Hava Durumu

#Türkiye

Kırsal Haber - Türkiye haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Türkiye haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Biyoçeşitliliği Korumak, Geleceğin Sofralarını Korumaktır Haber

Biyoçeşitliliği Korumak, Geleceğin Sofralarını Korumaktır

22 Mayıs Dünya Biyoçeşitlilik Günü, doğanın korunması ile gıda güvenliği arasındaki güçlü bağı bir kez daha gündeme taşıdı. Reis Gıda Yönetim Kurulu Üyesi Işılay Reis, biyolojik çeşitliliğin korunmasının artık yalnızca çevresel bir başlık olarak değerlendirilemeyeceğini; su yönetiminden tarımsal üretime, gıda güvenliğinden ekonomik dayanıklılığa kadar uzanan hayati bir gelecek meselesi olduğunu vurgulayarak doğayı korumanın bugünün tercihi olmanın ötesinde, yarının yaşam hakkını güvence altına alan ortak bir sorumluluk olduğunu ifade etti. Biyoçeşitlilik yalnızca doğanın değil, yaşamın dengesidir Işılay Reis yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi; "Dünya, doğayı korumak konusunda kritik bir dönemden geçiyor. İklim krizinin etkileri derinleşirken, ekosistemlerin alarm verdiği ve biyolojik çeşitliliğin hızla kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz. Bugün artık çok açık biçimde biliyoruz ki biyolojik çeşitlilik; yalnızca bitkiler, hayvanlar ve doğal alanlarla sınırlı bir kavram değildir. Toprağın veriminden su döngüsüne, tohumun gücünden tarımsal üretimin devamlılığına, gıda arzından insan sağlığına kadar yaşamın bütün katmanlarını taşıyan temel dengedir. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 Küresel Riskler Raporu’na göre çevresel riskler, önümüzdeki 10 yıllık dönemin en kritik tehditleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Raporda özellikle aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı ve ekosistem çöküşü, Dünya sistemlerinde kritik değişimler ve doğal kaynak kıtlığı uzun vadeli en önemli küresel riskler arasında gösterilmektedir. Yerelde atılan adım, dünyada karşılık buluyor 2026 yılı Dünya Biyoçeşitlilik Günü teması “Yerelde harekete geç, küresel etki yarat” olarak açıklandıBu tema, çok kıymetli bir gerçeğin altını çiziyor: Biyoçeşitliliğin korunması; uluslararası konferans salonlarında alınan kararlarla birlikte, tarlada, üretim sahasında, kırsalda, şehirde, okulda, mutfakta ve işletmelerin günlük tercihleri içinde hayat buluyor. Bir çiftçinin kullandığı tohum, bir üreticinin toprağa yaklaşımı, bir markanın tedarik zinciri politikası ve bir tüketicinin israfı önleyen alışkanlığı, küresel etki yaratabilecek kadar güçlü bir değer taşıyor. Tür Kaybı Artık Çevresel Bir Başlık Olmanın Ötesinde Küresel düzeyde tablo son derece çarpıcıdır. IPBES verilerine göre bugün yaklaşık 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor; ortalama olarak değerlendirilen tür gruplarının yaklaşık yüzde 25’i tehdit altında kabul ediliyor. Bu tablo, biyoçeşitlilik kaybının artık yalnızca ekolojik bir mesele olmadığını; gıda arzı, ekonomik istikrar, kamu sağlığı ve toplumsal refah açısından da kritik bir risk alanı oluşturduğunu gösteriyor. Uluslararası değerlendirmeler, küresel ekonomik üretimin yarıdan fazlasının doğaya ve ekosistem hizmetlerine orta ya da yüksek düzeyde bağımlı olduğunu ortaya koyuyor. Doğanın zayıflaması; üretimin, istihdamın ve dayanıklılığın da zayıflaması anlamına geliyor. Doğayı korumak için tarihi bir irade oluşuyor Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamındaki COP16 sürecinin 2025 yılında Roma’da tamamlanan oturumunda, 2030’a kadar biyoçeşitlilik için tüm kaynaklardan yılda en az 200 milyar doların harekete geçirilmesi hedefi yeniden teyit edildi. Bu karar, doğanın korunmasının artık küresel ekonomik sistemin dışında tutulamayacağını gösteren güçlü bir iradedir. Çünkü bugün bir milyondan fazla tür yok olma riskiyle karşı karşıyadır ve bu tablo hiçbir ülkenin, hiçbir sektörün ve hiçbir şirketin bu sorumluluğun dışında kalamayacağını göstermektedir. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybını derinleştiriyor Biyoçeşitlilik kaybının en büyük tetikleyicilerinden biri olan iklim değişikliği, ekosistemler üzerindeki baskıyı her geçen yıl artırıyor. Germanwatch’ın Climate Risk Index 2025 raporuna göre, 1993–2022 döneminde aşırı hava olayları nedeniyle dünya genelinde 765 binden fazla insan yaşamını yitirdi, ekonomik kayıp ise enflasyondan arındırılmış olarak yaklaşık 4,2 trilyon dolara ulaştı. Bu veri, iklim etkilerinin artık yalnızca meteorolojik bir mesele olmadığını; insan hayatı, üretim gücü ve ekonomik sürdürülebilirlik açısından ağır sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Su krizi, biyoçeşitlilik ve gıda güvenliği aynı denklemde Biyoçeşitliliğin korunması su yönetiminden ayrı düşünülemez. Küresel ölçekte uzun süredir kullanılan temel projeksiyonlardan biri, mevcut tüketim ve kirlilik eğilimleri sürerse 2030 yılına kadar su arzı ile talep arasındaki açığın yüzde 40’a ulaşabileceğini gösteriyor. Bu tablo; tarımsal verim kaybı, tedarik zinciri kırılganlığı, gıda fiyatlarında dalgalanma ve kırsal yaşam üzerinde doğrudan baskı anlamına geliyor. Su kaynaklarının azalması ve kirlenmesi üretim ile birlikte ekosistemlerin kendini yenileme kapasitesini de zayıflatıyor. Bu nedenle su ayak izini azaltmak, suyu verimli kullanan üretim modellerine geçmek ve doğayla uyumlu tarım uygulamalarını yaygınlaştırmak; hem ülkeler hem de şirketler için stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Türkiye, biyolojik zenginliğiyle büyük bir sorumluluk taşıyor Türkiye, coğrafi konumu, iklim çeşitliliği ve geçiş kuşakları üzerinde yer alması sayesinde son derece güçlü bir biyolojik zenginliğe sahip. Türkiye; üç farklı biyocoğrafik bölgenin etkisini taşıyan yapısıyla Avrupa’daki 12 bin 500 civarındaki tohumlu bitki türünün yaklaşık 11 bin 700’üne ev sahipliği yapan, aynı zamanda on binlerce hayvan türünü barındıran çok özel bir coğrafyadır. Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde yürütülen biyolojik çeşitlilik istatistikleri ile Nuh’un Gemisi Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Veri Tabanı, Türkiye’nin envanter, izleme ve veri temelli koruma çalışmalarını sistematik biçimde sürdürdüğünü göstermektedir. Bugün toprağın sesine, suyun dengesine, tohumun hafızasına ve doğanın çeşitliliğine sahip çıkmak; yarının dünyasına sahip çıkmaktır. Biyoçeşitlilik korunursa üretim güçlenir, üretim güçlenirse hayat sürdürülebilir olur.

Bakan Yumaklı: ''Ülkemiz Biyolojik Çeşitlilik Açısından Küçük Bir Kıta Özelliğinde'' Haber

Bakan Yumaklı: ''Ülkemiz Biyolojik Çeşitlilik Açısından Küçük Bir Kıta Özelliğinde''

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, 22 Mayıs Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, bu anlamlı günün bitkilerden hayvanlara, mikroorganizmalardan mantarlara kadar tüm yaşam formlarının değerini hatırlatmayı ve korunmasına yönelik küresel farkındalık oluşturmayı amaçladığını belirtti. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin bu anlamda çeşitliliğin korunması, sürdürülebilir kullanımı ve genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil paylaşımını hedefleyen en önemli uluslararası anlaşmalardan olduğunu vurgulayan Yumaklı, Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü kapsamında bu yıl için belirlenen temanın "Küresel Etki İçin Yerel Hareket" olduğunu dile getirdi. Bakan Yumaklı, yerel düzeyde atılan adımların dünya genelinde biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak için dönüştürücü bir gücü bulunduğunun altını çizerek, bu kapsamda ülkeler için biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik küresel hedeflerin belirlendiğini ve taraf ülkelerin bu hedeflere uyum sağlamalarının beklendiğini söyledi. Kabul edilen Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi'ni "biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmayı ve 2050 yılına kadar doğayla uyumlu bir dünya oluşturmayı amaçlayan küresel yol haritası" olarak nitelendiren Yumaklı, "Sahip olduğumuz biyolojik çeşitliliğin ortaya konulması ve korunması amacıyla Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi kapsamında biyolojik çeşitlilik unsurlarımızın envanterini ülke genelinde tamamladık ve güncellemeye de devam ediyoruz." ifadelerini kullandı. "ÜLKEMİZ BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK AÇISINDAN KÜÇÜK BİR KITA ÖZELLİĞİNDE" Bakan Yumaklı, Türkiye'nin sahip olduğu coğrafi ve iklimsel özellikler sayesinde son derece zengin biyolojik çeşitliliğe sahip olduğuna dikkati çekerek, şöyle devam etti: "Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan olarak adlandırılan üç farklı biyocoğrafik bölge ile bu bölgelerin geçiş zonlarına sahip olması ve iki kıta arasında köprü konumunda bulunması nedeniyle ülkemiz, biyolojik çeşitlilik açısından adeta küçük bir kıta özelliği taşımaktadır. İklimsel ve coğrafi özelliklerin kısa mesafelerde değişiklik göstermesi de bu zenginliği artırmaktadır. Sahip olduğumuz biyolojik çeşitliliğin ortaya konulması ve korunması amacıyla DKMP Genel Müdürlüğünce 'Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi' tamamlanmıştır. Toplam 918 konu uzmanı biyolojik çeşitlilik envanter çalışmalarını yürütmüştür. Envanter çalışmaları, ülkemizin tamamı için 7 yıl sürmüştür. 25 bin adam/gün arazi çalışması gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda, ülke genelinde damarlı bitkiler, memeli hayvanlar, kuşlar, balıklar, sürüngenler ve amfibiler için yapılan envanter sonucu elde edilen 2 milyona yakın veri, Nuh'un Gemisi Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Veri Tabanı'na aktarılmış, Genel Müdürlüğümüz çalışmalarında kullanılmak üzere şimdiye kadar 16 binden fazla biyolojik çeşitlilik raporu üretilmiştir." Biyolojik çeşitlilikteki kayıpların belirlenmesi, mevcut durumun değerlendirilmesi ve değişimlerin kayıt altına alınması amacıyla nesli tehlike altındaki türler ile biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanların belirlendiğini ve 2015'ten itibaren 81 ilde tür ve habitat düzeyinde biyolojik çeşitlilik izleme çalışmaları yürütüldüğünü anlatan Yumaklı, "Ülkemizde biyolojik çeşitlilik açısından önemli türlerin belirlenmesi ve nesli tehlike altına düşen veya düşebilecek türlerin korunması amacıyla 2013-2024 yıllarında 66 flora, 36 fauna ve 1 habitat türü için toplam 103 tür eylem planı hazırlanmıştır. Tür koruma eylem planları ve izleme çalışmaları kapsamında türlerin durumu titizlikle takip edilmekte, doğal ortamlarında korunmaları için gerekli tedbirler alınmaktadır." ifadelerini kullandı. "123 BİN VERİ KAYIT ALTINDA" Bakan Yumaklı, nadir, nesli tehlike altında bulunan endemik bitki türlerinin korunması ve çoğaltılması amacıyla Elazığ'da Doku Kültürü Laboratuvarı ve sera kurulduğuna işaret ederek, "Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak hayata geçirilen proje kapsamında, halkın doğal kaynaklarla geliştirdiği ilaç, maya ve boya gibi geleneksel ürünler Biyolojik Çeşitliliğe Dayalı Geleneksel Bilgi Yönetim Sistemi'ne entegre edilmiştir. Tamamen yerli ve milli AR-GE faaliyetlerine altyapı oluşturan bu sistemde yaklaşık 123 bin veri kayıt altındadır." diye konuştu. BİYOKAÇAKÇILIKLA MÜCADELE Türkiye'nin genetik kaynaklarının istismar edilmesini önlemek amacıyla biyokaçakçılıkla mücadele çerçevesinde kolluk kuvvetleri ile vatandaşların bilinçlendirildiğini dile getiren Bakan Yumaklı, şöyle devam etti: "Biyokaçakçılık vakalarının takibini kolaylaştırmak amacıyla Biyokaçakçılıkla Mücadele Bilgi Sistemi'ni kurduk ve bu sistem üzerinden vakaları takip ediyoruz. 2007-2025 yıllarında biyokaçakçılık suçu işleyen 26 farklı ülkeden 181 kişi hakkında işlem yaptık. 99 vakada yaklaşık 51 milyon lira idari para cezası uyguladık." "177 İSTİLACI YABANCI TÜRE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME YAPILDI" Dünya genelinde ekosistemleri ve insan sağlığını tehdit eden istilacı yabancı türlere karşı Türkiye'nin karasal, iç su ve deniz alanlarında kapsamlı projeler yürüttüğüne dikkati çeken Bakan Yumaklı, şu bilgileri paylaştı: "TERIAS ve MARIAS projeleri kapsamında Artvin'den Antalya'ya, Seyitler Baraj Gölü'nden Meriç Nehri'ne, Kırklareli İğneada Longoz Ormanları'ndan Hatay Samandağ kıyılarına kadar kritik alanlarda istilacı yabancı türlerin girişini önlemek ve popülasyonu kontrol altına almak için çalışmalar yürütüldü. Çalışmalar neticesinde 177 istilacı yabancı türe (106 denizel, 56 karasal, 13 iç su, 2 amfibik) ilişkin değerlendirme yapıldı ve veriler 'TurİST' sisteminde toplandı. Ulusal İstilacı Yabancı Türler Strateji ve Eylem Planı (2024-2035), ilgili kurum ve kuruluşların katkılarıyla tamamlandı." Türkiye'nin doğal deniz ve kıyı habitatlarının korunması amacıyla hazırlanan "Deniz Habitat Tiplerinin ve Potansiyel Deniz NATURA 2000 Alanlarının Belirlenmesi Projesi" sürecinin devam ettiğini kaydeden Yumaklı, projenin 2027 yılının ilk çeyreğinde başlatılmasının öngörüldüğünü sözlerine ekledi.

Yaş Meyve Sebze Sektörü Japonya, Abd, Mısır Ve Hindistan Pazarlarına Odaklandı Haber

Yaş Meyve Sebze Sektörü Japonya, Abd, Mısır Ve Hindistan Pazarlarına Odaklandı

Türkiye’nin yaş meyve ve sebze ihracatında yeni bir dönemin kapıları aralandı. Sektörün çatı kuruluşu olan Türkiye Yaş Meyve Sebze İhracatçı Birlikleri Sektör Kurulu, yol haritasını belirlemek üzere ilk toplantısını koordinatör birlik Akdeniz İhracatçı Birlikleri (AKİB) ev sahipliğinde Mersin’de gerçekleştirdi. AKİB yerleşkesinde düzenlenen buluşmada, alınan stratejik kararlar yalnızca sektörün gelecek rotasını çizmekle kalmadı; aynı zamanda Türk tarımının küresel pazarlardaki yükselişine yeni bir ışık tuttu ve ihracat hedeflerine yönelik kararlılığı gözler önüne serdi. Oğuzhan Altun sektör kurulu başkanlığına seçildi Toplantıda oy birliğiyle Sektör Kurulu Başkanlığı’na seçilen Akdeniz Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Oğuzhan Altun, 2026 -2027 sezonu vizyonunu net bir dille ortaya koydu. Başkan Yardımcılıklarına ise Batı Akdeniz İhracatçılar Birliği Başkanı Mehmet Ali Can ile Uludağ Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Murat İsmail Hamdi Taner getirildi. “2026’yı rekor üretim ve rekor ihracat yılı yapma kararlılığındayız” Başkan Oğuzhan Altun, yaptığı açıklamada sektörün 2026 yılının ilk çeyreğinde yakaladığı başarıya dikkat çekerek, “Ocak-Mart döneminde yaş meyve sebze ihracatımız 1 milyar 73 milyon dolar seviyesine ulaşarak, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35 artış kaydetti. Bu sadece bir başlangıç. 2026’yı rekor üretim ve rekor ihracat yılı yapma kararlılığındayız. Ticaret Bakanlığımız ile Tarım ve Orman Bakanlığımızın destekleriyle sektör olarak tarih yazmaya hazırlanıyoruz.” ifadelerini kullandı. “Bursa siyah incirinde Japonya’ya, narenciyede ABD’ye, elmada Mısır ve Hindistan’a odaklandık” Vizyoner bir yol haritasıyla yeni pazar açılımlarını ana gündemleri haline getireceklerini kaydeden Altun, “Japonya’ya prestijli bir adım atıyoruz. Bursa Siyah İnciri’nin Japonya’ya ihracatı için bitki sağlığı protokol görüşmelerini hızlandırdık. Bu sezon içerisinde ilk sevkiyatlarımızı gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. Böylece ‘Uzak Doğu’nun İncisi’ olarak anılan Türk inciri, Japon pazarında hak ettiği yeri alacak. ABD pazarına narenciye hamlesi de çok yakında geliyor. Mandalina ve diğer narenciye ürünlerimizin ABD’ye ihracatının önünü açacak teknik ve diplomatik görüşmeler olumlu ilerliyor. Bu önemli pazara çok kısa bir zamanda adım atmayı planlıyoruz. Rekor elma üretimimizi de en iyi şekilde değerlendirmek için Mısır ve Hindistan’a odaklandık. Mısır’daki ithal vergilerinin düşürülmesi için diplomatik trafiğimiz yoğun şekilde devam ediyor. Aynı zamanda en büyük alıcımız Hindistan’daki lojistik sorunlara da çözüm arıyoruz, böylece üretimimizi ihracata dönüştürerek katma değeri artırmayı hedefliyoruz.” diye konuştu. “2026 yılı ihracatta rekorlar yılımız olacak” Türkiye Yaş Meyve Sebze İhracatçı Birlikleri Sektör Kurulu’nun ihracat hacminin önündeki en büyük engellerden biri olan lojistik ve sınır kapısı sorunlarının da masaya yatırıldığını kaydeden Altun, “Bulgaristan, Yunanistan ve Rusya Federasyonu sınır kapılarındaki yoğunlukların azaltılması ve AB tarafındaki denetim süreçlerinin daha adil ve verimli hale getirilmesi için kararlılıkla çalışıyoruz. Ticaret Bakanlığımızın proaktif diplomasisi sayesinde bu sorunları aşacağız. Sektörümüzün sürdürülebilir büyümesini desteklemek, geleneksel pazarlarımızı korumak, yeni pazarlar kazanmak ve rekabet gücümüzü artırmak amacıyla yürüttüğümüz bu çalışmalarla 2026 yılını rekorlar yılı yapmak için tüm üyelerimizin, paydaşlarımızın ve kurumlarımızın katkı ve iş birliğine büyük önem veriyoruz. Birlikte başaracağız.” diye konuştu.

CHP'li Sarıbal: ''Buğdayda Tek Tip Fiyat Politikası Adaletsizliği Büyütüyor'' Haber

CHP'li Sarıbal: ''Buğdayda Tek Tip Fiyat Politikası Adaletsizliği Büyütüyor''

CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, buğday hasadı öncesi yaptığı açıklamada artan üretim maliyetleri ve düşük alım politikalarının çiftçiyi üretimden uzaklaştırdığını belirterek, üreticinin gerçek maliyetlerini esas alan bir fiyat politikası çağrısında bulundu. Türkiye’nin birçok bölgesinde, buğday hasadının yaklaştığını hatırlatan Sarıbal, üretim sürecindeki tüm maliyet yükünün çiftçinin omuzlarında olduğunu söyledi. Son bir yılda mazot fiyatının 48 liradan 75 liraya yükseldiğini, gübre fiyatlarında ise yüzde 57 ile yüzde 104 arasında artış yaşandığını ifade eden Sarıbal, buğday üretim maliyetlerinin ciddi biçimde arttığına dikkati çekti. Türkiye’de aynı ürün için çok farklı verim düzeylerinde üretim yapıldığını vurgulayan Sarıbal, bir dekardan 900 kilogram ile 1 ton arasında verim alan üreticiler bulunduğu gibi, 250-300 kilogram verimle ayakta kalmaya çalışan çiftçilerin de olduğunu belirtti. Düşük verimli bölgelerde üretim yapan çiftçilerle yüksek verimli alanlardaki üreticilere aynı fiyat politikasının uygulanmasının adil olmadığını söyleyen Sarıbal, “400 kilogramın altında verim alınan bir buğday tarlasında maliyet bugün yaklaşık 16,50 liraya ulaşmış durumda. Tek tip alım fiyatı ne yapıcıdır ne de kapsayıcıdır” dedi. Tarım politikalarının Türkiye’nin üretim gerçeklerine göre yeniden düzenlenmesi gerektiğini ifade eden Sarıbal, bölgelere, iklim koşullarına ve verim düzeylerine göre farklılaştırılmış bir fiyat modelinin zorunlu hale geldiğini kaydetti. Buğday ekim alanlarının 2002 yılında 95 milyon dönüm seviyesindeyken bugün 65 milyon dönümlere kadar gerilediğine vurgu yapan Sarıbal, bu daralmanın temel nedenlerinden birinin yanlış fiyat ve destek politikaları olduğunu ifade etti. Milletvekili Sarıbal, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin çiftçinin gerçek maliyetlerini ve bölgesel verim farklarını dikkate alan bir alım fiyatı açıklaması gerektiğini belirterek, ödemelerin zamanında yapılmasını ve üreticinin tüccar ile ithalat baskısı karşısında yalnız bırakılmaması gerektiğini söyledi.

''Süper El Niño'' İhtimali Güçleniyor: Sıcaklık Rekorları Kırılabilir! Haber

''Süper El Niño'' İhtimali Güçleniyor: Sıcaklık Rekorları Kırılabilir!

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Pasifik Okyanusu’ndaki son gözlemlerin, 2026’nın ikinci yarısında çok güçlü bir El Niño gelişebileceğine işaret ettiğini söyledi. Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı konu ile ilgili yaptığı araştırmada şu ifadelere yer verdi; ''Pasifik Okyanusu’ndaki son gözlemler, 2026’nın ikinci yarısında çok güçlü bir El Niño gelişebileceğine işaret ediyor. Bazı tahmin modelleri, 1997-98 ve 2015- 16’daki rekor olayları aşabilecek ölçekte bir “Süper El Niño” ihtimalini gündeme getiriyor. Eğer öngörüler gerçekleşirse, El Niño küresel sıcaklıkları geçici olarak daha da yukarı taşıyabilir ve 2027 yeni sıcaklık rekorlarının yılı olabilir. Şu anda tahminlerin en belirsiz olduğu “ilkbahar bariyeri” dönemi devam ediyor; daha net tablo yaz aylarında ortaya çıkacak. Olası bir El Niño’nun Türkiye’ye etkileri, büyük ihtimalle daha dolaylı olacak. Küresel sıcaklıkların daha da artması; sıcak hava dalgaları, yüksek gece sıcaklıkları ve uzun orman yangını sezonu riskini artırabilir.'' dedi. Doç. Dr. Yavaşlı araştırmasının devamında şu ifadeleri kullandı; ''Tropikal Pasifik’teki son gözlemler ve mevsimsel tahmin modelleri, 2026’nın ikinci yarısında güçlü bir El Niño olayının gelişebileceğine işaret ediyor. Modellerin önemli bir bölümü, gayriresmi olarak “Süper El Niño” diye anılan çok güçlü bir senaryoya yaklaşıyor. Ancak iklim biliminde tahminlerin en kırılgan olduğu “ilkbahar belirsizlik bariyeri” hâlâ aşılmış değil; daha net tabloyu Haziran ve Temmuz güncellemeleri ortaya koyacak. Ortalama tahminler gerçekleşirse, oluşabilecek El Niño’nun şiddeti 1997-1998 ve 2015-2016’daki rekor olayları geride bırakabilir. Daha yüksek tahminler ise tarihsel rekoru ezici biçimde aşan, henüz gözlenmemiş güçte bir El Niño ihtimalini gündeme getiriyor. Böyle bir tablo, küresel sıcaklıkları geçici olarak daha da yukarı taşıyacaktır. Üstelik El Niño artık, insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle zaten ısınmış bir atmosferin içinde gelişiyor. Bu nedenle 2027’nin yeni bir küresel sıcaklık rekoru kırması sürpriz olmayacaktır. El Niño; dünyanın farklı bölgelerinde kuraklık, aşırı yağış, sıcak hava dalgaları ve tarımsal üretim kayıpları gibi sonuçlar doğurabiliyor. Türkiye üzerindeki etkiler ise daha dolaylı hissedilecek. Asıl risk, küresel sıcaklıklardaki artışın Türkiye’nin hâlihazırda kırılgan olan iklim koşullarını daha da zorlaması. Öngörülerin gerçekleşmesi halinde özellikle Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu’da daha yoğun sıcak hava dalgaları, yüksek gece sıcaklıkları ve uzayan orman yangını sezonları görülebilir. El Niño nedir? El Niño, Pasifik Okyanusu’nun ekvator çevresindeki orta ve doğu kesimlerindeki deniz yüzeyi sıcaklıklarının, çok yıllık ortalamanın belirgin biçimde üzerine çıkmasıyla tanımlanır. Okyanus ve atmosfer arasındaki etkileşimler sonucu gelişir. Normal koşullarda alize rüzgârları, sıcak yüzey suyunu Pasifik’in batısında biriktirir. Derinden gelen soğuk su, doğuda yüzeye yükselir. El Niño döneminde ise alizeler zayıflar, hatta yer yer tersine döner. Bu da sıcak su kütlesinin doğuya yayılmasına neden olur. Yağışa neden olan yükselen hava hareketleri de Pasifik Okyanusu’nun orta kesimlerine doğru kayar. Sonuçları: Kuraklık, aşırı yağışlar, sıcak hava dalgaları Bu kayma, yalnızca Pasifik kıyısındaki ülkeleri ilgilendirmez. Walker dolaşımını, jet akımları ve büyük ölçekli yağış kuşaklarını yeniden şekillendirir. Avustralya’dan Güney Amerika’ya, Doğu Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar dünyanın farklı bölgelerinde kuraklık, aşırı yağış, sıcak hava dalgaları ve tarımsal üretim baskıları gibi etkilere yol açar. Bugünkü tablo: Çok şiddetli bir El Niño olasılığı var El Niño, kardeşi La Niña ile birlikte, ‘‘ENSO’’ (El Niño-Güneyli Salınım) adı verilen iklim salınımının iki ucunu oluşturur. El Niño ve La Niña, yıllar arası iklim değişikliğinin en güçlü doğal sürücüsüdür. Bugünkü tabloyu dikkat çekici yapan ise yalnızca El Niño ihtimalinin artmış olması değil, bazı tahmin sistemlerinin olayın şiddetini çok yüksek göstermesi. NOAA (ABD’nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) 11 Mayıs 2026 tarihli resmi değerlendirmesine göre Mayıs-Temmuz 2026 döneminde El Niño gelişme olasılığı yüzde 61’e çıktı. Yıl sonuna kadar sürmesi beklenen olayın ‘‘çok güçlü bir El Niño’’ düzeyine ulaşmasına ise dörtte bir olasılık veriliyor. Ancak NOAA’ya göre bu, ekvatoral Pasifik’teki batılı rüzgâr anomalilerinin yaz ayları boyunca devam etmesine bağlı - yani henüz kesinleşmiş değil. Columbia Üniversitesi Uluslararası İklim ve Toplum Araştırma Enstitüsü’nün (IRI) 20 Nisan 2026 tarihli teknik güncellemesine göre ise 15 Nisan itibariyle +0,5°C eşiğine ulaşıldı. IRI bu durumu ‘‘hızla gelişen ENSO koşulları’’ olarak nitelendiriyor ve Temmuz-Eylül 2026 için El Niño olasılığını yüzde 94’e çıkarıyor. IRI’ye göre asıl soru ‘‘El Niño olacak mı’’ değil, ‘‘ne kadar güçlü olacak?’’ Emsalsiz bir El Niño yaşanabilir Ancak tek bir modelin uç tahmininden hareketle ‘‘süper El Niño geliyor’’ demek doğru değil; bireysel modellere değil çok-model topluluklarına bakmak gerekir. Bu çerçevede iklim bilimci Zeke Hausfather’ın 13 farklı modelleme grubundan 637 ayrı tahmini tek bir derlemede toplayan veri seti son derece değerli. Hausfather’ın 30 Nisan’da Climate Brink Dashboard’da yayımladığı yazıda beklenen El Niño için farklı modellerin medyan tepe değeri +2,7°C olarak veriliyor. Bu rakamın ne anlama geldiğini somutlaştırmak için tarihsel referans gerekli: 1997-98 Süper El Niño’sunun zirvesi yaklaşık +2,4°C idi. 2015-16 olayı ise yaklaşık +2,6°C civarındaydı. Yani bu öngörü doğrulanırsa 2026-27 olayı, modern kayıt tarihin en güçlü El Niño’su olabilir. Farklı modellerin üst yüzdelik dilimi olan +3,8°C ise tarihsel rekoru ezici biçimde aşan bir senaryoya işaret ediyor. Bu eşik, şimdiye kadar gözlenmiş hiçbir olayda görülmedi. 2027’nin küresel sıcaklık rekoru kırması muhtemel Bu olayın küresel sıcaklıklara etkisi ise büyük. Güçlü El Niño olayları, okyanustan atmosfere doğru olağandışı miktarda ısı transferine yol açar. Bu transfer, küresel ortalama yüzey sıcaklığını geçici olarak yukarı çeker. El Niño’nun Aralık 2026 civarında zirve yapmasının asıl etkisi, 2027 yılı boyunca gözlenir. Türkiye’deki El Niño etkisini, tropik bölgelerdeki kadar doğrudan okumamak gerekir. El Niño’nun gelişmesi, Türkiye’de mutlaka kuraklık olacağı veya aşırı yağış görüleceği anlamına gelmez. Türkiye’nin yağış ve sıcaklık rejimi üzerinde daha belirleyici olan etkenler vardır (Kuzey Atlantik Salınımı, Akdeniz üzerindeki basınç alanları, batı rüzgarları vs. gibi). Ancak El Niño sinyalini tamamen yok saymak da doğru değil. Küresel sıcaklıkların artması, Türkiye’nin kırılgan koşullarını zorlar Türkiye için asıl risk, El Niño nedeniyle artan küresel sıcaklıkların, Türkiye’nin halihazırda kırılgan iklim koşullarına eklenmesidir. Eğer 2026 sonu-2027 başında öngörülen küresel ısınma ivmesi gerçekleşirse, Türkiye’de uzun süreli sıcak hava dalgalarının yaşanması, gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, orman yangını sezonunun uzaması ve tarımsal su talebinin artması gibi sonuçlar doğurabilecek hassas bir döneme girilir. Bu açıdan en hassas bölgeler, Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu. El Niño artık daha sıcak bir dünyada yaşanıyor Burada doğal değişkenliği, iklim değişikliğinin yerine koymadığımı vurgulamak isterim. El Niño doğal bir salınım, fakat üzerine bindiği iklim sistemi de artık 1997’den de 2015’ten de belirgin biçimde daha sıcak. Aynı büyüklükteki bir El Niño bugün, 30 yıl öncesine göre çok daha sıcak bir okyanus ve daha enerji yüklü bir atmosfer üzerinde etkisini gösteriyor. Yağış rejimi açısından ise şimdiden kurak veya yağışlı gelecek hükmü vermek mümkün değil. Haziran sonrasındaki tahmin güncellemeleri ile birlikte durum daha net görülecek. Panik değil hazırlık gerektiren bir tablo ile karşı karşıyayız. Belediyelerin, sağlık otoritelerinin, tarım ve enerji planlamacılarının yapması gereken, mevsimsel tahminleri yakından izlemek ve sıcak hava dalgası, yangın, su yönetimi konularındaki erken uyarı sistemlerini güncel tutmak. Kaynak: İklim Masası Kaynak: Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı / Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi

Lezzet Trabzon'a Uluslararası Ödül Haber

Lezzet Trabzon'a Uluslararası Ödül

Trabzon Büyükşehir Belediyesi tarafından yöresel lezzetleri uluslararası platformda tanıtmak amacıyla hazırlanan ‘Lezzet Trabzon’ adlı yemek kitabı, gastronomi dünyasının en prestijli ödül yarışmalarından biri olan Gourmand Awards’ın Türkiye kazananı seçildi. Trabzon mutfağının zenginliğini ve yöresel lezzetlerini uluslararası platformda tanıtmayı amaçlayan “Lezzet Trabzon” önemli bir başarıya imza attı. Trabzon Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Turizm Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan ‘Lezzet Trabzon’ adlı yemek kitabı, gastronomi dünyasının en prestijli ödül yarışmalarından biri olarak kabul edilen Gourmand Awards’ın 32. döneminde ‘Food Tourism-Books’ kategorisinde Türkiye’nin kazananı seçildi. Elde edilen bu başarıyla birlikte ‘Lezzet Trabzon’, uluslararası değerlendirme sürecinin bir sonraki aşamasına yükselerek 20 Ekim 2026 tarihinde açıklanacak dünya kısa listesi değerlendirmesine katılma hakkı kazandı. ÖNEMLİ KATKI SUNDU D06 Food Tourism-Books kategorisinde Türkiye’den ‘Lezzet Trabzon’ adlı kitabın yanı sıra ödül kazanan diğer ülkeler ve eserler de belli oldu. Buna göre Ekvador’dan ‘Catalogo de Experiencias Gastronomicas de Galapagos’, İzlanda’dan ‘25 Best Chefs Iceland’, Madagaskar’dan ‘A Taste of Madagascar: Culinary Riches of the Red Island’, Meksika’dan “Guia Mexico Gastronomico 2026’ ve Seyşeller’den ‘Sun, Sea and Spice’ adlı eserler kendi ülkelerinin kazananları arasında yer aldı. ‘Lezzet Trabzon’, aldığı bu ödülle hem Trabzon’un gastronomi turizmine hem de Türkiye’nin kültürel tanıtımına önemli katkı sundu. GÜÇLÜ BİR MİRAS Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan açıklamada, ‘Lezzet Trabzon’ adlı yemek kitabının uluslararası alanda elde ettiği başarının büyük bir gurur kaynağı olduğu belirtilerek, “Şehrimizin asırlardır yaşatılan yöresel lezzetlerini kayıt altına almak, gelecek nesillere aktarmak ve uluslararası platformlarda tanıtmak amacıyla hazırladığımız ‘Lezzet Trabzon’ adlı eserimizin böylesine prestijli bir organizasyonda Türkiye’yi temsil edecek olması bizleri son derece mutlu etmiştir. Gastronomi turizminin şehirlerin tanıtımında her geçen gün daha büyük önem taşıyor. Trabzon’umuzun mutfak kültürü, tarihi, coğrafyası ve yaşam kültürüyle bütünleşmiş çok güçlü bir mirastır. Bu mirası hem korumak hem de dünyaya tanıtmak adına çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Elde edilen bu başarıda emeği bulunan tüm çalışma arkadaşlarımıza ve katkı sunan herkese teşekkür ediyoruz" denildi.

Hantavirüs Nedir? Belirtileri Nelerdir? Türkiye'de Risk Var mı? Haber

Hantavirüs Nedir? Belirtileri Nelerdir? Türkiye'de Risk Var mı?

Türk Veteriner Hekimleri Birliği tarafından son günlerde Atlas Okyanusu’ndaki bir yolcu gemisinde görülen ve pandemi endişesine yol açan Hantavirüs vakalarına ilişkin bir açıklama yapıldı. TVHB Merkez Konseyi Başkanı Ali Eroğlu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi; "Son günlerde dünya kamuoyunda gündeme gelen Hantavirüs vakaları nedeniyle vatandaşlarımız arasında çeşitli endişeler oluştuğu görülmektedir. Atlas Okyanusu’nda seyreden bir yolcu gemisinde bildirilen vakalar sonrasında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından konuya ilişkin açıklamalar yapılmış, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelere bilgilendirme geçilmiştir. Hantavirüsler; başta fareler olmak üzere bazı kemirgen türleri aracılığıyla taşınan zoonotik etkenlerdir. İnsanlara çoğunlukla kemirgenlerin idrar, dışkı ve salyalarıyla kirlenmiş ortamların solunması veya bu materyallerle temas edilmesi sonucu bulaşmaktadır. Hantavirüs enfeksiyonları; ateş, halsizlik, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları gibi grip benzeri belirtilerle başlayabilmekte, bazı vakalarda bulantı, kusma, karın ağrısı ve solunum güçlüğü gibi daha ciddi klinik tablolara ilerleyebilmektedir. Hastalığın bazı türleri böbrek yetmezliğiyle seyreden kanamalı tablolara, bazı türleri ise akciğer tutulumu ve solunum yetmezliğine neden olabilmektedir. Kamuoyunda yer alan bazı haberlerin aksine, hantavirüslerin büyük çoğunluğu insandan insana kolay bulaşma özelliği göstermemektedir. Bilimsel olarak sınırlı düzeyde insandan insana bulaş gösterdiği bilinen Andes tipi hantavirüslerde dahi bulaşın yakın ve uzun süreli temasla gerçekleşebildiği, toplum genelinde yaygın bulaş riskinin düşük olduğu bildirilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından mevcut küresel risk düzeyi düşük olarak değerlendirilmekte olup, mevcut veriler COVID-19 benzeri bir pandemi senaryosunu desteklememektedir. Hantavirüs Türkiye’de yeni ortaya çıkan bir hastalık değildir. Ülkemizde ilk doğrulanmış vaka kümeleri 2009 yılında özellikle Batı Karadeniz Bölgesi’nde ve ülkemizin diğer illerinde sınırlı ve izole vakalar bildirilmiştir. 2009–2018 yılları arasında bildirilen toplam vaka sayısı 251 olup, bu vakaların 13’ü ölümle sonuçlanmış ve vaka ölüm oranı %5,1 olarak hesaplanmıştır. Ancak ülkemizde bugüne kadar insandan insana bulaş gösteren Hantavirüs’ün Andes tipi bulaşı bildirilmemiştir. Bugüne kadar ülkemizde görülen vakaların büyük çoğunluğu kırsal alanlarda, kemirgen teması riski bulunan bölgelerde ortaya çıkmıştır. Geniş çaplı toplumsal yayılım veya pandemi benzeri bir tablo oluşmamıştır. Son günlerde uluslararası kamuoyuna yansıyan yolcu gemisi vakalarıyla bağlantılı olarak gemide bulunan 3 Türk vatandaşının test sonuçlarının negatif olduğu bildirilmiştir. Türkiye’de şu ana kadar Andes türüne ait doğrulanmış bir vaka da bulunmamaktadır. Bu süreçte toplum sağlığının korunması açısından paniğe neden olabilecek bilgi kirliliğinden kaçınılması büyük önem taşımaktadır. Zoonotik hastalıklarla mücadelede en etkili yaklaşım; farkındalık, koruyucu hekimlik uygulamaları, çevresel hijyen ve riskli alanlarda biyogüvenlik önlemlerinin uygulanmasıdır. Türk Veteriner Hekimleri Birliği olarak vatandaşlarımızın özellikle kemirgen yoğunluğunun bulunduğu alanlarda dikkatli davranmalarının; depo, bodrum, samanlık ve benzeri kapalı alanların temizliği sırasında maske ve eldiven gibi kişisel koruyucu ekipman kullanmalarının; kemirgen dışkısı bulunan alanları kuru şekilde süpürmek yerine uygun dezenfektanlarla temizlemelerinin; gıda maddelerini açıkta bırakmamalarının ve hayvan barınakları ile kırsal alanlarda hijyen kurallarına azami özen göstermelerinin halk sağlığı açısından büyük önem taşıdığını hatırlatıyoruz. Dün Ebola, Sars, Mers, Covid-19, bugün Hantavirüs, yarın ise ne ile karşılacağımız belli değilken Tek Sağlık uygulamaları kaçılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. “Tek Sağlık” yaklaşımı çerçevesinde veteriner hekimler; zoonotik hastalıkların izlenmesi, önlenmesi ve halk sağlığının korunması açısından kritik görev üstlenmektedir. Bugün bir kez daha göstermiştir ki; tüm dünyada olduğu gibi veteriner hekimlik hizmetlerinin, temel sağlık hizmetlerinin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeği kabul edilerek tıp doktorları, veteriner hekimler ve diğer sağlık personelinin bir arada çalışmasını sağlayacak ve oluşumun kurumsal alt yapısını da içeren bir Tek Sağlık Yasası çıkarılmalı ve bu yasaya bağlı olarak uygun bir yapılanma oluşturulmalıdır. Bu doğrultuda; ilgili tüm meslek gruplarını bünyesinde barındıran ve salgın zoonotik hastalıkların kontrolü ve eradikasyonu olmak üzere, halk sağlığı ve hayvan sağlığı konusunda çalışmalar yapacak ve stratejiler oluşturacak, doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı Hastalık Kontrol ve İzleme Merkezi (HAKİM) acilen kurulmalıdır. Türk Veteriner Hekimleri Birliği olarak gelişmeleri bilimsel veriler ışığında takip etmeye, toplumumuzu doğru bilgilerle bilgilendirmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz."

Uluslararası Bilim İnsanlarından Güçlü El Niño Uyarısı Haber

Uluslararası Bilim İnsanlarından Güçlü El Niño Uyarısı

2026’nın ikinci yarısında yeni ve güçlü bir El Niño olayının gelişme ihtimali oldukça yüksek. Pasifik Okyanusu’nda alize rüzgarlarının zayıflamasıyla ortaya çıkan El Niño yılları, küresel ölçekte sıcaklık artışları, kuraklık, aşırı yağış ve orman yangınları gibi hava olaylarında belirgin artışlara yol açabiliyor. Bilim insanları, iklim değişikliği nedeniyle artık çok daha sıcak bir atmosferde gerçekleşen El Niño olaylarının etkilerinin geçmişe kıyasla daha yıkıcı olabileceğine dikkat çekiyor. Uzmanlar, yeni bir güçlü El Niño’nun küresel sıcaklık rekorlarını yeniden kırabileceği, sel, kuraklık ve orman yangını risklerini artırabileceği uyarısında bulunuyor. Yaz sonuna doğru gelişmesi muhtemel olan El Niño olayının, güçlü-çok güçlü bir seviyeye ulaşma olasılığının oldukça yüksek olduğunu belirten Kaliforniya Su Kaynakları Enstitüsü’nden (UCANR) İklim Bilimci Dr. Daniel Swain, ‘‘Bu, 2026 veya 2027'nin (ya da her ikisinin) bir kez daha yeni bir küresel sıcaklık rekoru kırma ihtimalinin yüksek olduğu anlamına geliyor,’’ diye konuştu. ‘‘İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan sürekli ve uzun vadeli ısınmaya ilaveten, geçici de olsa önemli bir küresel ısınmaya neden olacak güçlü bir El Niño olayı, Dünya'nın en az 6-12 aylık bir süre boyunca ‘1,5°C'nin çok üzerinde’ bir seviyeye çıkacağı anlamına geliyor. Modern insanlık tarihinde, küresel olarak bu kadar sıcak olan mevcut koşullar altında güçlü veya çok güçlü bir El Niño olayı hiç yaşanmamıştır; bu nedenle, 2026'nın sonlarına doğru ve 2027'ye kadar sel, kuraklık ve orman yangınlarıyla ilgili aşırı olaylar açısından benzeri görülmemiş küresel etkiler görmek şaşırtıcı olmayacaktır,’’ dedi. Imperial College London Çevre Politikası Merkezi İklim Bilimi Profesörü Dr. Friederike Otto, “El Niño, bu yılın ilerleyen dönemlerinde çok aşırı hava koşullarına yol açabilir, ancak bu nedenle paniğe kapılmaya gerek yok. El Niño doğal bir olgudur; gelir geçer. İklim değişikliği ise fosil yakıtları yakmayı bırakmadığımız sürece giderek kötüleşecek. Dolayısıyla aslında panik yaratması gereken şey iklim değişikliği. Ve ideal olan bu endişenin yapıcı olması, yani bu konuda bir şeyler yapmamız - kaldı ki ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Fosil yakıt kullanımından çok, çok uzaklaşmak için gerekli bilgi ve teknolojiye sahibiz,’’ ifadelerini kullandı. 2026’nın ilk ayları, dünya genelinde 150 milyon hektardan fazla alanın yanması nedeniyle de dikkat çekiyor. Imperial College London Çevre Politikası Merkezi'nden Araştırmacı Dr. Theodore Keeping, ‘‘Bu mevsim için ortalamaya göre %50 daha fazla alan yandı ve şu anda küresel olarak yanan alanlar bir önceki rekordan %20 daha yüksek. Üstelik dünyanın birçok yerinde yangın sezonu henüz başlamadı. Bu hızlı başlangıç, El Niño beklentisi ile birleştiğinde, bizi son derece şiddetli bir yılın beklediğine işaret ediyor,’’ diye konuştu. Sunway Gezegen Sağlığı Merkezi Direktörü Dr. Jemilah Mehmood ise yangınların sıklıkla gözden kaçan sağlık etkisine dikkat çekti. 2024 yılında Lancet dergisinde yayınlanan bir çalışmanın, orman yangını kaynaklı hava kirliliği nedeniyle her yıl bir buçuk milyon kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koyduğunu hatırlatan Mehmood, ‘‘Orman yangını dumanı sıradan bir kirlilik değildir. Yangın dumanından kaynaklanan PM 2.5 kirliliği, trafik emisyonlarından kaynaklanan PM 2.5’ten 10 kat daha zararlı olabilir. Üstelik ısı, tek başına hareket etmez: Hava kalitesini bozar, solunum yolu hastalıklarını şiddetlendirir, kalp-damar hastalıklarına yol açar,’’ ifadelerini kullandı. Mehmood, ‘‘2019 Avustralya yangınlarında 33 kişi alevlerin içinde doğrudan hayatını kaybetti. Duman ise 417 kişinin daha ölümüne neden oldu. 25 Ocak'taki Los Angeles yangınlarında araştırmacılar, doğrudan ölümlerin yanı sıra, duman maruziyetinden kaynaklanan yaklaşık %50 oranında ek ölüm tespit etti. Görünen yangın, hikayenin sadece başlangıcıdır. Ve hasar, akciğerlerin çok ötesine uzanıyor. Kardiyovasküler hastalıklar, nörolojik rahatsızlıklar, kötüleşen diyabet, böbrek hastalıkları ve giderek daha iyi belgelenen ruh sağlığı etkilerini kayda alıyoruz,’’ diye ekledi. Türkiye’ye olası etkileri: Uzmanlara göre olası bir El Niño olayının Türkiye üzerindeki etkisi ise dolaylı olacak. Ahi Evran Üniversitesi’nden Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Türkiye’nin yağış ve sıcaklık rejimi üzerinde Kuzey Atlantik Salınımı, Akdeniz üzerindeki basınç alanları, batı rüzgarları gibi daha belirleyici etkenler olduğuna dikkat çekiyor. Yavaşlı’ya göre asıl risk, El Niño nedeniyle artan küresel sıcaklıkların, Türkiye’nin halihazırda kırılgan iklim koşullarına eklenmesi. Yavaşlı, ‘‘Eğer 2026 sonu-2027 başında öngörülen küresel ısınma ivmesi gerçekleşirse, Türkiye’de uzun süreli sıcak hava dalgalarının yaşanması, gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, orman yangını sezonunun uzaması ve tarımsal su talebinin artması gibi sonuçlar doğurabilecek hassas bir döneme girilir. Bu açıdan en hassas bölgeler, Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu,’’ dedi. Çankırı Karatekin Üniversitesi’nden Doç. Dr. Okan Ürker, bu sene yangın riskinin Türkiye’de de yüksek olduğuna dikkat çekti: ‘‘Aşırı yağışlı geçen kış aylarından sonra diri örtü çok hızlı gelişiyor. Bunu takip eden ani sıcaklık ve kuraklığa bağlı olarak da ölü örtüye dönüşüyor. Bu nedenle frekansı ya da şiddeti yüksek yangınların sayısında artış öngörülüyor.’’ ‘‘Bunun önüne geçmek veya riski azaltmak, ancak yanıcı madde yönetimi ile mümkün. Riskli sezon başlamadan evvel, orman-maki gibi doğal peyzajlarda yoğun bir mekanik mücadele gerekiyor - yol kenarlarının, elektrik hatları civarlarının, kır-kent arayüzlerinin sıklık bakımının yapılması, budanması, otsu tabakanın temizlenmesi önemli. Ayrıca silvopastoral uygulamaların yapılması ya da kontrollü yakmaların uygulanması gerekir,’’ ifadelerini kullandı. El Niño hakkında: Alize rüzgarlarının zayıflamasıyla ortaya çıkan El Niño yılları, genellikle küresel olarak ortalamadan daha sıcak geçer. El Niño olayları genellikle 9-12 ay sürer ve her 2-7 yılda bir meydana gelir. En son El Niño olayı 2023-2024 yıllarında yaşandı ve 2024, kayıtlara geçen en sıcak yıl oldu. El Niño yılları, dünya genelinde sıcaklık, sel ve kuraklık risklerinde belirgin değişimlere yol açıyor. Bu hava olayları; tarımsal ürün kayıplarına neden olabiliyor, orman yangını ve sel riskini artırabiliyor, şiddetli kuraklıklara yol açabiliyor ve balıkçılık faaliyetlerini aksatabiliyor. Bilimsel çalışmalar, iklim değişikliğinin El Niño olaylarının sıklığı ve şiddeti üzerinde giderek daha belirgin bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. 1950’lerden bu yana “aşırı” El Niño olaylarının sayısında artış gözlemleniyor. Fosil yakıt kullanımının gezegeni ısıtmaya devam etmesi halinde, bu aşırı olayların görülme sıklığının iki katına çıkabileceği belirtiliyor. Tahminlerde henüz net olmasa da, 2026-2027 döneminde beklenen “Süper” El Niño’nun, 2015-2016’daki El Niño kadar güçlü olabileceği öngörülüyor. Ancak bu kez olay, iklim değişikliği nedeniyle çok daha sıcak hale gelmiş bir dünyada yaşanacak.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.