Hava Durumu

#Yapılaşma

Kırsal Haber - Yapılaşma haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yapılaşma haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Aşırı Sıcaklar Nedeniyle Antalyalılar Deniz Kenarından Yaylalara Taşınıyor Haber

Aşırı Sıcaklar Nedeniyle Antalyalılar Deniz Kenarından Yaylalara Taşınıyor

COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Antalya’da giderek artan yaz sıcakları, kent sakinlerini Toroslar’daki yaylalara yönlendiriyor. Yeni bir araştırmaya göre geleneksel yaylacılık, yerini sıcaktan kaçmak isteyen kentlilerin mevsimlik, hatta kalıcı yer değiştirmelerine bırakıyor. Kıyılarda hissedilen sıcaklık 41 dereceye kadar çıkarken yaylalarda 20-23 derece civarında seyrediyor. Ancak yaylalara artan ilgi, beraberinde yapılaşma ve altyapı sorunlarını da getiriyor. Antalya’da yaz sıcakları giderek daha bunaltıcı hâle gelirken kent sakinleri, çözümü yüzlerce metre yükseklikteki yaylalara taşınmakta buluyor. Üstelik eskiden yalnızca yaz aylarında tercih edilen bu yerleşimlerde artık daha uzun süre kalan, hatta kalıcı olarak yerleşenlerin sayısı artıyor. Sakarya ve Bahçeşehir üniversitelerinden bilim insanlarının Climate Services dergisinde yayımlanan yeni araştırması, Antalya’nın kıyı kesimleri ile Toros Dağları’ndaki yaylaları karşılaştırarak bu değişimi inceledi. Araştırmaya göre yaylalar, iklim değişikliği nedeniyle artan sıcaklıklardan korunmak isteyen kentliler için giderek daha önemli bir sığınak hâline geliyor. Antalya’da asfalt erirken yaylada battaniyeyle uyuyorlar Araştırma kapsamında Geyikbayırı, Üçoluk, Feslikan ve çevresindeki yayla köylerinde 29 kişiyle görüşüldü. Katılımcıların anlatımları, Antalya’da yaz aylarında günlük yaşamın ne kadar zorlaştığını ortaya koyuyor. Bir katılımcı, “Antalya çok sıcak, dayanılacak gibi değil. Nefes alamıyoruz. Yaylada ağustos ayında bile battaniyeyle uyuyoruz. Antalya’da ise uyumadan önce yatağı suyla ıslatıyoruz.” diyor. Bir başka katılımcı ise kentteki sıcaklıkların günlük yaşama etkisini, “Yazın iki ay Antalya’da yaşamak mantıklı değil. Klima olmadan hayatta kalamazsınız.” sözleriyle anlatıyor. Özellikle yaşlılar ve kalp rahatsızlığı bulunan kişiler, yaylaya çıkma kararlarını hava durumuna göre verdiklerini belirtiyor. Kıyılarda 41 derece, yaylalarda 20-23 derece Araştırmanın en çarpıcı bulgularından biri, Antalya’nın kıyı kesimleri ile yaylalar arasındaki sıcaklık farkı. Hava sıcaklığının yanı sıra nem, rüzgâr ve güneş ışınlarının etkisini de hesaba katan Fizyolojik Eşdeğer Sıcaklık (PET) değerlerine göre yaz aylarında kıyılarda hissedilen sıcaklık 35-41 derece arasında değişiyor. Bazı bölgelerde ise 41 dereceyi aşarak “aşırı sıcak stresi” kategorisine giriyor. Buna karşılık Toroslar’daki yaylalarda aynı dönemde hissedilen sıcaklık çoğunlukla 20-23 derece civarında seyrediyor. Çalışmanın yazarlarından Sakarya Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Ustaoğlu, gözlemlenen hareketliliğin “artan sıcaklıklar karşısında insanların daha serin ve konforlu alanlara yönelerek geliştirdiği doğal bir uyum biçimi” olduğunu aktarıyor. İklim projeksiyonları, kıyı kesimleri ile yaylalar arasındaki farkın daha da belirgin hâle geleceğine işaret ediyor. Araştırmaya göre iklim değişikliği nedeniyle hem kıyılar hem de yaylalar ısınmaya devam etse de yaylalar, kıyılara göre daha serin kalacak. Yaylalar hızla büyüyor, yapılaşma artıyor Sıcaktan kaçış, yaylaların görünümünü de değiştiriyor. Uydu görüntülerini inceleyen araştırmacılar, son 10 yılda Geyikbayırı, Üçoluk ve Feslikan çevresindeki yapılaşmış alanların belirgin biçimde genişlediğini tespit etti. Geleneksel olarak tarım ve hayvancılık amacıyla kullanılan yaylalar, giderek yazlık konutların bulunduğu sayfiye yerlerine dönüşüyor. Pandemi sonrasında yayla evlerine yönelik talebin artması da bu değişimi hızlandırdı. Görüşülen kişiler, arsa ve konut fiyatlarının yükseldiğini anlatıyor. Ancak bu büyümenin önemli bir bedeli var. Yaylalardaki su kaynakları, yollar, sağlık hizmetleri ve diğer altyapı olanakları, hızla artan nüfusa göre planlanmış değil. İklim göçünün yeni biçimi: Sıcaktan kaçmak için yükselmek Araştırmacılara göre Antalya’da yaşananlar, iklim göçünün yalnızca büyük afetlerin ardından veya ülkeler arasında gerçekleşmediğini gösteriyor. İklim değişikliği, insanları yaşadıkları bölgeyi tamamen terk etmeden de yer değiştirmeye yöneltebiliyor. Antalya’da kıyılardan yaylalara doğru gerçekleşen, mevsimlik ve giderek kalıcı hâle gelen hareketlilik bunun bir örneği. Çalışmanın yazarlarından Bahçeşehir Üniversitesi Göç ve Kent Araştırmaları Merkezi (BAUMUS) Kurucu Direktörü Prof. Dr. Ulaş Sunata, “Bulgularımız, iklim değişikliğine bağlı hareketliliğin çok daha sessiz, kademeli ve yerel biçimlerde ortaya çıkabileceğini gösteriyor.” diyor.

Uluslararası Gemlik Sempozyumu Başladı Haber

Uluslararası Gemlik Sempozyumu Başladı

Gemlik’te “Kios’tan Günümüze Gemlik ve Güney Marmara” başlığıyla düzenlenen Uluslararası Gemlik Sempozyumu, akademisyenleri, araştırmacıları ve kent paydaşlarını bir araya getirdi. Sempozyuma Gemlik Kaymakamı Osman Aslan Canbaba, Gemlik Belediye Başkanvekili Fatih Uzun, Belediye Başkan Yardımcıları Durmuş Uslu ve Zülküf Zor, Yeni Parti İlçe Başkanı Canan Bulut ve yönetimi, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile çok sayıda Gemlikli katıldı. Gemlik Belediye Başkanvekili Fatih Uzun, sempozyum kapsamında bilim insanlarının gerçekleştireceği çalışmaların yerel yönetimlere ışık tutacağını belirtti. Gemlik Kaymakamı Osman Aslan Canbaba ise sempozyumun kenti tarihsel geçmişinden günümüze uzanan bir perspektifle ele alacağını ifade ederek organizasyonda emeği geçenlere teşekkür etti. Canbaba, Atatürk’ün vizyonuyla bir liman kentinden sanayi kentine dönüşen Gemlik’te sanayi, tarım ve turizmin geliştiğini, ancak kentleşme ve yapılaşma konusunda daha fazla adım atılması gerektiğini vurguladı. Sempozyumun planlama sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yusuf Ziya Karaaslan, Gemlik’in tarihinin, coğrafyasının ve farklı alanlarla kurduğu ilişkilerin bir bütün olarak ele alındığını söyledi. Bir kenti anlamanın çevresiyle kurduğu ilişkileri de anlamaktan geçtiğini belirten Karaaslan, Kios’tan günümüze uzanan tarihsel birikimin farklı disiplinler aracılığıyla değerlendirileceğini ifade etti. İlk gün programında konuşmacılar Prof. Dr. Thomas Corsten, Prof. Dr. Mustafa Şahin, Doç. Dr. Hüseyin Yanar, Prof. Dr. Naci Görür, Dr. Erkan Kaya, Raif Kaplanoğlu, Doç. Dr. Turgay Akkuş, Prof. Dr. Odile Moreau, Agon Krasniqi, Prof. Dr. Özlem Köprülü Bağbancı, Lamiya Oruçova, Dr. Ayşegül Demircioğlu, Prof. Dr. Sertaç Dokuzlu, Dr. Soner Duman ve Doç. Dr. Hacer Karabağ Arslan Gemlik’in antik dönemden günümüze uzanan tarihini, kültürel mirasını, işgal ve göç süreçlerini, sanayileşmesini, tarımsal üretimini ve kentleşme dinamiklerini farklı başlıklar altında ele aldı. İki gün sürecek Uluslararası Gemlik Sempozyumu kapsamında Gemlik’in tarihsel ve kültürel mirasının bilimsel çalışmalar ışığında değerlendirilmesi, kentin geçmişi ile günümüz arasındaki ilişkilerin ortaya konulması ve geleceğine yönelik değerlendirmelere katkı sunulması hedefleniyor.

CHP'li Rızvanoğlu:"Milli Parklar Rant Alanı Değildir" Haber

CHP'li Rızvanoğlu:"Milli Parklar Rant Alanı Değildir"

CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, TBMM Genel Kurulunda Milli Parklar Kanun Teklifi görüşmelerinde tümü üzerine yaptığı konuşmada, teklifin doğa koruma yaklaşımını zayıflattığını, korunan alanları ticari işletme mantığına açtığını ve anayasal koruma ilkeleriyle çeliştiğini belirtti. Rızvanoğlu, “Milli parklar ve benzeri korunan alanlar bu ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askeri hatlarla koruyorsak, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğine karşı da doğal savunma hattımız da milli parklar ve benzeri alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor.” “Bu teklif, doğayı koruma politikasından işletme anlayışına geçiştir” Konuşmasında teklifin yalnızca teknik bir düzenleme olmadığını, doğa yönetimi anlayışında köklü bir değişimi temsil ettiğini vurgulayan Rızvanoğlu şu değerlendirmeyi yaptı: “Görüşmekte olduğumuz Milli Parklar kanun teklifi, yaşam alanlarımızın nasıl korunacağını ve gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızı belirleyecek bir dönüm noktasıdır. İktidarın getirdiği bu teklif, doğayı koruma politikasından uzaklaştırıyor ve doğayı işletme anlayışına geçiriyor. Türkiye’de doğal alanlar üzerindeki baskının son yıllarda belirgin biçimde arttığını ifade eden Rızvanoğlu, “Biz bunu, Akbelen’de şirket lehine yapılan kamulaştırmalarda gördük. Kazdağları’nda yabancı bir şirket, on binlerce ağacı keserken gördük. Marmaris kıyılarına dikilen devasa otelde gördük. Kanal İstanbul uğruna tarım alanlarının ranta açılmasında gördük. MAPEG tarafından son yayınlanan, köy, orman, mera demeden satışa çıkarılan ruhsat satışında gördük.” dedi. “Korunan alanların koruma kalkanı zayıflatılıyor” Teklifle milli parkların Turizm Teşvik Kanunu kapsamına alındığını, uzun devreli gelişme planlarının devre dışı bırakıldığını, yapılaşma ve işletme faaliyetlerinin özel şirketlere açıldığını, uzun süreli işletme haklarıyla kamusal korumanın zayıflatıldığını ve adı milli park olan ancak karakteri değişmiş alanlar yaratılacağını belirten Rızvanoğlu, teklifin ortaya çıkaracağı tabloyu şu sözlerle değerlendirdi: “Yani korunan değil, parçalanmış; işletilen; gelecek kuşaklara bırakılan değil, bugünün rantına açılmış alanlar… Oysa milli park ve benzeri korunan alan dediğiniz yerde bunlar olmaz. Çünkü buralar bilimsel değeri yüksek, nadir bulunan ve korunması gereken alanlardır. Buralar; kurdun, kuşun, ağacın, suyun kendi dengesi içinde yaşayabildiği yaşam alanlarıdır. Buralar, kısa vadeli kazançların değil, uzun vadeli kamu yararının gözetildiği, gelecek kuşaklara bırakmamız gereken ortak mirasımızdır. Ve bu miras hiçbir iktidarın tasarruf alanı olamaz Çünkü buralar milletimizindir! Ve bu alanlar enerji nakil hatlarının güzergâhı olsun diye değil, ekosistemin sürekliliği sağlansın diye varlar. Turizm yatırımları artsın diye değil, doğal denge bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılabilsin diye varlar. En önemlisi, ülkenin toprağı, suyu, havası ve yaşam güvencesi tükensin diye değil, ayakta kalsın diye varlar. İşte bu yüzden Milli Parklar Kanununun mantığı ve özü aslında çok açık: Önce koruma, sonra kullanım. Bugünkü teklif ise bu sıralamayı tersine çeviriyor; önce kullanmayı, sonra mümkünse, eğer geriye bir şey kalırsa korumayı öneriyor. Yani iktidar doğayı koruyan hukuk düzenini tersine çevirmek istiyor. Üstelik bu teklifte sorun yalnızca doğa koruma sorunu da değil; çok açık Anayasa ihlalleri var. “Teklif açık Anayasayla” Rızvanoğlu konuşmasında, teklifin yalnızca çevre politikası açısından değil, Anayasa’nın doğayı ve doğal varlıkları korumaya ilişkin temel hükümleri bakımından da ciddi sakıncalar içerdiğini vurguladı. Anayasa’nın 169’uncu maddesinin ormanların korunması ve yönetiminin devlete ait olduğunu açıkça düzenlediğini hatırlatan Rızvanoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Ormana zarar verebilecek hiçbir faaliyete izin verilemeyeceğini hüküm altına alan Anayasa’ya rağmen, bu teklif korunan alanların anayasal koruma zeminini fiilen zayıflatmaktadır.” Anayasa’nın 168’inci maddesine göre doğal kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu belirten Rızvanoğlu, korunan alanların uzun süreli tahsisler yoluyla özel işletmelere açılmasının bu hükümle bağdaşmadığını ifade etti: “Doğal kaynakların devlet tarafından korunması gerekirken, bu düzenleme korunan alanları uzun süreli tahsislerle fiilen özel işletme alanlarına dönüştürecek bir kapı aralamaktadır.” Anayasa’nın 63’üncü maddesinin ise devletin tarih, kültür ve tabiat varlıklarını koruma yükümlülüğünü açık biçimde ortaya koyduğunu hatırlatan Rızvanoğlu, milli parkların bu anayasal sorumluluğun sahadaki en önemli karşılığı olduğunu belirtti: “Koruma statülerini güçlendirmek yerine işletme izinlerini genişleten bir yaklaşım, devletin anayasal koruma yükümlülüğüyle açık biçimde çelişmektedir.” “Bu teklif doğayı koruma politikasından işletme anlayışına geçiştir” Teklifin detaylarının incelendiğinde kurumlar arası izin ve görüş süreçlerinin büyük ölçüde devre dışı bırakıldığını belirten Rızvanoğlu, yetkilerin Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde toplanmasının denetim ve şeffaflık açısından ciddi riskler yarattığını ifade etti. Teklifin 5’inci maddesiyle milli parklar içerisinde yol, enerji hattı ve boru hattı gibi altyapı yatırımlarına izin verilebilmesinin öngörüldüğünü belirten Rızvanoğlu, bu düzenlemenin hassas ekosistemleri yatırım baskısına açık hale getireceğini vurguladı. Teklifin 6’ncı maddesiyle korunan alanlardaki tesis ve hizmetlerin özel şirketler tarafından işletilebilmesinin kapsamının genişletildiğini belirten Rızvanoğlu, bunun koruma önceliği yerine ticari işletme mantığını öne çıkaran bir yaklaşım olduğunu ifade etti. Teklifin 7’nci maddesine de dikkat çeken Rızvanoğlu, korunan alanlardaki kaçak yapılar için yalnızca yıkım seçeneği yerine “Genel Müdürlükçe değerlendirme” seçeneğinin getirilmesinin, kaçak yapılaşmayı önlemek yerine fiilen meşrulaştırma riski taşıdığını belirtti. Korunan alanlarda kaçak yapıların kaldırılması ve alanın eski haline getirilmesinin koruma hukukunun temel gereği olduğunu ifade etti. “Milli parklar ve benzeri korunan alanlar ülkenin doğal savunma hattıdır” Milli parkların yalnızca rekreasyon alanları değil, iklim krizi, kuraklık ve gıda güvenliği risklerine karşı ülkenin ekolojik güvenlik altyapısı olduğunu vurgulayan Rızvanoğlu şu ifadeleri kullandı: “Bu iktidarın doğayı korumak gibi bir niyeti yok! Bakın bu teklifin özü iktidar için nedir biliyor musunuz? Para, para, para! Peki doğa için? zarar. Halk için, zarar. Çiftçi için, zarar. Neden mi? Çünkü Milli parklar ve korunan alanlar birer ‘mesire alanı’ değildir. Buralar bu ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askeri hatlarla koruyorsak, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğine karşı da doğal savunma hattımız da milli parklar ve benzeri alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor. Oysa devlet dediğiniz yapı, krizlere karşı toplumu korumak için vardır. İktidar ise kriz çağında koruma statülerini esnetiyor. Bizim tercihimiz açıktır: Doğayı ekonomik faaliyetin arkasına dizen değil, ekonomiyi doğanın sınırları içinde planlayan bir devlet anlayışı. Evet, Doğayı iyi yönetemezsek, yarın karşılaşacağımız zararların altından kalkmamız mümkün olamaz. Bugün ülkenin dört bir yanındaki sellerin nelere yol açtığını hep birlikte görüyoruz. Keza yazın orman yangınları da aynı şekilde. Gelecekte karşılaşacağımız daha büyük doğal felaketlere karşı çok iyi hazırlanmamız gerekiyor. Bunun için de doğayı iyi yönetmemiz şart. Doğayı şirket çıkarlarına feda edecek lüksümüz yok! O yüzden bu ülke şirket mantığıyla yönetilemez. Bu topraklar kısa vadeli kâr hesaplarına teslim edilemez. Devlet dediğiniz yapı; geleceği bugüne karşı korumak için vardır. Geleceğin avansını şimdiden tüketmek için değil. Bu yüzden biz, geleceğe karşı empatisiz bir rant düzenine değil, bilimle yönetilen, adaletle korunan bir Türkiye’ye talibiz.” dedi. “Koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız” Cumhuriyet Halk Partisi’nin doğa koruma politikalarına ilişkin yaklaşımını da paylaşan Rızvanoğlu, “Milletimizin desteğiyle sorumluluk üstlendiğimizde, doğa koruma politikalarını İktidardan farklı bir anlayışla ele alacağız. Doğa korumayı nasıl yöneteceğimiz, hangi ilkeleri esas alacağımız ise şimdiden açık ve net. Yeni parti programımızda yazdık. Doğa koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız. Doğal alanlarda ekosistem izlemelerini düzenli olarak yapacağız ve verileri şeffaf biçimde kamuoyuyla, paylaşılacağız. En önemlisi iktidarın yaptığının aksine; Milli parkların, tabiat parklarının ve sulak alanların sayısı artıracağız, koruma statüleri güçlendireceğiz! Biz bu ülkenin ormanını, suyunu, toprağını günübirlik çıkar hesaplarına teslim etmeyeceğiz.”

Sel Kader Değil, Tarım Topraklarımız Yok Oluyor! Haber

Sel Kader Değil, Tarım Topraklarımız Yok Oluyor!

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Antalya Şube Başkanı Ebru Kaçın, son yıllarda artan sel ve su baskınlarının tarımsal üretime vurduğu darbeye dikkat çekerek, yetkilileri sadece "görüntü vermek" yerine bilimsel ve kalıcı çözümler üretmeye çağırdı. Kaçın, "Üreticilerimiz ülkemizin bacasız fabrikalarıdır; bu fabrikaların kapanmasına seyirci kalınamaz," dedi. ​"Tarım Topraklarının %12’si Kaybedildi" ​Türkiye genelinde tarım topraklarının yaklaşık %12’sinin kaybedildiğini belirten Ebru Kaçın, üreticilerin her 2-3 yılda bir, hatta bazı bölgelerde her yıl doğal afetlerle boğuştuğunu vurguladı. Birinci sınıf tarım arazilerinin ve seraların büyük risk altında olduğunu ifade eden Kaçın, üreticinin üretimden kopma noktasına geldiğini belirtti. ​Genç Nüfus Tarımdan Uzaklaşıyor: Ortalama Yaş 58! ​Tarımın sürdürülebilirliği konusunda tehlike çanlarının çaldığını ifade eden ZMO Şube Başkanı Kaçın; "Üreticilerimizin yaş ortalaması 58’e ulaştı. Gençler hızla sektörden uzaklaşıyor. Bu tablo, ülkemizin gıda güvenliği için ciddi bir alarmdır," uyarısında bulundu. ​Antalya’da Yapılaşma ve Sel Riski ​Antalya özelinde kritik bölgelere dikkat çeken Kaçın, özellikle Kumluca, Aksu (Kemerağzı, Kundu, Boztepe) ve Serik bölgelerinin her yıl ağır zararlar gördüğünü hatırlattı. Ayrıca Konyaaltı ilçesi Çakırlar bölgesindeki TOKİ planlamasına dair endişelerini dile getiren Kaçın, şu ifadeleri kullandı: ​"Çakırlar’daki konut alanlarının sel riski taşıdığı bilinmektedir. Plansız ve bilimsel verilerden uzak yapılaşmalar, sadece konutları değil, çevredeki stratejik tarım alanlarını da geri dönüşü olmayan zararlara sürüklemektedir." ​"Afet Kaderdir Ama Tedbir Sorumluluktur" ​Doğal afetlerin kaçınılmaz olabileceğini ancak risklerin bilimle yönetilebileceğini savunan Ebru Kaçın, "Sel kader değil; önlenebilir riskler için tedbir almak yetkililerin sorumluluğundadır. Üreticimizi ve gıda güvenliğimizi korumak için acilen kalıcı çözümler hayata geçirilmelidir," diyerek sözlerini tamamladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.