe ve gürgen gibi öncü türlerin bölgedeki varlığı tehlikede 1984 ile 2014 yılı planlarının karşılaştırması, ormanlık alanların hemen hemen aynı kaldığını gösteriyor. Ancak detaylı araştırmalar, ekosistemin sağlığı açısından uyarılar içeren bir durumu ortaya koyuyor: Saplı meşe ve dişbudak gibi kuru ve sıcak koşullara kısmen dayanıklı olan bölgenin öncü türlerinin varlığının kayda değer ölçüde azaldığı görülüyor. Normal şartlarda, dişbudak ve gürgen ağaçlarının popülasyonlarının artmasının bekleneceğini belirten araştırmacılar, bu gerilemenin ardında insan baskısının yanı sıra iklim değişikliğiyle birlikte şiddetlenen ve uzayan kuraklık olaylarının bulunduğunu ifade ediyor. Bilim insanlarına göre alandaki değişim sürecini yansıtan bu eğilim, öncü türlerin ormandan kademeli olarak dışlanmasına yol açabilir. Çalışmanın yazarlarından İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. İrşad Bayırhan, 2014’ten bu yana hem kuraklığın hem de insan baskısının arttığına dikkat çekiyor: ‘‘2014’ten bu yana kuraklık periyotları arttı ve bu durum mevsimsel taban suyu taşkınlarını sekteye uğratıyor. Ayrıca havzaya giren tuzlu su miktarının da arttığı anlaşılıyor. Ayrıca o yıllara göre çok ciddi bir yapılaşma var ve devam eden sanayi projeleri, bölgedeki baskıyı artırabilir.’’ Ancak olumlu gelişmeler de yok değil. Bayırhan, ‘‘Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü, kaçak avcılık, kontrolsüz girişler ve çevre kirliliğine karşı korunması için saha incelemelerini ve fiziksel izleme altyapısını güçlendirmiş görünüyor. Ayrıca bölgenin ekoturizm odağı haline gelmesiyle, bölge halkı ve ziyaretçilerin ormanı koruma konusunda daha güçlü bir farkındalık sahibi olmuş gibi görünüyor,’’ diyor. Sıcaklıklar 44 senede 1.8 derece arttı Çalışılan alanda yapılan uzun süreli gözlemler, 1970 ile 2024 arasındaki 54 senede bölgenin ortalama sıcaklığının 13.09°C, yıllık yağış miktarının ise 817.7 milimetre olduğunu gösteriyor. 1981-2024 yılları arasında yıllık yağışlarda kayda değer bir değişim gözlenmese de analiz sonuçları, özellikle en kuru aylarda yağışların azaldığı ve sıcaklıkların arttığına işaret ediyor. Bu zaman diliminde ortalama sıcaklıkların da yaklaşık 1.8°C arttığı tespit edildi. Uzun sürekli kuraklık ve artan sıcaklıklar gibi iklim kaynaklı stres faktörlerinin giderek öne çıktığı bu dönemde, tarımsal genişleme gibi insan kaynaklı baskılar, ekolojik kırılganlığı daha da artırıyor. İğneada Longoz Ormanları, iklim değişikliğiyle mücadelede önemli rol oynuyor Kıyı ormanları - ve özellikle İğneada Longoz Ormanları gibi subasar ormanları - iklim değişikliğine sebep olan karbondioksiti hapsetmede kritik rol oynayan, özel ekosistemler. Bunun nedeni, bitki örtüsünün hızla gelişebilmesi ve karbonun hem toprakta hem de bitki örtüsünde depolanabilmesi: Subasar ormanları mevsimsel olarak sular altında kaldığı için, toprak yılın uzun bir bölümünde ıslak kalıyor. Bu da bitki artıklarının daha yavaş çürümesini sağlıyor ve karbon toprakta daha uzun süre saklı kalabiliyor. Dolayısıyla bu ekosistemlerin muhafazası, yalnızca biyoçeşitlilik için değil, iklim değişikliği ile mücadele için de kritik önemde. Ne var ki iklim değişikliği, arazi kullanımında yapılan değişiklikler ve kirlilik, bu ekosistemlerin karbon depolama kapasitelerini ciddi ölçüde tehdit ediyor. Bu çalışma da özellikle kuraklığın ve su stresinin, İğneada Longoz Ormanları’nın hapsedebileceği karbon miktarını azaltabileceği uyarısında bulunuyor. Çalışmanın yazarlarından İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden Prof. Dr. Cem Gazioğlu, ‘‘Kıyı ormanları, kara ve deniz arasında yüksek biyoçeşitliliğe ev sahipliği yapan ve kritik ekolojik görevler üstlenen özel alanlardır. Kıyı ekosistemleri okyanus yüzeyinin çok küçük bir kısmını kaplamasına rağmen, toplam karbon emiliminde büyük bir rol oynar. Bu karbon yutak alanları, iklim değişikliğiyle mücadelede oldukça güçlü savaşçılardır,’’ diyor. ‘‘Bu nedenle ülkemizdeki İğneada Longoz Ormanları'nın mutlak koruma statülerinin tavizsiz biçimde uygulanması gerekiyor.’’ Yüzyıl sonunda bölgede yarı-kurak iklim hakim olabilir Çeşitli iklim senaryoları altında bölge ikliminin ne şekilde değişeceğini iki farklı endeks aracılığıyla değerlendiren bilim insanları, özellikle ciddi iklim politikalarının devreye alınmaması sonucu ortaya çıkacak olumsuz senaryolarda, bugün büyük ölçüde nemli veya yarı-nemli olarak sınıflandırılan bölge ikliminin yüzyıl sonuna doğru kuruyacağını tespit ettiler. Olumsuz iklim senaryolarında daha yüksek öngörü gücüne sahip olduğu belirlenen De Martonne endeksine göre bugün bölgenin %70’i yarı nemli, %1,6’sı nemli, %28.3’ü ise Akdeniz iklimi etkisi altında. Fakat iklim değişikliği ile mücadele başarılı olmazsa, yüzyıl sonuna kadar İğneada Longoz Ormanları’nın %89’unun yarı-kurak bir iklime sahip olacağı ve nemli alanların yüzyıl sonuna kadar tamamen yok olacağı görülüyor. Çalışmanın yazarları arasında yer alan İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden Prof. Dr. Gürcan Büyüksalih, ‘‘Sonuçlarımız, yüksek emisyon senaryolarında bölgenin büyük ölçüde yarı kurak bir iklim kuşağına dönüşebileceğini ve karbon yutak kapasitesinin risk altında olduğunu ortaya koyuyor,’’ diyor. Bu durumun, bölgenin benzersiz biyoçeşitliliğini ve kritik karbon yutak alan işlevini tamamen yitirmesi riskini doğurduğunu vurgulayan Büyüksalih’e göre ‘‘Bu ekolojik çöküşü önlemek adına, bölgeyi besleyen akarsular üzerindeki insan kaynaklı su baskıları azaltılmak ve havza genelinde dinamik, iklim dirençli bir entegre su yönetimi planı hayata geçirmek gerekiyor.’’ Kaynak: İklim Masası - www.iklimmasasi.com Kaynak: Selin Uğurtaş Kaynak: https://www.mdpi.com/1999-4907/16/6/976

Gediz Deltası’nda 5 Yıllık Doğa Seferberliği Haber

Gediz Deltası’nda 5 Yıllık Doğa Seferberliği

İzmir’de bulunan Gediz Deltası’nın ekolojik yapısını korumak ve biyolojik çeşitliliğini güçlendirmek amacıyla 2026-2031 yıllarını kapsayan beş yıllık restorasyon projesi hayata geçiriliyor. Akdeniz Havzası’nın önemli sulak alanlarından Gediz Deltası’nın doğal yapısını korumak ve ekosistemini yeniden canlandırmak amacıyla kapsamlı bir restorasyon projesi başlatıldı. Doğa Koruma ve Millî Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü ile Doğa Derneği ortaklığında yürütülecek proje, uluslararası paydaşların iş birliği ve ELSP desteğiyle gerçekleştirilecek. Gediz Deltası’nın ekosistemi güçlendirilecek “Nehir ve Denizin Güçlerinden Yararlanarak Gediz Deltası’nı Yeniden Canlandırmak Projesi”nin lansmanı İzmir’de düzenlendi. 2026-2031 yılları arasında uygulanacak proje kapsamında, deltanın ekolojik yapısının korunması ve bölgedeki biyolojik çeşitliliğin desteklenmesi hedefleniyor. Sulak alanlar, çok sayıda canlı türüne yaşam alanı sunmaları ve doğal ekosistemlerin devamlılığı açısından önemli bir role sahip. Gediz Deltası için yürütülecek restorasyon çalışmaları da bölgenin doğal değerlerinin korunmasına ve ekosistemin sürdürülebilirliğine katkı sağlamayı amaçlıyor. Gediz Deltası’nın geleceği için uzun vadeli çalışma Beş yıllık proje, Gediz Deltası’nın doğal yaşam alanlarının korunmasına yönelik uzun vadeli bir çalışma niteliği taşıyor. DKMP Genel Müdürlüğü ve Doğa Derneği öncülüğünde, uluslararası iş birliğiyle yürütülecek çalışmalarla deltanın ekolojik değerlerinin gelecek nesillere aktarılması hedefleniyor.

Antalya Su Zirvesi’nde Su Yönetimi ve Ortak Eylem Çağrısı Haber

Antalya Su Zirvesi’nde Su Yönetimi ve Ortak Eylem Çağrısı

Antalya Ticaret Borsası tarafından COP31 öncesinde düzenlenen Antalya Su Zirvesi’nde, kentin su kaynaklarının korunması, tarımda su verimliliği, kaçak kuyular, akıllı sulama sistemleri ve ortak su yönetimi ele alındı. Antalya Ticaret Borsası, 9-20 Kasım’da Antalya’da düzenlenecek COP31 öncesinde Antalya Su Zirvesi; COP31’e Doğru Ortak Su Eylemi düzenledi. Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır ev sahipliğinde Mimar Sinan Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Su Zirvesi, Antalya Valisi Hulusi Şahin, Antalya Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Büşra Özdemir, Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan, ilçe belediye başkanları, kurum ve kuruluşların temsilcileri, akademisyenler çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleşti. Zirve kapsamında düzenlenen “Sulak Alanlar: Görünmez Aciliyeti Görünür Kılmak” Fotoğraf Sergisi ziyaretçilerin beğenisine sunuldu. SORUN BELLİ, ÇÖZÜMLER DE BİLİNİYOR Vali Hulusi Şahin, su konusunda artık sorunun ve çözüm yollarının büyük ölçüde bilindiğini belirterek, bundan sonraki aşamanın uygulama olduğunu söyledi. Şahin, “Sorun belli, herkes aynı fikirde. Çözüm nedir? Aslında çözümler de biliniyor. Çözümler acı reçeteyi içeriyor" dedi. Tarımın su tüketimindeki payına dikkati çeken Şahin, sulama yöntemlerinin değiştirilmesi gerektiğini belirtti. Şahin, “Suyun yüzde 70'ini tarım uygulamaları harcıyor. Nasıl sulardık biz tarlalarımızı, salma sulamayla. Başka bir ismi ne, vahşi sulama. Gerçekten çok vahşi. Sonra yağmurlamaya geçtik. Bir anda kullandığımız su miktarı yarıya düştü. Sonra damlama suya, basınçlı sulamaya geçtik; bir yarıya daha düştü. Şimdi artık o da kurtarmıyor. Yeni yöntemler bulmak ve uygulamak zorundayız" diye konuştu. 29 YAŞINDA SERALARIMIZ VAR Antalya'daki seraların da yenilenmesi gerektiğini vurgulayan Şahin, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından seraların mevcut durumunun incelendiğini söyledi. Seraların yeni teknolojiyle yenilenmesi gerektiğini belirten Şahin, “Ortalama kaç yaşında seralarımız, 29 yaşında. 29 yaşında arabası olan var mı? Traktörü olan kaldı mı? Yok. Ama serası olan çok. Seralarımızı değiştireceğiz, yeni tip bir anlayışla yeniden yapacağız. Bu acı reçeteyi yutacağız. Bu ödemeyi yapacağız. 'Oğluma Konyaaltı'ndan birkaç ev alayım', öyle yok. Bu masraf önce o seraya yapılacak ve orada yağmur hasadı gibi yeni çözümleri bulacağız" ifadelerini kullandı. KUYULARIMIZIN YÜZDE 90'I KAÇAK Kaçak kuyuların su yönetimindeki sorunlardan biri olduğunu belirten Şahin, “Bizim şu andaki kuyularımızın yüzde 90'ı kaçak" dedi. Kaçak kuyulardan elde edilen suyun tarımda kullanıldığını belirten Şahin, “Bu kaçak kuyulardan elde edilen suyla tarımın ana gövdesini yapıyoruz ve pervasızca harcıyoruz suyu, pervasızca. Nasıl olsa bedava. Hesap da yok, nasıl olsa alttan geliyor. Halbuki Konya Ovası kurudu, buraların, aşağısının kurumayacağını kim söyleyebilir?" diye konuştu. Su kaynaklarının korunmaması halinde tarım, hayvancılık ve turizmin sürdürülemeyeceğini söyleyen Şahin, “Eğer belli çözümleri yapmazsak bu tarımı, bu hayvancılığı ve bu turizmi devam ettirme şansımız yok. Acı reçeteyi kendimize uygulayacağız, finansmanı kendimiz karşılayacağız. Bunun başka yolu yok. Emin olun devlet, siz bir adım atın, 15 adım atacaktır; ona hiçbir şüphe yok" dedi. KORKUTELİ'DE AKILLI SAYAÇLA SU TASARRUFU Korkuteli Barajı'nda su seviyesinin yaklaşık 2 yıl kadar önce yüzde 19'a kadar düştüğünü belirten Şahin, sulamada akıllı sayaç sisteminin uygulanmasıyla mevcut suyun daha verimli kullanıldığını anlattı. Şahin, “O seneyi, hani yandık öldük diyorduk ya, o seneyi su fazlasıyla, o barajdaki yüzde 19'un çok azını kullanarak bitirdik. Bütün sulamalar yapılmış olmasına rağmen" dedi. Suyun ihtiyaca göre kullanılması halinde mevcut kaynakların yeterli olabileceğini belirten Şahin, “Suyu doğru kullanırsanız, ihtiyacınız kadar kullanırsanız, 'çok fazla kullanayım, fazla kullanayım' demezseniz bizim suyumuz bize yeter" diye konuştu. SUYU İSRAF ETMEMEK BİR KÜLTÜR Su tasarrufunun yalnızca teknik önlemlerle değil, yaşam biçimiyle de ilgili olduğunu ifade eden Şahin, “Bu bir yaşam biçimi, bir anlayış meselesi. Suyu israf etmemek bir kültür. Bu kültürü edineceğiz. Bizim babalarımızda vardı, nedense bizde yok. Çocuklarımızda var mı şüpheliyim ama eğer gayret edersek yeniden o kültürü kazanabiliriz" dedi. Kuraklığın tarih boyunca medeniyetler üzerinde etkili olduğunu belirten Şahin, “Koca koca imparatorlukları yok eden kuraklıktır. Kuraklık tarihin her döneminde hiçbir kimseye iltimas geçmedi. Tedbir almazsanız yok olur gidersiniz. Tedbir alalım, kalıcı olalım" diye konuştu. ORTAK AKIL VURGUSU Şahin, su konusunda çözümün kamu kurumlarının yanı sıra üretici, turizmci, sanayici ve vatandaşların sorumluluk almasıyla mümkün olacağını söyledi. Şahin, “Çiftçiysem sorumluluğumun gereğini yerine getireyim. Turizmciysem sorumluluğumun gereğini yerine getireyim. Sanayiciysem işte çözümler ortada. Sürdürülebilir bir üretim arayışı. Gizlisi saklısı hiçbir şey yok, bilim hepsinin çözümünü bulmuş. Bir maliyeti var, buna katlanacağım ve buna göre faaliyetimi yöneteceğim" diye konuştu. Şahin, zirvenin tabandan gelen ihtiyaçların ortak akılla eyleme dönüştürülmesi açısından önem taşıdığını belirterek, su konusunda kalıcı çözümler için ortak hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. SU, ANTALYA’NIN GELECEK 30 YILLIK MESELESİ Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır, Zirve’de yalnızca suyu konuşmak için değil, Antalya’nın geleceğini konuşmak için bir araya geldiklerini söylerken, “Çünkü su artık yalnızca çevrenin ya da tarımın konusu değildir. Su, üretimdir, gıdadır, turizmdir, sanayidir, kent yaşamıdır, ekonomidir. Ve hepsinden önemlisi, Antalya’nın geleceğidir” dedi. Antalya’nın büyüdüğünü, Antalya’da üretimin, turizmin, nüfusun ve ekonominin büyüdüğünü kaydeden Ali Çandır, diğer taraftan ise iklimin, yağış rejiminin değiştiğini, kuraklık ve su stresinin arttığına dikkat çekti. Çandır, “Bir tarafta büyüyen bir Antalya, diğer tarafta çok daha dikkatli yönetmemiz gereken su kaynakları. Antalya Ticaret Borsası olarak 2026 yılı çalışma temamızı ‘su’ olarak belirlememizin ve bu çalışmaya başlamamızın temel nedeni budur. Çünkü biz su meselesini yalnızca bugünün problemi olarak görmüyoruz. Antalya’nın önümüzdeki 10, 20, 30 yıllık geleceğinin temel meselelerinden biri olarak görüyoruz. Artık yalnızca; ‘Ne kadar suyumuz var?’ sorusunu sormamız yeterli değil. Asıl sorumuz, ‘Sahip olduğumuz suyu ne kadar doğru ve ne kadar verimli kullanıyoruz?’ olmalı. Bunun da ötesinde şunu sormalıyız: ‘Kullandığımız her birim su ne kadar ekonomik ve sosyal değer üretiyor?’ Ve artık konuşmanın ötesinde eyleme geçmeliyiz” diye konuştu. “TARIMIN SU BAŞKA, TURİZMİN SUYU BAŞKA DEĞİLDİR” Zirve öncesinde 15 ve 16 Eylül tarihlerinde Antalya Su Diyaloğu toplantılarını gerçekleştirdiklerini, tarım, turizm, sanayi ve kentsel su yönetimi olmak üzere dört temel alanı ele aldıklarını anımsatan Başkan Çandır, tarafları aynı masada buluşturarak, mevcut durum ve risklerin konuşulduğunu, iyi uygulamaların ele alındığını, “Bundan sonra ne yapacağız?” sorusuna cevap aradıklarını söyledi. Çandır, “Bu çalışmaların bize gösterdiği ilk gerçek: Suyu artık sektör sektör, kurum kurum birbirinden bağımsız yönetemeyiz. Tarımın suyu başka, turizmin suyu başka, sanayinin ya da kentin suyu başka değildir. Hepsi Antalya’mızın suyudur. Hepsi aynı kaynağın, aynı havzanın, aynı geleceğin parçasıdır. Bu nedenle Antalya’nın ihtiyacı parçalı ya da müstakil çözümler değil, bütüncül ve kapsayıcı bir su yönetimi anlayışıdır” dedi. SUYUMUZU ÖLÇELİM, YÖNETELİM Suyun önemini vurgulayan Başkan Çandır, “Suyumuzu daha iyi yönetmeliyiz” dedi. Suyun ölçülmesi, kayıpları azaltılması, verimli kullanılması, yağmur suyunun tutması, arıtılmış suyun yeniden değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Çandır, “Kullandığımız suyun her damlasının ne kadar değer ürettiğini bilmeliyiz. Çünkü; ölçmeden yönetemeyiz, kıyaslamadan iyileştiremeyiz. Dünyadaki başarılı uygulamalara baktığımızda da aynı anlayışı görüyoruz. Suyu sadece temin etmek değil, verimli kullanmak ve mümkün olduğunca yeniden kullanmak öne çıkıyor. Kentler, sektörleri yalnızca toplam su tüketimiyle değil, ürettikleri değerle birlikte ölçüyor. Biz de Antalya’da bunu yapabilmeliyiz” diye konuştu. Tarımda bir metreküp suyla ne kadar ürün ve ne kadar ekonomik değer oluşturulduğunu, turizmde bir misafir için ne kadar su kullanıldığını, sanayide bir birim üretim için ne kadar su tüketildiğini, kentte kişi başına tüketim ve şebeke kayıpların ölçülmesi gerektiğini kaydeden Çandır, her sektörün kendi şartları içinde değerlendirilmesi, kendi su verimliliği hedefini ortaya koymalıdır” dedi. Suyun yeniden kullanımının da önemini vurgulayan Başkan Ali Çandır, şunları kaydetti: “Artık her kullanım için içme suyu kalitesinde su tüketmek zorunda olmadığımızı düşünmeliyiz. Uygun koşullarda arıtılmış suyu; tarımda, sanayide, peyzajda ve farklı kullanım alanlarında yeniden hayata ve ekonomiye kazandırabilmeliyiz. Yağmur suyunu mümkün olduğu kadar hızla şehirden uzaklaştırılacak bir yük değil, değerlendirilecek bir kaynak olarak görmeliyiz. Tarımda yalnızca modern sulama sistemlerine geçmekle yetinmemeli; toprağın, bitkinin ve iklimin gerçek ihtiyacına göre sulama yapmalıyız. Sera çatılarımıza düşen yağmuru değerlendirmeliyiz. Yeraltı suyunu yalnızca çektiğimiz bir kaynak olarak değil, korumamız gereken stratejik bir rezerv olarak görmeliyiz. Turizmde iyi uygulamaları ölçmeli ve yaygınlaştırmalıyız. Sanayide suyun nerede kullanıldığını, nerede kaybedildiğini ve ne kadarının yeniden kullanılabileceğini ortaya koymalıyız. Kentlerimizde ise kayıp-kaçağı azaltırken, suyu ölçen, izleyen ve yöneten bir altyapıya geçmeliyiz.” HEDEF KALICI, KAPSAYICI SU ETKİLEŞİM AĞI KURMAK Antalya Su Diyaloğu’nun çıktılarının önemine değinen Başkan Çandır, “Düzenlediğimiz Su Diyalogları bize bir şeyi daha gösterdi: Antalya’nın bilgisi var. Tecrübesi var. Kurumsal kapasitesi var. İyi uygulama örnekleri var. Eksik olan, bütün birikimi ortak hedeflere, somut ve ölçülebilir eylemlere dönüştürmektir. İşte Zirvemizin temel amacı budur. Bu amaçla Antalya’da kalıcı ve kapsayıcı bir su etkileşim ağı oluşturmak istiyoruz. Bu ağ; Kamu, yerel yönetim, üniversite, üretici, turizm, sanayi, meslek kuruluşları ve sivil toplumun aynı hedefler etrafında sürekli iletişim içinde olmasını sağlayacak bir yapı olmalı. Suyun arzını ve kullanımını performans kriterleriyle takip etmek, sektörel ve kentsel kullanımlarını ekonomik fayda ve katma değer açısından değerlendirmek, elde ettiğimiz verileri düzenli olarak raporlamak, kamuoyunu bilgilendirmek, kurumlarımız arasındaki işbirliğini ve yönetişimi güçlendirmek ce ortaya çıkan sonuçları politika yapıcılarla paylaşarak takibini sağlamak istiyoruz. Bunun için Antalya’mızın su verisini ortak bir sistem ve ortak bir anlayışla toplamaya, ölçmeye, izlemeye ve sonuçlarını düzenli olarak paylaşmaya ihtiyacımız var” diye konuştu. SORUNLARI BİLİYORUZ CEVAPLARI ORTAYA KOYMALIYIZ Su ile ilgili sorunların büyük ölçüde bilindiğini, artık soruların cevabının ortaya konulması gerektiğini kaydeden Ali Çandır, “Ne yapacağız? Kim yapacak? Nasıl yapacağız? Ne zaman yapacağız? Ve en önemlisi; Sonucunu nasıl ölçeceğiz? Buna bir soru daha eklemeliyiz: Bunu nasıl finanse edeceğiz? Çünkü iyi bir fikir, uygulanabilir değilse sonuç üretmez. Bu nedenle ortaya koyacağımız hedeflerin yalnızca doğru ve ölçülebilir değil, aynı zamanda uygulanabilir ve finanse edilebilir olması gerekiyor. Bizim istediğimiz; niyeti eyleme, eylemi takvime, takvimi sorumluluğa, sorumluluğu ölçülebilir sonuca dönüştürmektir. Bunun için yalnızca bir eylem planına değil, bu planın uygulanmasını takip edecek kalıcı bir işbirliği ve izleme mekanizmasına da ihtiyacımız var. Antalya’nın suyunu birlikte ölçebilmeli, izleyebilmeli, kıyaslayabilmeli ve gelişmeyi her yıl ortaya koyabilmeliyiz. Bu nedenle bu çalışmanın yalnızca bir belge olarak kalmasını istemiyoruz. Kısa, orta ve uzun vadeli; uygulanabilir, ölçülebilir, takip edilebilir ve finanse edilebilir bir yol haritası olmasını istiyoruz” dedi. COP31 BÜYÜK FIRSAT Antalya’nın önünde COP31 gibi büyük bir fırsat olduğunu dile getiren Başkan Çandır, “Biz COP31’i yalnızca Antalya’da gerçekleştirilecek büyük bir uluslararası organizasyon olarak görmüyoruz. Antalya’nın yıllardır konuştuğu iklim ve su konularında somut adımlar atması için önemli bir fırsat olarak görüyoruz. İstiyoruz ki Antalya COP31’e; yalnızca ev sahibi olan bir kent olarak değil, sorunlarını bilen, verilerini ortaya koyan, çözümünü ortak akılla tartışan, hedeflerini belirleyen, harekete geçen ve sonuçları tüm paydaşlarıyla paylaşan bir kent olarak çıksın. Antalya Su Diyaloğu bunun ilk adımıydı” dedi. ARTIK UYGULAMA ADIMLARI ATILMALI Antalya Su Zirvesi’nin su konusunda ikinci adım olduğunu, bundan sonraki adımların uygulama olması gerektiğini vurgulayan Başkan Çandır, “Sonraki adım ise elde ettiğimiz sonuçları ölçmek, paylaşmak ve geliştirmektir. Ve uygulamanın COP31 ile sınırlı kalmasını da istemiyoruz. Zirvede ortaya çıkacak sonuçları uygulayacağız, sonuçlarını ölçeceğiz, eksiklerimizi göreceğiz ve gerektiğinde hedeflerimizi yeniden değerlendireceğiz. Çünkü su konusunda kalıcı başarı, bir toplantıyla değil, yıllar boyunca sürdürülen kararlı bir uygulamayla mümkün olacaktır. Zirvede ortaya çıkacak sonuçların yalnızca Antalya’da kalmasını da istemiyoruz. Çünkü bugün Antalya’nın karşı karşıya olduğu su, kuraklık ve iklim sorunları; Akdeniz havzasındaki birçok kentin de ortak meselesidir. Antalya’da geliştireceğimiz uygulanabilir çözümleri COP31’de dünyayla paylaşmak istiyoruz. Yalnızca sorunlarımızı değil, çözümlerimizi de anlatmak ve paylaşmak istiyoruz” diye konuştu. SUYUN SAHİBİ TEK BİR KURUM DEĞİLDİR Su konusunda hiçbir kurumun tek başına kalıcı ve kapsayıcı çözüm üretemeyeceğini söyleyen Çandır, merkezi yönetimin, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, üreticinin, turizmcinin, sanayicinin, meslek kuruluşlarının ve vatandaşların ortak sorumluluğuna dikkat çekti. Çandır, “Çünkü suyun sahibi tek bir kurum değildir. Ama suyun sorumluluğu hepimizindir. Antalya Ticaret Borsası olarak bizim niyetimiz toplantılar yapmak değildir. Niyetimiz; Antalya’nın suyunu koruyacak, üretimini sürdürecek, ekonomisini ve rekabet gücünü güçlendirecek ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir kent bırakacak ortak bir iradenin oluşmasına katkı sağlamaktır. Çünkü önümüzde artık belirsiz bir gelecekten çok, yönetmemiz gereken bir risk vardır. Suyun bol olduğu günlerde değil, kıt olduğu günlerde ne yapacağımızı bugünden planlamalıyız. Birkaç yıl sonra; “Keşke daha önce başlasaydık.” dememek için bugün başlamalıyız” diye konuştu. SUYU KORURSAK ANTALYA’NIN GELECEĞİNİ KORURUZ Antalya Su Zirvesi’nin suyun yönetiminde önemli bir başlangıç olmasını dileyen Başkan Çandır, “Bugün burada oluşacak ortak aklın, Antalya’nın ortak eylemine dönüşmesini temenni ediyorum. Ve inanıyorum ki Antalya’nın bugün kendi geleceği için ortaya koyacağı çözümler, yarın COP31’de ve dünyanın farklı coğrafyalarında karşılık bulabilir. Çünkü; Suyu korursak üretimi koruruz. Suyu korursak ekonomimizi koruruz. Suyu korursak Antalya’nın geleceğini koruruz” dedi. BAŞKAN ÇANDIR’DAN TEŞEKKÜR Başkan Çandır, Zirveye katılanlara katkı koyanlara teşekkür ederken, “Her zaman yanımızda olan ve bütün çalışmalarımızı destekleyen Sayın Valimize, Sayın Büyükşehir Belediye Başkan Vekilimize, Sayın Rektörümüze özellikle teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca Zirvemize değerli katkılar sunan tüm kurum ve kuruluşlarımıza, kıymetli bilim insanlarımıza, sektör temsilcilerimize ve bu organizasyonun gerçekleşmesinde emeği geçen çalışma arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum” dedi. SU KAYNAKLARI ÜZERİNDEKİ BASKI ARTIYOR Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Vekili Büşra Özdemir, Antalya’nın su kaynakları üzerindeki baskının her geçen gün arttığına dikkat çekerken, “İçme suyu kaynaklarımızın yüzde 98’ini oluşturan yeraltı sularımıza erişimde her geçen gün daha alt seviyelere inmek zorunda kalıyoruz. Nüfus ve ziyaretçi sayısındaki artış su ihtiyacını büyütüyor. Büyükşehir Belediyesi olarak yaklaşık 2,7 milyon vatandaşa ve nüfusun yaklaşık 10 katına karşılık gelen 27 milyona yakın ziyaretçiye içme suyu hizmeti sunuyoruz. Entegre kentsel su yönetim planını hayata geçirdik ve ASAT SCADA sistemiyle şebekeyi anlık olarak izliyoruz” dedi. Su kaynaklarının azalmasıyla kuraklık riskinin arttığını belirten Özdemir, Büyükşehir Belediyesi olarak su kayıplarının azaltılması, altyapının yenilenmesi, arıtılmış suyun yeniden kullanılması ve tarımda kapalı devre sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması yönünde çalışmalar yürüttüklerini belirten Özdemir, “Bütün bu çalışmaların ortak bir amacı var; Bir damla suyun dahi boşa heba edilmemesi" dedi. Zirveden çıkacak sonuçların Antalya Su Eylem Planı'na ve COP31 sürecine taşınması gerektiğini belirten Özdemir, “Bu zirveden çıkacak sonuçların Antalya'nın su konusunda ortaya koyduğu ortak iradenin kalıcı bir yol haritasına dönüşmesini diliyorum" diye konuştu. ÖZKAN: “ANTALYA’NIN DÜNYAYA SÖYLEYECEK BİR SÖZÜ OLMALI” Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan, Antalya Su Zirvesi’nde suyun yalnızca çevresel bir konu olmadığını, tarımdan gıdaya, turizmden ekonomiye kadar geleceğin temel meselelerinden biri olduğunu söyledi. Akdeniz Havzası’nın iklim değişikliğinin etkilerini yoğun biçimde yaşadığını belirten Özkan, Antalya’nın su kaynaklarını koruması ve suyu daha verimli kullanması gerektiğini vurguladı. Türkiye’de kullanılan suyun yaklaşık dörtte üçünün tarımda tüketildiğine dikkat çeken Özkan, geleceğin üretim modelinin daha az suyla daha verimli ve sürdürülebilir üretim üzerine kurulması gerektiğini ifade etti. Akdeniz Üniversitesi’nin su verimli üretim, akıllı tarım, yapay zekâ ve yenilenebilir enerji alanındaki çalışmalarına değinen Özkan, üniversite bünyesinde Su Enstitüsü kurulmasına yönelik adımlar attıklarını açıkladı. COP31’in Antalya için önemli bir fırsat olduğunu belirten Özkan, “Antalya’nın dünyaya söyleyecek bir sözü olmalı” diyerek, kentin sorunlarını anlatmanın ötesine geçerek çözüm üreten ve uygulamalarını ortaya koyan bir şehir olması gerektiğini söyledi. Özkan, “Antalya’dan başlayalım. Türkiye için yapalım. Çocuklarımız için başaralım” dedi. Zirvede, Bilim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Bülent Topkaya, Prof. Dr Ayşe Muhammetoğlu, Prof. Dr. Harun Kaman, Prof. Dr. Ethem Karadilek sunum yaptılar. Toplantının ardından Bilim Kurulu Üyelerine plaket takdim edildi.

Büyükşehir'den Sulak Alanlar İçin Anlamlı Buluşma Haber

Büyükşehir'den Sulak Alanlar İçin Anlamlı Buluşma

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Hayvanat Bahçesi, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü kapsamında doğaya ve geleceğe dokunan anlamlı bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Balıkdamı Sulak Alanı’nda düzenlenen farkındalık ve koruma odaklı saha gezisi, sulak alanların ekolojik ve kültürel önemine dikkat çekti. “Balıkdamı Sulak Alanında Doğa Temelli Çözümlerle Herkes İçin Sürdürülebilir Su” projesi Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Hayvanat Bahçesi, Doğa Araştırmaları Derneği, Akdeniz Tatlı Su Ekosistemleri için Donörler İnisiyatifi (Donors’ Initiative for Mediterranean Freshwater Ecosystems- DIMFE) tarafından desteklenen Doğa Koruma ve Milli Parklar V. Bölge Müdürlüğü Eskişehir Şube Müdürlüğü ile iş birliğiyle Eskişehir ili sınırları içindeki Balıkdamı Sulak Alanı’nda yürütülüyor. Proje kapsamında belirlenen ekosistem hizmetleri, doğa temelli çözümler, istilacı türlerle mücadele çalışmaları, yapay ada yapımı ve saz temizliği faaliyetleri hakkında kapsamlı ve teknik bilgiler aktarıldı. Uzmanlar eşliğinde gerçekleştirilen saha çalışmaları, sulak alanların korunmasına yönelik iyi uygulama örneklerini yerinde görme fırsatı sundu. Programın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise, Balıkdamı Sulak Alanı’nda giderek artan katı atık kirliliğine dikkat çekmek amacıyla düzenlenen çevre temizliği oldu. Proje paydaşlarının katılımıyla gerçekleştirilen kapsamlı çöp toplama etkinliği, hem farkındalık yarattı hem de alanın ekolojik sağlığına somut bir katkı sundu. Dünya Sulak Alanlar Günü, sulak alanların yalnızca biyolojik çeşitlilik açısından değil; aynı zamanda bu alanlarla birlikte şekillenmiş kültürel mirasın ve nesiller boyunca aktarılan geleneksel bilginin görünür kılınması açısından da büyük önem taşıyor. Türkiye’nin sulak alanları, binlerce yıllık insan–doğa etkileşiminin izlerini barındıran, yaşayan kültürel peyzajlar olarak öne çıkıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Rızvanoğlu'ndan Eber Gölü İçin Çağrı Haber

CHP Genel Başkan Yardımcısı Rızvanoğlu'ndan Eber Gölü İçin Çağrı

Cumhuriyet Halk Partisi Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü nedeniyle ulusal öneme sahip sulak alanlardan biri olan Eber Gölü’nde incelemelerde bulundu. İncelemelere CHP Afyonkarahisar İl Başkanı Hasan Karadeniz, Bolvadin İlçe Başkanı Ömer Çengel, Çay İlçe Başkanı Murat Cingöz, Sultandağı İlçe Başkanı Fatih Türkmen, Konya İl Başkan Yardımcısı Ezgi Bilge Arslan, Akşehir İlçe Başkanı Sevim Uzun, CHP’li belediye meclis üyeleri ve sivil toplum örgütleri eşlik etti. İnceleme sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu ve beraberindeki heyet, Sultandağı ilçesine bağlı Yakasenek Köyü Kocaoğuz Mevkii’nde Eber Gölü Yaşasın Hareketi Başkanı Ekrem Önder Çiftçi ile birlikte ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Eber Gölü Yıllardır Partimizin Gündemindedir” Eber Gölü’nün uzun yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nin gündeminde olduğunu belirten Rızvanoğlu, gölün daha önce de CHP’li Genel Başkan Yardımcıları ve Milletvekilleri tarafından yerinde incelendiğini, Meclis’e taşındığını ve yakından takip edildiğini vurguladı. “Eber Gölü bugün maalesef kuraklıkla ve yanlış su yönetimiyle mücadele ediyor. Oysa Eber Gölü ve Akarçay Havzası yalnızca bir doğa parçası değil; tüm canlılar ve insanlık için ortak değeri olan, doğal, ekonomik, tarihsel ve kültürel bir bütündür.” “Koruma Unvanı Var Ama Koruma Yok” Eber Gölü’nün yasal statüsüne dikkat çeken Rızvanoğlu, Anayasa’nın 63’üncü maddesini hatırlattı: “Eber Gölü bugün maalesef kuraklıkla ve yanlış su yönetimiyle mücadele ediyor. Oysa Eber Gölü ve Akarçay Havzası; yalnızca bir doğa parçası değil, tüm canlılar ve insanlık için ortak değeri olan, doğal, ekonomik, tarihsel ve kültürel bir bütün. Bakın Eber Gölü hepinizin bildiği üzere, 1. Derece Doğal Sit Alanı yani Kesin Korunacak Hassas Alan statüsünde. Anayasamız çok net. 63’üncü madde diyor ki: “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlar. Peki soralım: Bu göl koruma ünvanına sahip değil mi? E neden korumadınız?” dedi. “Bu Göl Sadece Su Değil, Yaşamdır” Rızvanoğlu, Eber Gölü’nün bölge halkı için taşıdığı önemi şu sözlerle ifade etti: “Burası, sazlıklarıyla geçimini sağlayan vatandaşlarımız için ekmek kapısı, burası, allı turnalar ve flamingolar başta olmak üzere 146 kuş türünün konaklama alanı, burası, doğanın, suyun ve insanın bir arada var olduğu eşsiz bir ekosistem.” “Gölü Besleyen Damarlar Kesildi” Eber’deki yanlış su yönetimine değinen Rızvanoğlu, bugünkü tabloyu şöyle anlattı: “Bugün Eber’e baktığımızda ne görüyorsunuz? Kontrolsüz sulama yüzünden suyu kesilmiş, artık akamayan dereleri görüyoruz.
Kuruyan sazlıkları görüyoruz. Suyun azalmasıyla karaya oturmuş kayıkları görüyoruz. Ve en acısı…Yok olan yaşamı görüyoruz. Gölü besleyen damarlar birer birer kesildi.
Dereler kontrolsüz su kullanımıyla kurutuldu. Sonuç ne oldu? Göl küçüldü. Su azaldı. Kuşlar burayı terk etmeye başladı. Sucul yaşam neredeyse bitti. Sazlıklar kurudu. Ve bu gölden geçimini sağlayan vatandaşlarımız yoksullaştı. Üstelik bugün gölün su kalitesi 4. sınıf düzeyinde. Yani yaşamı tehdit eden düzeyde. Burada sadece bir kuraklıktan bahsetmiyoruz, ekolojik ve biyolojik yok oluştan bahsediyoruz. “Sadece Kuraklık Değil, İhmal Krizi Var” İktidarın yaşanan süreci yalnızca iklim krizine bağladığını ifade eden Rızvanoğlu, asıl sorunun yanlış yönetim olduğunu vurguladı: “Ne kadar acı bir tabloyla karşı karşıyayız. Kaderci iktidar şimdilerde yeni bir terim öğrendi. Göl kuruyor, iklim krizi, çiftçinin emeğini don vuruyor iklim krizi Evet iklim krizinin etkisi var. Ama burada aynı zamanda bir ihmal krizi var. Gölün su bütçesi korunmadan yapılan aşırı su çekimleri, sanayi kaynaklı atıklar, Eber Gölü’nü ülkemizin en kirli göllerinden biri haline getirdi. Burada yaşayan endemik türler, örneğin Eber Sarısı, bugün tehdit altında. Türkiye’nin en büyük 12. gölü, her yıl biraz daha küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor.” ifadesini kullandı. “Eber’in Yaşaması İçin Acil Adımlar Atılmalıdır” Rızvanoğlu, Eber Gölü’nün yaşaması için gölü besleyen derelerin kontrollü olarak yeniden doğal akışına kavuşturulması gerektiğini vurgulayarak, “Oysa Eber Gölü’nün yaşaması sadece bir çevre meselesi değil. Bu aynı zamanda bir yaşam meselesi, bir geçim meselesi. Biz buradan açıkça söylüyoruz: Dereler kontrollü olarak göle akmadan, Eber yaşayamaz. Sanayi atıkları temizlenmeden, bu göl nefes alamaz. Bilimsel ve kontrollü su yönetimi olmadan, bu havza korunamaz. Çiftçi desteklenmeden, Su tasarrufu sağlanamaz. Saz yakmalarına göz yumuldukça,Bu göl ayağa kalkamaz. Eber Gölü’nün sorunları ve çözüm yolları bilimsel çalışmalarla, göl uzmanlarınca defalarca ortaya kondu. Peki iktidar neyi bekliyor? Gölün tamamen kurumasını mı?”dedi. “Eber Kâğıt Üzerinde Değil, Gerçekte Korunmalıdır” Bilimsel, şeffaf ve katılımcı programların derhal hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Rızvanoğlu, CHP’nin yeni parti programındaki su politikalarını da hatırlattı: “Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak yeni parti programımızda, su kaynaklarını nasıl yöneteceğimizi açıkça ortaya koyduk. Dedik ki; suyu plansızlığa, keyfiliğe, ihmale bırakmayacağız. Havza temelli ve korumacı bir yaklaşımı esas alıyoruz. Biz yeraltı ve yerüstü sularını birlikte koruyacağız. Bilimsel, planlı ve bütüncül bir su yönetimini temel politika haline getireceğiz. Ama bu sadece bir program maddesi değil. Bu, yıllardır yanlış politikalar yüzünden derinleşen su krizine verilmiş açık bir cevaptır.” “Eber Gölü Yaşasın” Rızvanoğlu sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı: “Bugün Türkiye’nin dört bir yanında göller kuruyor, tarım çöküyor. Bu tablonun en acı örneklerinden birinin tam ortasındayız: Eber Gölü’ndeyiz. Buradan çağrımız açık ve nettir: Eber Gölü için artık söz değil, icraat istiyoruz. Eber Gölü yaşasın istiyoruz.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.