Hava Durumu

#Erken Uyarı

Kırsal Haber - Erken Uyarı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Erken Uyarı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Nepal-Tibet Faciası İklim Değişikliğinin Etkisine Acı Bir Örnek Haber

Nepal-Tibet Faciası İklim Değişikliğinin Etkisine Acı Bir Örnek

Nepal ile Çin'in Tibet bölgesi arasındaki sınır hattında 26 Ağustos'ta meydana gelen yıkıcı heyelan ve sellerde yüzlerce kişi hayatını kaybederken, 1.400'e yakın kişiden hâlâ haber alınamıyor. İlk raporlarda felaketin 4.4 büyüklüğünde bir deprem tarafından tetiklendiği öne sürülse de, uzmanlar olay yerindeki incelemeler ve uydu verileri doğrultusunda gerçeğin çok daha farklı olduğunu ortaya koydu. ​İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Tolga Görüm, felaketin asıl sebebinin bir kaya-buz kütlesinin çökmesi olduğunu belirterek yaşananları, iklim değişikliğinin uzun ve kısa vadeli etkilerinin yıkıcı bir sonucu olarak nitelendirdi. ​Felakete Ne Sebep Oldu? Deprem mi, Kaya Çığı mı? ​Olayın ardından yapılan ilk değerlendirmeler deprem ihtimali üzerinde dururken, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) ve yer bilimciler bu iddiayı netleştirdi. Prof. Dr. Tolga Görüm, Himalayalar'daki Langtang Lirung Zirvesi'nden kopan devasa bir kaya-buz kütlesinin kama kaymasıyla Lhende Khola Vadisi'ne girdiğini ifade etti. ​Kuru Sıvılaşma Etkisi: Serbest düşüşle vadiye inen kütle, altındaki buz erimesi kaynaklı sular üzerinde yüzerek bir kaya çığına (rock avalanche) dönüştü. ​Setlenme ve Sel Zinciri: Akarsuyun kısa süreliğine önünün kapanmasıyla oluşan set gölü bir süre sonra yıkıldı. Sel suları, yamaçlardaki malzemeleri alttan kazıyarak ilerledi ve önündeki her şeyi yuttu. ​Deprem Sinyalinin Yanılgısı: Olay sırasında kaydedilen sismik sinyallerin depremden değil, devasa kütlenin yere uyguladığı yoğun basınçtan kaynaklandığı anlaşıldı. ​İklim Değişikliğinin Zincirleme Etkisi ​Uzmanlar, bu tür felaketlerin ardında iklim krizinin yattığına dikkat çekiyor. Buzulların hızla erimesi, dağ kütlesinin üzerindeki büyük baskıyı ortadan kaldırıyor. Yükün azalması kütle içinde zamanla çatlakların oluşmasına yol açarken, eriyen buzullar kayanın termal iletkenliğini artırarak güneşten daha fazla ısı çekmesine neden oluyor. Bu süreç, kayaların çatlak dinamiklerini bozarak ani ve büyük çaplı çöküşleri tetikliyor. ​Benzer bir felaket 2021 yılında Hindistan'ın Chamoli bölgesinde yaşanmış, 200'den fazla kişi hayatını kaybederken dev bir hidroelektrik santrali tamamen yok olmuştu. ​Türkiye İçin Büyük Risk: Hangi Bölgeler Tehlike Altında? ​Tibet'teki felaketin bir benzeri, tarihte Türkiye topraklarında da yaşandı. 2 Temmuz 1840'ta Ağrı Dağı'ndaki Ahura Vadisi'nde meydana gelen kaya çığı ve sonrasında oluşan set gölünün patlaması sonucu 1.300 kişi hayatını kaybetmişti. ​Prof. Dr. Tolga Görüm, Türkiye'de de benzer risklerin bugün devam ettiğini vurgulayarak yüksek riskli bölgeleri sıraladı: ​Erzurum ve Artvin: İki il arasındaki Tortum bölgesi başta olmak üzere dağlık alanlar. ​Kars: Kağızman ilçesinde, volkanik alan üzerindeki heyelan setine yerleşmiş göl sistemleri ve altındaki Denizgölü köyü. ​Hakkari: Üst kesimlerinde buzul göllerinin yer aldığı ve küçük yerleşimlerin bulunduğu riskli dağlık alanlar. ​Erken Uyarı Sistemleri Hayat Kurtarabilirdi ​Bölgede yeterli erken uyarı sistemlerinin bulunmamasının can kayıplarını artırdığına dikkat çekiliyor. Yer altı hareketlerini ve gürültülerini dinleyerek kaya çığı ile selleri önceden tespit edebilen GEOFON gibi basit deprem izleme sistemleri, rota boyunca stratejik olarak yerleştirildiğinde erken uyarı sağlayabiliyor. Ancak 5-6 bin metre yükseklikteki dağlık coğrafyalarda bu tür operasyonların zorluğu ve maliyeti, önlem alınmasını güçleştiren unsurlar arasında yer alıyor. Kaynak: İklim Masası/www.iklimmasasi.com Kaynak: Selin Uğurtaş Kaynak: Prof.Dr. Tolga Görüm

Sıcaklık ve Yoksulluk 120 İlçede Kesişti, Çifte Risk Haritalandı! Haber

Sıcaklık ve Yoksulluk 120 İlçede Kesişti, Çifte Risk Haritalandı!

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı’nın gerçekleştirdiği araştırma, Türkiye’de aşırı sıcak riski ile sosyoekonomik kırılganlığın kesiştiği noktaları ilk kez gözler önüne serdi. Çalışmaya göre, Türkiye’nin 973 ilçesinin 120’sinde yüksek sıcak tehlikesi ile düşük uyum kapasitesi üst üste biniyor. ​Climatic Change dergisinde yayımlanan ve 1980 ile 2024 yılları arasındaki 44 yıllık verileri kapsayan araştırmada, ülkedeki aşırı sıcak koşulları hane halkı gelir yapılarıyla karşılaştırıldı. Her sekiz ilçeden birinde görülen bu "çifte risk" durumu, iklim krizinin sosyal eşitsizliklerle nasıl derinleştiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. ​Risk, Tehlike ile Kırılganlığın Kesişiminde Ortaya Çıkıyor ​Aşırı sıcaklardan bahsederken yalnızca termometrenin gösterdiği dereceye odaklanmanın yanıltıcı olduğunu belirten araştırma, aynı sıcaklığın yarattığı hasarın sıcaktan korunma imkanlarına göre değiştiğini vurguluyor. ​Antalya'da 42 derecelik bir sıcaklıkta vatandaşlar klimalı iç mekanlarda serinleyebilirken, Harran Ovası'nda toplumun önemli bir kesimi klimaya erişememekte ve tarlada çalışanların gölgede dinlenmesi bile mümkün olmamaktadır. ​Klimanın yaygınlığı, bina yalıtımı, çalışma saatlerini esnetebilme ve sağlık hizmetlerine erişim gibi etkenler süreci doğrudan etkiliyor. ​Sıcak tehlikesi hesaplanırken; sıcak hava dalgalarının sayısı, süresi, şiddeti, en sıcak gün, tropik gece sayısı ve ısınma hızı olmak üzere yedi farklı gösterge kullanıldı. Sosyoekonomik kırılganlık için ise TÜİK gelir verileri baz alınarak en düşük gelir grubuna daha yüksek ağırlık verildi. ​Tehlike Üç Ana Bölgede Yoğunlaşıyor ​Araştırma sonucunda riskli grupta yer alan 120 ilçenin rastgele dağılmadığı, aksine üç ana kümede toplandığı tespit edildi: ​Güneydoğu Anadolu Kümesi: Şanlıurfa, Mardin, Batman ile Diyarbakır, Siirt ve Şırnak’ın bir bölümünü kapsayan en geniş alan. ​Çukurova Kümesi: Adana ve çevresindeki ova bölgesi. ​İç ve Doğu Bölgeler: Aydın, Denizli, Kütahya, Uşak, Manisa ve Afyonkarahisar’ın yayla kesimleri ile Malatya, Elazığ ve Tunceli’nin alçak vadileri. Bu küme, sıcağın merkezi Güneydoğu'da kalsa da ekonomik kırılganlığın riski iç bölgelere doğru genişlettiğini gösteriyor. ​Adana - Mersin - Hatay Hattında "Tropik Gece" Alarmı ​Analize en düşük sıcaklığın 25 derecenin altına inmediği tropik gecelerin dahil edilmesi, risk haritasını değiştirdi. Gündüz maruz kalınan ısı stresinden vücudun toparlanabilmesi için gece serinlemesine ihtiyaç duyulduğunu belirten uzmanlar, Adana, Mersin ve Hatay hattının bu bakımdan ülkenin en zorlu koridoru olduğuna dikkat çekiyor. Bu hatta gündüz sıcaklıkları 40 dereceyi aşarken, geceleri de çoğunlukla 25 derecenin üzerinde seyrediyor. ​Kıyı Kesimler ve Serin Ama Kırılgan İlçelerin Durumu ​Yüksek Gelirli Sıcak Kıyılar: Antalya, Muğla, Aydın ve İzmir kıyıları ülkenin en sıcak yerleri arasında yer almasına rağmen, görece yüksek gelir düzeyleri sayesinde daha düşük risk sınıfında bulunuyor. Bu bölgelerdeki temel sorunlar yüksek talep saatlerinde elektrik şebekesinin dayanıklılığı ile mevsimlik tarım ve hizmet çalışanlarının korunmasıdır. ​Serin Ama Kırılgan İlçeler: Erzurum, Kars, Ardahan platoları ile Tokat, Sivas ve Yozgat gibi iç kesimler düşük sıcak tehlikesi sınıfında yer alsa da sosyoekonomik kırılganlıkları yüksektir. Şu an için iklimin sağladığı tampon dursa da, bu tamponun incelmesi durumunda nüfusun uyum kapasitesi zayıf kalacaktır. ​İlçelere Göre Farklılaşan Önlem Planları Şart ​Araştırma bulguları, tek tip uyarı eşikleri yerine her ilçenin kendi dinamiklerine uygun hazırlık planlarının yapılması gerektiğini ortaya koyuyor: ​Sıcaklık ve Kırılganlığın Yüksek Olduğu İlçeler: Kamuya açık serinleme alanları oluşturulmalı, aşırı sıcak saatlerinde açık alan çalışmaları durdurulmalı ve konutlara yalıtım ile pasif serinletme desteği sağlanmalıdır. ​Yüksek Gelirli Sıcak Kıyılar: Şebeke dayanıklılığına, bina enerji standartlarına ve mevsimlik çalışanların haklarına öncelik verilmelidir. ​Serin Ama Kırılgan İlçeler: Sıcaklıklar daha da yükselmeden uyum kapasitesi artırılmalı; bu yatırımlar sert kış koşulları ve sel gibi diğer risklere karşı da tahkim edilmelidir. ​Erken Uyarı Sistemleri: Türkiye genelinde erken uyarı sistemlerine gündüz sıcaklığının yanı sıra gece eşiği de mutlaka eklenmelidir. ​Copernicus bültenine göre 2026 yılının Temmuz ayı, küresel kayıtlardaki en sıcak ikinci temmuz olarak kayıtlara geçerken, uzmanlar sıcağın kimleri ve nasıl etkilediğini belirleyen koşulları değiştirmenin elimizde olduğunu vurguluyor. Kaynak: İklim Masası/www.iklimmasasi.com Kaynak: Selin Uğurtaş Kaynak: Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı

"Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sistemleri" Projesi Hayata Geçti Haber

"Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sistemleri" Projesi Hayata Geçti

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, yerel üreticileri ve çiftçileri desteklemek amacıyla "Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sistemleri" projesini hayata geçirdi. Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce'nin seçim vaatleri arasında yer alan projenin pilot uygulaması Sarıcakaya, Alpu ve Çifteler ilçelerinde başlatıldı. Erken Uyarı İle Doğal Afet ve Hastalıklara Karşı Önlem Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı bünyesinde yürütülen proje kapsamında kurulan meteorolojik istasyonlar ve kameralar aracılığıyla hava durumu, yağış, rüzgâr ve dolu riski ile toprak nemi ve sıcaklığı gibi tarımsal üretim açısından önem taşıyan veriler anlık olarak takip ediliyor. Sistem üzerinden yetkili ziraat mühendisleri tarafından istasyonlardan elde edilen veriler ve kamera görüntüleri günlük olarak kontrol edilmekte, tarım arazilerinde hastalık ve zararlı oluşumuna yönelik gözlemler gerçekleştirilmektedir. Yapılan kontroller sonucunda hastalık veya zararlı tespit edilmesi ya da risk oluşması durumunda, üreticilerin kolaylıkla anlayabileceği sade uarı mesajları hazırlanıyor. Hazırlanan uyarı ve bilgilendirmeler ilgili Ziraat Odaları ile SMS yoluyla paylaşılmakta, Ziraat Odaları tarafından da kendi kayıtlarında bulunan üreticilere iletilmektedir. Bu sistem sayesinde üreticilerin; tarımsal üretimi tehdit edebilecek hastalık ve zararlılar konusunda zamanında bilgilendirilmesi ve gerekli önlemleri erken dönemde alarak ürün kayıplarının önüne geçilmesi amaçlanıyor. Üreticilerden Tam Not Sistemin tarlalara kurulması ve kullanıma sunulmasıyla ilgili memnuniyetlerini dile getiren bölge üreticileri ve temsilcileri projenin önemine dikkat çekti: Eskişehir Ziraat Odaları İl Koordinasyon Kurulu Başkanı Necat Yatır: Kentte mısır, pancar ve patates gibi ürünlerin yoğun olarak ekildiğini belirterek bu sistem sayesinde hastalıkların önceden tespit edilip zamanında mücadele edileceğini söyledi. Yatır; kayıtlı 2 bin 200 üyeden en az bin 500'ünün bu hizmetten doğrudan faydalanacağını ifade ederek Büyükşehir Belediyesine teşekkür etti. Abbas Halim Paşa Mahallesi Muhtarı Mehmet Gücen: Çiftçilerin don, sel felaketi, yağış ve çevre hastalıklardan önceden haberdar olarak tedbir alabileceğini, hava durumuna göre gübreleme yapabileceğini belirterek memnuniyetini dile getirdi. Bölge Çiftçileri: Gübreleme, sulama ve ilaçlama zamanları konusunda tereddüt yaşadıklarını ancak cep telefonlarına gelen erken uyarı mesajları ve mobil uygulama takibi sayesinde artık tarlalarını daha verimli ve bilinçli bir şekilde yönetebildiklerini aktardılar. Çiftçilere Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sisteminin hayırlı olmasını dileyen Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce de şu ifadeleri kullandı: “Hayata geçirdiğimiz Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sistemi, çiftçilerimizin emeğini ve ürünlerini korumak adına çok kıymetli bir adım. Hava durumu, yağış, don, dolu riski, toprak nemi ve sıcaklığı gibi birçok verinin anlık olarak takip edilmesi; hastalık ve zararlılara karşı üreticimizin zamanında bilgilendirilmesi, daha bilinçli, daha verimli ve daha güvenli bir tarım için önemli bir katkı sağlayacaktır. Çiftçimizin tarlasındaki emeğinin ziyan olmaması, doğru zamanda sulama, gübreleme ve ilaçlama yapabilmesi hepimizin ortak temennisidir. Hayırlı, bereketli ve bol kazançlı bir üretim sezonu diliyorum.” Başvurular İnternet Üzerinden Yapılıyor Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sistemleri hizmetinden yararlanmak isteyen çiftçiler, basvuru.eskisehir.bel.tr adresi üzerinden başvurularını gerçekleştirebilirler. Ayrıca diğer kırsal ilçelerde de Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından "Tarımsal Tahmin ve Erken Uyarı Sistemleri" projesinin çalışmaları devam edecektir.

Türkiye’de Isı Stresi Bölgeden Bölgeye Değişiyor Haber

Türkiye’de Isı Stresi Bölgeden Bölgeye Değişiyor

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, yapay zekâ yöntemleri kullanarak gerçekleştirilen yeni bir araştırmanın, Türkiye’de ısı stresini belirleyen etmenlerin bölgeden bölgeye değiştiğini ortaya koyduğunu belirtti. Araştırmaya göre Anadolu'nun iç kesimlerinde kuru hava, Karadeniz ve Marmara kıyılarında rüzgâr, Akdeniz kıyılarında ise güneşten ve ısınmış yüzeylerden yayılan ışıma öne çıkıyor. ​Üstelik sıcaklıklar 35 dereceyi aştığında rüzgârın serinletici etkisi de ortadan kalkıyor. Bulgular, yalnızca termometrede görülen sıcaklığa dayanan uyarıların yetersiz kalabileceğini gösteriyor. Korunma önlemleri geliştirilirken bölgesel farklılıkların dikkate alınması büyük önem taşıyor. ​Farklı Coğrafyalarda Farklı Hissedilen Sıcaklıklar ​Yaz ortasında Güneydoğu Anadolu'da termometreler 40'ın üzerine çıkarken, İstanbul aynı gün 30'un altında kalabiliyor. Ama insanların şikâyet ettiği rakam çoğu zaman termometrenin gösterdiği değil, nemin de işin içine girmesiyle "çok daha bunaltıcı" hâle gelen hissedilen sıcaklıktır. ​Ancak burada kafa karıştırıcı bir nokta var: Şanlıurfa’daki 38 derece ile Rize’deki 30 derece bambaşka şekillerde hissediliyor. Veya aynı 35 derece sıcaklık; Ege sahilinden denizden esen meltemle farklı, İç Anadolu’nun kuru sıcağında farklı şekilde zorluyor insan bedenini. ​Peki, ısıyı gerçekten tehlikeli hâle getiren etmenler neler? Ve bu etmenler Türkiye’nin her yerinde aynı mı? ​Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi (ECMWF) verilerine dayanarak Theoretical and Applied Climatology dergisinde yayımlanan bu kapsamlı çalışma, Türkiye’nin farklı bölgelerinde ısı stresinin ardındaki güçleri yapay zekâ yöntemleriyle haritalandırdı. ​Isıyı tehlikeli kılan meteorolojik güçlerin bölgeden bölgeye ve hatta sıcağın şiddetine bağlı olarak değiştiğini ortaya koyan araştırma, tek tip sıcaklık uyarılarının neden yetersiz kaldığını gözler önüne seriyor. Çalışmaya göre Anadolu’nun iç kesimlerinde havanın kuruluğu, Karadeniz ve Marmara kıyılarında rüzgâr, Akdeniz kıyısında ise ışıma öne çıkıyor. Üstelik sıcak şiddetlendikçe rüzgârın serinletici etkisi de kayboluyor. ​Türkiye’nin %70’ine Kuru Sıcaklar Hâkim ​Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı’nın öncülüğünde ortaya çıkan haritanın en çarpıcı bulgusu şudur: İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kaplayan ve Türkiye’nin yaklaşık %70’ine denk gelen yarı kurak iç kesimlerde, sıcaklıktan sonraki en önemli belirleyici havanın kuruluğudur. ​"Buhar basıncı açığı" denilen bu etmen, kuru bir havanın nemi ne kadar hızlı çekebileceğini ölçer. Yüksek buhar basıncı açığı ise "nemli sıcak" değil, tam tersine kuru ve nemi çeken bir hava demektir. ​Hissedilen Sıcaklıkta Nem, Rüzgâr ve Işıma Etkili ​Havanın kaç derece olduğu, bedenin gerçekte ne kadar zorlandığını tek başına anlatmaz. Bunun için nemi, rüzgârı ve gökyüzünden gelen ışımayı da hesaba katmak gerekir. "Hissedilen sıcaklığı" tespit etmek için kullanılan indekslerin en gelişmişlerinden olan Evrensel Termal İklim İndeksi (UTCI); sıcaklık, nem, rüzgâr ve ışımayı tek bir değerde birleştirir. ​Uluslararası ölçekte ısı stresi; ​26-32°C arasında "orta", ​32-38°C arasında "kuvvetli", ​38-46°C arasında "çok kuvvetli" ​ve 46°C üzerinde "ekstrem" olarak sınıflandırılır. ​Yapay Zekâ Isıyı Nasıl Çözümledi? ​Bu yeni araştırma, geçmişteki havayı saat saat yeniden kuran Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi (ECMWF) verilerine dayanıyor. Bu iklim veri tabanı sayesinde 1950’den 2025’e uzanan 75 yıl boyunca Türkiye’nin tüm köşelerinde yaşanan her yaz günü tek tek ele alınabildi. ​Veri tabanından elde edilen yüz binlerce sıcak yaz günü açıklanabilir yapay zekânın önüne konuldu. Kullanılan yöntem sayesinde yapay zekâ yalnızca ısı stresini tahmin etmekle kalmadı, bu tahmine hangi etkenlerin ne ölçüde katkı yaptığını da gösterdi. Böylece Türkiye’nin farklı bölgelerinde sıcaklık, nem, rüzgâr veya ışıma gibi etmenlerden hangilerinin daha baskın rol oynadığı ayrıntılı biçimde belirlenebildi. ​Kuru Hava "Daha Zararsız" Değil ​Hava sıcaklığı cilt sıcaklığını —yani yaklaşık 35 dereceyi— aştığında beden artık rüzgârla değil, neredeyse yalnızca terin buharlaşmasıyla serinleyebilir. Kuru hava bu buharlaşmayı hızlandırır. Yine de aşırı sıcakta bedenin ürettiği ısı, atabildiği ısıdan fazla olabilir. Dolayısıyla kuru sıcak, nemli sıcaktan daha zararsız değildir; yalnızca bedeni farklı bir şekilde zorlar. ​Karadeniz’de Rüzgâr Ön Planda ​Karadeniz kıyısı boyunca ve Marmara’ya doğru uzanan dar bir şeritte ise tablo değişiyor ve ikincil belirleyici olarak rüzgâr öne çıkıyor. Nemin sürekli yüksek, sıcaklık farklarının ise ılıman olduğu bu okyanusal iklimde beden, serinlemek için terin buharlaşmasından çok rüzgârın ısıyı üzerinden alıp götürmesine güveniyor. ​Pontik Dağları’nın hemen iç yamacında ise harita keskin bir şekilde rüzgârdan kuru havaya dönüyor. Bu, dağların iklimi nasıl ikiye böldüğünün somut bir izidir. ​Akdeniz’de Işıma Yükü Artıyor ​Akdeniz’in bazı kıyı kesimlerinde ise üçüncü bir etmen beliriyor: Gökyüzünden gelen uzun dalga ışıma. Burada kastedilen doğrudan güneş ışığı değil, ısınmış ve nemli havanın kendisinin aşağı doğru yaydığı görünmez ısıdır. Bu, güneşin altından gölgeye geçerek kaçabileceğiniz türden bir yük değildir; gölgede de akşam saatlerinde de üzerinizde kalmaya devam eder. Açık gökyüzü, sıcak ve nemli alt atmosfer ve gün boyu ısınan yüzeyler bir araya gelince bedene ulaşan bu ışıma yükü artar. ​"Çok Kuvvetli" Isı Günleri İki Kat Arttı ​Uzun dönem eğilim de aynı yönü işaret ediyor. "Çok kuvvetli" ısı günleri Türkiye genelinde 1950’den bugüne kabaca ikiye katlandı. "Kuvvetli" ısı günlerindeki artış ise mutlak olarak daha da büyüktür. Yani ısınma yalnızca en uç günlerde değil, sıradan sıcak günlerde de kendini göstermektedir. ​35°C’nin Üzerinde Rüzgâr Serinletmez, Isıtır ​Isı "orta" düzeydeyken rüzgâr, bedeni rahatlatan en önemli etkenlerden biridir. Ama sıcak "çok kuvvetli" düzeye tırmandıkça rüzgârın bu rolü neredeyse tamamen siliniyor; yerini havanın kuruluğu alıyor. ​Bunun nedeni fizyolojiktir. Hava sıcaklığı cilt sıcaklığını (yaklaşık 35 dereceyi) aştığında üzerinize esen rüzgâr artık ısı götürmez, ısı getirir; tıpkı fırın kapağını açtığınızda yüzünüze vuran hava gibi. Bu eşiğin ötesine geçildiğinde bedenin elinde tek bir serinleme yolu kalır: terin buharlaşması. Terin ne kadar hızlı buharlaşacağını belirleyen ise havanın kuruluğudur. ​Dolayısıyla sıcak şiddetlendikçe rüzgâr devre dışı kalır ve havanın kuruluğu sahnede tek başına kalır. Laboratuvar çalışmaları da rüzgârın yaklaşık 35 derecenin altında serinlettiğini, kuru-sıcak koşullarda bu eşiğin üzerinde ise bedeni daha da zorlayabildiğini gösteriyor. Bu nedenle "sıcakta pencereyi aç, vantilatörü çalıştır" tavsiyesi her koşulda geçerli değildir. ​En uçtaki "ekstrem" günler de artıyor, ancak bu artış (bu günler nadir ve yıldan yıla çok oynak olduğu için) henüz istatistiksel anlamlılık eşiğini geçmiyor. Bu noktada şu ayrımı yapmak önemlidir: Rekor sıcaklıkların görüldüğü tek bir yaz "her şey bitti" demek olmadığı gibi, tek bir serin yaz da "sorun yok" anlamına gelmez. İklim biliminde tekil olaylara değil, onlarca yıla yayılan eğilime bakılır. ​Küresel Sıcaklıklar ve Türkiye’nin Durumu ​Türkiye’deki bu tablo dünyanın geri kalanından kopuk değildir. Copernicus İklim Değişikliği Servisi (C3S) verilerine göre Haziran 2026, Batı Avrupa’da kayıtlardaki en sıcak yıl oldu. Küresel ölçekte ise kaydedilen en sıcak ikinci Haziran ayıydı ve küresel ortalama sıcaklık sanayi öncesi dönemden 1,39°C yüksekti. ​Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa’da yaşanan sıcak hava dalgasının 21 Haziran’dan bu yana 1.300’den fazla ısı kaynaklı ölüme yol açtığını bildirdi. Bilim insanları bu sıcak hava dalgasının, iklim değişikliği olmadan neredeyse imkânsız olacağını belirtiyor. ​Ama Türkiye ile Avrupa arasında önemli bir ayrım vardır: Avrupa'daki haziran sıcağını bu kadar öldürücü yapan etkenlerin başında yüksek nem ve geceleri düşmeyen sıcaklıklar ("tropik geceler") geliyordu. Anadolu'nun iç kesimlerinde ise, bu yeni çalışmanın gösterdiği gibi, asıl zorlayıcı etmen çoğu zaman tam tersi, yani kuru ve nemi çeken havadır. ​Aynı gezegende, hatta aynı Akdeniz havzasında ısının bedeni zorlama biçimi coğrafyaya göre değişmektedir. Araştırmanın özü de tam budur: Isı stresinin tek bir reçetesi yoktur. ​Ne Yapmalı? ​Her şeyden önce bu, panik değil hazırlık gerektiren bir tablodur. Türkiye'yi kavuran sıcak ülkenin her köşesinde aynı sebeple yakmamaktadır; dolayısıyla korunma da her yerde aynı olamaz. ​Erken uyarı sistemlerinde: Yalnızca sıcaklık eşiklerine bakan uyarılar eksik kalabilir; nem açığı gibi "nem-talebi" değişkenlerini de hesaba katmak, özellikle iç kesimlerde riski daha iyi ayırt etmemizi sağlayabilir. ​Şehir planlamasında: Karadeniz ve Marmara gibi rüzgâra duyarlı bölgelerde rüzgâr koridorlarını kapatmayan tasarımlar önem taşır. Sakin ve rüzgârsız günler buralarda orantısız risk taşıyabilir. ​Halk sağlığı iletişiminde: "Vantilatör her zaman serinletir" yanılgısını düzeltmek gerekiyor; çok yüksek sıcaklıklarda kuru rüzgârın yardımcı olmadığını, hatta zarar verebileceğini anlatmalıyız. ​Uyarlama planlarında: Tek tip değil, bölgeye özgü stratejiler geliştirilmelidir. İç kesimde suya ve gölgeye dayalı serinletmeye, kıyıda ise havalandırmayı ve ışıma yükünü azaltan çözümlere ihtiyaç vardır. ​Önümüzdeki yaz aylarında "Bugün neden bu kadar bunaldık?" sorusunu muhtemelen daha sık soracağız. Ve yanıt bizi her seferinde tek bir termometreye değil, o bölgede sıcağı asıl yöneten güce bakmaya götürecek. Kaynak: İklim Masası / www.iklimmasasi.com Kaynak: Selin Uğurtaş Kaynak: Doç.Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı

İstanbul’da Aşırı Sıcaklar: Yüzyıl Sonunda Ölüm Riski 10 Kat Artabilir! Haber

İstanbul’da Aşırı Sıcaklar: Yüzyıl Sonunda Ölüm Riski 10 Kat Artabilir!

İklim değişikliğinin İstanbul üzerindeki etkilerini mercek altına alan Marmara Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Dr. Merve Yılmaz’ın çalışması, çarpıcı sonuçları ortaya koyuyor. Eğer küresel emisyonlar kontrol altına alınamazsa, İstanbul’da aşırı sıcaklara bağlı yıllık ölümlerin yüzyıl sonunda 40 bine ulaşabileceği hesaplanıyor. Peki, bu risk nasıl minimize edilebilir? ​İklim değişikliği, artık sadece bir çevresel sorun değil, doğrudan halk sağlığını tehdit eden kritik bir kriz haline geldi. Marmara Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nde iklim değişikliği, iklim eylemi ve sürdürülebilirlik konularında çalışmalarına devam eden Dr. Merve Yılmaz tarafından yürütülen yeni çalışma, İstanbul’un gelecekteki "sıcaklık haritasını" ve bunun insan sağlığı üzerindeki maliyetini gözler önüne seriyor. ​2013’ten 2097’ye: Artan Sıcaklık, Artan Risk ​Dr. Yılmaz’ın çalışması, 2013-2017 dönemini referans alarak iki farklı senaryo üzerinden geleceği projeksiyonluyor. O dönemde İstanbul’da yaz aylarında yaşanan yaklaşık 4 bin ölümün aşırı sıcaklarla ilişkili olduğu tahmin ediliyor. Ancak gelecek senaryoları oldukça ürkütücü: ​Kötümser Senaryo (Fosil yakıt kullanımının yoğun devam ettiği durum): İstanbul’da yaz aylarındaki günlük en yüksek sıcaklık ortalaması 32°C’den 39,1°C’ye yükselecek. Bu durumda, yüzyıl sonunda aşırı sıcak kaynaklı ölümler 40 bine yaklaşacak. ​İyimser Senaryo (Paris İklim Anlaşması ve 1,5 derece hedefi): Emisyonların net sıfır hedefleriyle sınırlandırıldığı durumda, sıcaklık artışı 1,2°C ile kısıtlı kalıyor. Bu iyimser tabloda bile yüzyıl sonunda ölümlerin 9-10 bin civarında tutulması mümkün. ​İstanbul Neden Daha Kırılgan? ​Araştırma, İstanbul’un sadece iklim değişikliğinden değil, aynı zamanda "kentsel ısı adası" etkisinden de ciddi oranda etkilendiğini vurguluyor. Yoğun yapılaşma, azalan yeşil alanlar ve geçirimsiz yüzeyler, hissedilen sıcaklığı katlıyor. Bunun yanı sıra: ​Yaşlanan Nüfus: 65 yaş üstü nüfusun artması, sıcak hava dalgalarına karşı kırılganlığı yükseltiyor. ​Yoğun Kentleşme: Betonlaşmanın artması, kentin ısıyı hapseden bir yapıya dönüşmesine neden oluyor. ​"Kaderimiz Değil: Uyum Stratejileri Şart" ​Dr. Merve Yılmaz, bu sonucun bir "kader" olmadığını, doğru politikalarla riskin yönetilebileceğini belirtiyor. Sadece emisyon azaltımı yeterli değil; şehirlerin iklim direncini artırmak için atılması gereken adımlar şunlar: ​Erken Uyarı Sistemleri: Aşırı sıcaklık dalgaları öncesinde halkın bilgilendirilmesi. ​Kentsel Tasarım: Yeşil koridorlar oluşturulması, gölge alanların artırılması ve ısıyı yansıtan malzeme kullanımı. ​Kırılgan Gruplar İçin Eylem Planı: Yaşlılar, kronik hastalar ve düşük gelirli haneler için özel koruma programları. ​Sağlık Sisteminin Hazırlığı: Hastanelerin ve sağlık birimlerinin sıcak hava dalgalarına yönelik kapasitelerinin artırılması. ​Sonuç: İklim Politikası Halk Sağlığı Politikasıdır ​Araştırma, iklim değişikliğiyle mücadelenin sadece enerji veya ulaşım sektörüyle ilgili olmadığını, doğrudan "can güvenliği" olduğunu kanıtlıyor. İstanbul, daha sık, daha uzun ve daha şiddetli sıcak hava dalgalarının beklediği bir geleceğe, bugünden planlı bir şekilde hazırlanmak zorunda. ​Emisyonları düşürmek kadar, kentsel dönüşümü iklim risklerini gözeterek yönetmek, İstanbul’un gelecekteki sağlık yükünü hafifletmenin tek yolu olarak öne çıkıyor. Kaynak: İklim Masası/www.iklimmasasi.com Kaynak: Selin Uğurtaş, Dr. Merve Yılmaz

Tarlalarda Sessiz Tehlike! Haber

Tarlalarda Sessiz Tehlike!

Enerji ve İstihbarat Birimi’nin (ECIU) yeni araştırması, iklim değişikliğinin tarım işçileri üzerinde yarattığı "ısı stresi" krizinin boyutlarını gözler önüne seriyor. Uzmanlar, küresel çapta yaşanan bu dramatik değişimin gıda fiyatlarını artırabileceği ve Türkiye’nin tarımsal üretim merkezlerini ciddi bir riskle karşı karşıya bıraktığı konusunda uyarıyor. ​İklim krizi, etkisini sadece aşırı hava olaylarıyla değil, çalışma yaşamını derinden sarsan "ısı stresi" ile de hissettiriyor. ECIU tarafından yapılan ve 15 ülkeyi kapsayan çalışma, tarım işçilerinin iklim değişikliğinin bedelini hem sağlıkları hem de verimlilikleriyle ödediğini ortaya koyuyor. ​Tarımda Kayıp Saatler: %98’lik Artış ​2025 Lancet Countdown raporuna göre, rekor sıcaklıkların yaşandığı 2024 yılında, küresel ölçekte 640 milyar potansiyel çalışma saati sıcağa maruz kalma nedeniyle kaybedildi. Bu rakam, 1990-1999 dönemine kıyasla %98’lik korkutucu bir artışa işaret ediyor. ​Araştırmanın en çarpıcı bulgusu ise iş gücü kayıplarının odağında tarım sektörünün olması. Küresel çalışma saati kayıplarının %63,5’i doğrudan tarım işçilerinden kaynaklanıyor. İnsani Gelişme Endeksi düşük olan ülkelerde ise bu oran %75,5’e kadar tırmanıyor. ILO’nun projeksiyonları, 2030 yılına kadar ısı stresi kaynaklı GSYH kaybının 2,4 trilyon dolara ulaşacağını öngörüyor. ​Türkiye: "İklim Krizinin Sıcak Noktası" ​Akdeniz Havzası'nda yer alması nedeniyle küresel ortalamadan daha hızlı ısınan Türkiye, tarımsal üretimde büyük risk altında. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi’nden Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, durumu şu sözlerle özetliyor: ​"Çukurova, Ege ve Güneydoğu Anadolu ovaları hem sıcağın hem de nemin yoğunlaştığı yerler. 'Yaş termometre sıcaklığı' (wet-bulb) dediğimiz yöntemle ölçtüğümüzde, nemin yüksek olduğu bu bölgelerde vücudun soğuma yeteneği tamamen kayboluyor. Bu durum, 12 saati bulan hasat dönemlerinde çalışan işçiler için doğrudan hayati risk demek." ​Lund Üniversitesi’nden Dr. Sinem Kavak ise özellikle Şanlıurfa, Hatay, Adana ve Antalya gibi üretimin yoğun olduğu illere dikkat çekiyor: "Dar gelirliler, yoksul çiftçiler ve mevsimlik işçiler bu kavurucu sıcakların etkisini çok daha fazla hissediyor. Tarlalarda gölgelik alan ve içme suyuna erişim gibi temel ihtiyaçların bile kısıtlı olması durumu daha da kötüleştiriyor." ​"Süper" El Niño ve Gıda Fiyatları ​Araştırmacılar, bu yıl etkili olması beklenen "süper" El Niño’nun mevcut iklim krizini daha da derinleştireceği konusunda hemfikir. El Niño; pirinç, kahve, şeker ve buğday gibi temel mahsullerin verimini düşürerek küresel gıda fiyatlarında yeni bir enflasyon dalgasını tetikleyebilir. ​Brezilya’da 2024 yılında işçi başına 295 saatlik iş gücü kaybı yaşanması, Türkiye’nin de gıda tedarik zincirindeki kırılganlığı artırıyor. ​Çözüm İçin "Temel Halk Sağlığı Zorunluluğu" ​Uzmanlar, iklim değişikliğinin yarattığı bu eşitsiz yükü hafifletmek için şu adımların atılması gerektiğini vurguluyor: ​Çalışma Saatlerinin Düzenlenmesi: Sıcağın zirve yaptığı öğle ve ikindi saatlerinden işin kaydırılması. ​Altyapı Desteği: Tarlalarda gölgelik alanlar, serinleme istasyonları ve temiz içme suyuna kesintisiz erişim. ​Doğa Dostu Tarım: Kıtalararası Organik Çiftçiler Ağı Başkanı Shamika Mone’nin belirttiği gibi; gölge ağaçları dikmek ve çeşitli mahsul desenlerine geçmek, çiftlik içi sıcaklıkları düşürebilir. ​Sistematik Uyum Politikaları: Erken uyarı sistemlerinin ülke genelinde, tarlalarda uygulanabilir hale getirilmesi. ​Türkiye için artık mesele sadece "ne kadar ısınacağımız" değil, bu aşırı ısıyı hangi koşullarda, kimin göğüsleyeceği sorusuna yanıt bulmak haline gelmiş durumda. Uzmanlara göre, alınacak önlemler bir "lüks" değil, temel bir halk sağlığı ve gıda güvenliği zorunluluğudur. Kaynak: İklim Masası/www.iklimmasasi.com Kaynak: Selin Uğurtaş

''Süper El Niño'' İhtimali Güçleniyor: Sıcaklık Rekorları Kırılabilir! Haber

''Süper El Niño'' İhtimali Güçleniyor: Sıcaklık Rekorları Kırılabilir!

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, Pasifik Okyanusu’ndaki son gözlemlerin, 2026’nın ikinci yarısında çok güçlü bir El Niño gelişebileceğine işaret ettiğini söyledi. Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı konu ile ilgili yaptığı araştırmada şu ifadelere yer verdi; ''Pasifik Okyanusu’ndaki son gözlemler, 2026’nın ikinci yarısında çok güçlü bir El Niño gelişebileceğine işaret ediyor. Bazı tahmin modelleri, 1997-98 ve 2015- 16’daki rekor olayları aşabilecek ölçekte bir “Süper El Niño” ihtimalini gündeme getiriyor. Eğer öngörüler gerçekleşirse, El Niño küresel sıcaklıkları geçici olarak daha da yukarı taşıyabilir ve 2027 yeni sıcaklık rekorlarının yılı olabilir. Şu anda tahminlerin en belirsiz olduğu “ilkbahar bariyeri” dönemi devam ediyor; daha net tablo yaz aylarında ortaya çıkacak. Olası bir El Niño’nun Türkiye’ye etkileri, büyük ihtimalle daha dolaylı olacak. Küresel sıcaklıkların daha da artması; sıcak hava dalgaları, yüksek gece sıcaklıkları ve uzun orman yangını sezonu riskini artırabilir.'' dedi. Doç. Dr. Yavaşlı araştırmasının devamında şu ifadeleri kullandı; ''Tropikal Pasifik’teki son gözlemler ve mevsimsel tahmin modelleri, 2026’nın ikinci yarısında güçlü bir El Niño olayının gelişebileceğine işaret ediyor. Modellerin önemli bir bölümü, gayriresmi olarak “Süper El Niño” diye anılan çok güçlü bir senaryoya yaklaşıyor. Ancak iklim biliminde tahminlerin en kırılgan olduğu “ilkbahar belirsizlik bariyeri” hâlâ aşılmış değil; daha net tabloyu Haziran ve Temmuz güncellemeleri ortaya koyacak. Ortalama tahminler gerçekleşirse, oluşabilecek El Niño’nun şiddeti 1997-1998 ve 2015-2016’daki rekor olayları geride bırakabilir. Daha yüksek tahminler ise tarihsel rekoru ezici biçimde aşan, henüz gözlenmemiş güçte bir El Niño ihtimalini gündeme getiriyor. Böyle bir tablo, küresel sıcaklıkları geçici olarak daha da yukarı taşıyacaktır. Üstelik El Niño artık, insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle zaten ısınmış bir atmosferin içinde gelişiyor. Bu nedenle 2027’nin yeni bir küresel sıcaklık rekoru kırması sürpriz olmayacaktır. El Niño; dünyanın farklı bölgelerinde kuraklık, aşırı yağış, sıcak hava dalgaları ve tarımsal üretim kayıpları gibi sonuçlar doğurabiliyor. Türkiye üzerindeki etkiler ise daha dolaylı hissedilecek. Asıl risk, küresel sıcaklıklardaki artışın Türkiye’nin hâlihazırda kırılgan olan iklim koşullarını daha da zorlaması. Öngörülerin gerçekleşmesi halinde özellikle Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu’da daha yoğun sıcak hava dalgaları, yüksek gece sıcaklıkları ve uzayan orman yangını sezonları görülebilir. El Niño nedir? El Niño, Pasifik Okyanusu’nun ekvator çevresindeki orta ve doğu kesimlerindeki deniz yüzeyi sıcaklıklarının, çok yıllık ortalamanın belirgin biçimde üzerine çıkmasıyla tanımlanır. Okyanus ve atmosfer arasındaki etkileşimler sonucu gelişir. Normal koşullarda alize rüzgârları, sıcak yüzey suyunu Pasifik’in batısında biriktirir. Derinden gelen soğuk su, doğuda yüzeye yükselir. El Niño döneminde ise alizeler zayıflar, hatta yer yer tersine döner. Bu da sıcak su kütlesinin doğuya yayılmasına neden olur. Yağışa neden olan yükselen hava hareketleri de Pasifik Okyanusu’nun orta kesimlerine doğru kayar. Sonuçları: Kuraklık, aşırı yağışlar, sıcak hava dalgaları Bu kayma, yalnızca Pasifik kıyısındaki ülkeleri ilgilendirmez. Walker dolaşımını, jet akımları ve büyük ölçekli yağış kuşaklarını yeniden şekillendirir. Avustralya’dan Güney Amerika’ya, Doğu Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar dünyanın farklı bölgelerinde kuraklık, aşırı yağış, sıcak hava dalgaları ve tarımsal üretim baskıları gibi etkilere yol açar. Bugünkü tablo: Çok şiddetli bir El Niño olasılığı var El Niño, kardeşi La Niña ile birlikte, ‘‘ENSO’’ (El Niño-Güneyli Salınım) adı verilen iklim salınımının iki ucunu oluşturur. El Niño ve La Niña, yıllar arası iklim değişikliğinin en güçlü doğal sürücüsüdür. Bugünkü tabloyu dikkat çekici yapan ise yalnızca El Niño ihtimalinin artmış olması değil, bazı tahmin sistemlerinin olayın şiddetini çok yüksek göstermesi. NOAA (ABD’nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) 11 Mayıs 2026 tarihli resmi değerlendirmesine göre Mayıs-Temmuz 2026 döneminde El Niño gelişme olasılığı yüzde 61’e çıktı. Yıl sonuna kadar sürmesi beklenen olayın ‘‘çok güçlü bir El Niño’’ düzeyine ulaşmasına ise dörtte bir olasılık veriliyor. Ancak NOAA’ya göre bu, ekvatoral Pasifik’teki batılı rüzgâr anomalilerinin yaz ayları boyunca devam etmesine bağlı - yani henüz kesinleşmiş değil. Columbia Üniversitesi Uluslararası İklim ve Toplum Araştırma Enstitüsü’nün (IRI) 20 Nisan 2026 tarihli teknik güncellemesine göre ise 15 Nisan itibariyle +0,5°C eşiğine ulaşıldı. IRI bu durumu ‘‘hızla gelişen ENSO koşulları’’ olarak nitelendiriyor ve Temmuz-Eylül 2026 için El Niño olasılığını yüzde 94’e çıkarıyor. IRI’ye göre asıl soru ‘‘El Niño olacak mı’’ değil, ‘‘ne kadar güçlü olacak?’’ Emsalsiz bir El Niño yaşanabilir Ancak tek bir modelin uç tahmininden hareketle ‘‘süper El Niño geliyor’’ demek doğru değil; bireysel modellere değil çok-model topluluklarına bakmak gerekir. Bu çerçevede iklim bilimci Zeke Hausfather’ın 13 farklı modelleme grubundan 637 ayrı tahmini tek bir derlemede toplayan veri seti son derece değerli. Hausfather’ın 30 Nisan’da Climate Brink Dashboard’da yayımladığı yazıda beklenen El Niño için farklı modellerin medyan tepe değeri +2,7°C olarak veriliyor. Bu rakamın ne anlama geldiğini somutlaştırmak için tarihsel referans gerekli: 1997-98 Süper El Niño’sunun zirvesi yaklaşık +2,4°C idi. 2015-16 olayı ise yaklaşık +2,6°C civarındaydı. Yani bu öngörü doğrulanırsa 2026-27 olayı, modern kayıt tarihin en güçlü El Niño’su olabilir. Farklı modellerin üst yüzdelik dilimi olan +3,8°C ise tarihsel rekoru ezici biçimde aşan bir senaryoya işaret ediyor. Bu eşik, şimdiye kadar gözlenmiş hiçbir olayda görülmedi. 2027’nin küresel sıcaklık rekoru kırması muhtemel Bu olayın küresel sıcaklıklara etkisi ise büyük. Güçlü El Niño olayları, okyanustan atmosfere doğru olağandışı miktarda ısı transferine yol açar. Bu transfer, küresel ortalama yüzey sıcaklığını geçici olarak yukarı çeker. El Niño’nun Aralık 2026 civarında zirve yapmasının asıl etkisi, 2027 yılı boyunca gözlenir. Türkiye’deki El Niño etkisini, tropik bölgelerdeki kadar doğrudan okumamak gerekir. El Niño’nun gelişmesi, Türkiye’de mutlaka kuraklık olacağı veya aşırı yağış görüleceği anlamına gelmez. Türkiye’nin yağış ve sıcaklık rejimi üzerinde daha belirleyici olan etkenler vardır (Kuzey Atlantik Salınımı, Akdeniz üzerindeki basınç alanları, batı rüzgarları vs. gibi). Ancak El Niño sinyalini tamamen yok saymak da doğru değil. Küresel sıcaklıkların artması, Türkiye’nin kırılgan koşullarını zorlar Türkiye için asıl risk, El Niño nedeniyle artan küresel sıcaklıkların, Türkiye’nin halihazırda kırılgan iklim koşullarına eklenmesidir. Eğer 2026 sonu-2027 başında öngörülen küresel ısınma ivmesi gerçekleşirse, Türkiye’de uzun süreli sıcak hava dalgalarının yaşanması, gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, orman yangını sezonunun uzaması ve tarımsal su talebinin artması gibi sonuçlar doğurabilecek hassas bir döneme girilir. Bu açıdan en hassas bölgeler, Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu. El Niño artık daha sıcak bir dünyada yaşanıyor Burada doğal değişkenliği, iklim değişikliğinin yerine koymadığımı vurgulamak isterim. El Niño doğal bir salınım, fakat üzerine bindiği iklim sistemi de artık 1997’den de 2015’ten de belirgin biçimde daha sıcak. Aynı büyüklükteki bir El Niño bugün, 30 yıl öncesine göre çok daha sıcak bir okyanus ve daha enerji yüklü bir atmosfer üzerinde etkisini gösteriyor. Yağış rejimi açısından ise şimdiden kurak veya yağışlı gelecek hükmü vermek mümkün değil. Haziran sonrasındaki tahmin güncellemeleri ile birlikte durum daha net görülecek. Panik değil hazırlık gerektiren bir tablo ile karşı karşıyayız. Belediyelerin, sağlık otoritelerinin, tarım ve enerji planlamacılarının yapması gereken, mevsimsel tahminleri yakından izlemek ve sıcak hava dalgası, yangın, su yönetimi konularındaki erken uyarı sistemlerini güncel tutmak. Kaynak: İklim Masası Kaynak: Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı / Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi

DSİ'ye 150 Yeni İş Makinası Haber

DSİ'ye 150 Yeni İş Makinası

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, son alımlarla birlikte Devlet Su İşleri (DSİ) makine parkı bünyesindeki iş makinesi ve ekipman sayısının, 5 bin 776'ya ulaştığını belirterek, "Maliyeti yaklaşık 2,7 milyar lira olan 150 yeni iş makinesi, milletimize, DSİ'nin çalışanlarına, operatörlerine ve mühendislerine hayırlı olsun." dedi. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Devlet Su İşleri (DSİ) Etlik Tesisleri'ndeki makine parkında düzenlenen, "DSİ Yeni İş Makinelerini Hizmete Alma Töreni"ne katıldı. DSİ'nin, içme suyu sağlamadan tarımsal sulamaya, taşkın önlemeden korumaya kadar birçok görevi yerine getirmek için çalışmalarına devam ettiğini anlatan Yumaklı, "Son 23 yılda, 4,7 trilyon liralık yatırımı hayata geçirdik, bu da yaklaşık 11 binin üzerinde su ve sulama yatırımını ifade ediyor. 805 baraj ve 522 gölet inşa ettik. Bu yatırımlarla su depolama kapasitemiz yüzde 38 artarak 184 milyar metreküpe ulaşmış durumda." diye konuştu. Bakan Yumaklı, DSİ'nin gücüne güç katacak yeni "Yeşil Karıncalar"ın envantere ekleneceğine dikkati çekerek, maliyeti yaklaşık 2,7 milyar lira olan 150 yeni iş makinesinin, millete, DSİ çalışanlarına, operatörlerine ve mühendislerine hayırlı olmasını diledi. “BARAJLARDAKİ DOLULUK ORANLARININ YÜZDE 75'LER CİVARINDA" Gıda arz güvenliği için önemli olan sulama alanlarının, yüzde 52 bir artışla 72 milyon dekara çıktığını aktaran Yumaklı, 352 içme suyu tesisi ve 6 bin 239 yeni taşkın koruma yapıları inşa ettiklerini, ayrıca yıl içinde tamamlayarak hizmete alacakları su ve sulama tesislerinin toplam 300 olacağını bildirdi. Yumaklı, geçen yıl kuraklıkla ilgili çok ciddi bir imtihan verdiklerini hatırlatarak, 2026 yılının ülke için bereketli geçtiğini, bu yıl yağışların mevsim normallerine göre yüzde 30, geçen yıla göre ise yüzde 73 arttığını söyledi. Son 7 aydaki yağışların, 66 yılın en yüksek seviyelerini gördüğüne işaret eden Bakan Yumaklı, barajlardaki doluluk oranlarının yüzde 75'ler civarında olduğunu, hatta bazı barajların yüzde 100 doluluk seviyesine ulaştığını vurguladı. "ÜLKE EKONOMİSİNE YILLIK KATKI YAKLAŞIK 2,2 MİLYAR LİRA" DSİ'nin iş makinelerinin, taşkın korumada ve afetle mücadelede çok önemli bir vazife üstlendiğinin altını çizen Yumaklı, "Sadece 2025 yılı içinde 81 ilimizde, 199 toplu makineli çalışma ve 1311 münferit çalışma gerçekleştirdik. Bu çalışmalarla, yaklaşık 20 milyon dekarlık alanın korunması söz konusu oldu. 10 bin yerleşim yerini de taşkınlardan ve sel baskınlarından korumuş olduk. DSİ, Türkiye'nin en büyük makine parkını yönetiyor. Son alımlarla birlikte, iş makinesi ve ekipman sayımız, 5 bin 776'ya ulaşmış durumda. Bugün teslimini gerçekleştireceğimiz yeni 80 dozerle birlikte, dozer sayısı yüzde 35 artışla 311'e yükselmiş oldu. Genç dozer oranı da yüzde 41'den yüzde 67'ye ulaşmış oldu. Bu modernizasyon sayesinde, yıllık kazı kapasitemiz yüzde 58 artışla, 63 milyon metreküpe yükselmiş oldu. Ülke ekonomisine, bu sayede yıllık katkı yaklaşık 2,2 milyar lira civarında." ifadesini kullandı. Bakan Yumaklı, alınan iş makinelerinin, yapılan işlerle kıyaslamasını gerçekleştirdiklerinde, kendisini 1 yılda amorti ettiğini gördüklerini dile getirdi. DSİ'nin, orman yangınları, çığ ve benzeri afetlerde, devletin sahadaki en önemli güçlerinden birisi olduğunu belirten Yumaklı, sel ve taşkının, öncesinde alınacak tedbirlerle bir anlam ifade ettiğini söyledi. Bu kapsamda, erken uyarı sistemlerinin önemine işaret eden Yumaklı, şu değerlendirmelerde bulundu: "Taşkın Erken Uyarı Sistemi (TEUS), son dönemde bizler için önemli bir argüman. Bu sistemler sayesinde, derelerdeki ani su yükselişlerini anlık olarak takip ediyoruz. Eğer bir taşkın olma ihtimali varsa, Taşkın Erken Uyarı Sistemi sayesinde öncelikle illerdeki idari amirler, yerel yöneticiler ve ilgili tüm kurumlar SMS ve diğer uyarı sistemleriyle hızlı bir şekilde bilgilendiriliyor." Konuşmaların ardından Bakan Yumaklı, makine parkında envantere eklenecek yeni iş makinelerini inceleyerek bilgi aldı. Çeşitli iş makinelerinin simülasyonlarının gerçekleştirildiği merkezde, dozer simülasyonunu test eden Yumaklı, makine ve ekipmanlara yönelik son dönemde yapılan yeni teknolojik yatırımların büyük kolaylıklar sağladığını anlattı. Yumaklı, DSİ'nin kurumların içinde en modern ekipman parkına sahip olduğuna dikkati çekerek, "Türkiye'nin dört bir tarafında, 'Yeşil Karıncalar' görev yapıyor" dedi.

Bakan Yumaklı: "Sulamada Yenilikçi Uygulamaları Hayata Geçiriyoruz" Haber

Bakan Yumaklı: "Sulamada Yenilikçi Uygulamaları Hayata Geçiriyoruz"

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, su verimliliğindeki asıl başarının tarımsal üretimdeki dönüşümle mümkün olduğunu belirterek, "Suyu merkeze alan ürün planlaması, kuraklığa dayanıklı bitki türlerinin yaygınlaştırılması, erken uyarı sistemleri ve uydu tabanlı izleme mekanizmaları, veri temelli sulama planları gibi yenilikçi uygulamaları hayata geçiriyoruz." dedi. Türkiye Su Enstitüsü (SUEN) tarafından düzenlenen 5. İstanbul Uluslararası Su Forumu (İUSF), Bakan Yumaklı, Dünya Su Konseyi (WWC) Başkanı Loic Fauchon, Birleşmiş Milletler (BM) Su İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi Retno Marsudi ve çok sayıda ülkenin ilgili bakanlarının katılımıyla başladı. Bu yıl teması "Su Dirençliliğini Güçlendirmek: İnovasyondan Eyleme" olan forum, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştiriliyor. Bakan Yumaklı, forumun açılışında yaptığı konuşmada, dünyanın, iklim koşulları, şehirleşme ve artan üretim baskısı nedeniyle, giderek derinleşen su kıtlığı gerçeğiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Suya atfedilen değerin ve yönetim biçiminin gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eden Yumaklı, krizlere karşı dirençli, esnek ve proaktif yapılar kurulması gerektiğini bildirdi. Bakan Yumaklı, teorik tartışmaların, iyi niyet beyanlarının ötesine geçme vaktinin geldiğini belirterek, "Yapay zekadan uzaktan algılamaya kadar, dijital teknolojilerden yeni finansman modellerine kadar elimizdeki tüm yenilikçi araçları, sahada uygulanabilir politikalara dönüştürmek zorundayız." diye konuştu. Forumla su dirençliliği ve verimliliğine ulaşmak için deneyimlerin, iyi uygulamaların ve yenilikçi yaklaşımların paylaşılacağı yüksek düzeyli bir platform oluşturmayı hedeflediklerini bildiren Yumaklı, "İstanbul'dan çıkacak mesajlar, 2026 Birleşmiş Milletler Su Konferansı, kasım ayında Antalya'da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP31), 2027 Dünya Su Forumu ve ülkemiz ev sahipliğindeki Dünya Su Kongresi gibi küresel etkinliklere önemli katkı sağlayacak." ifadelerini kullandı. Yumaklı, su stresi altındaki ülke olarak, suyun verimli, akılcı ve sürdürülebilir kullanımına önem verdiklerinin altını çizerek, şunları kaydetti: "Bu bilinçle, Saygıdeğer Emine Erdoğan Hanımefendi'nin himayelerinde Su Verimliliği Seferberliği'ni başlattık. Suda sıfır kayıp ilkesiyle, kentsel, endüstriyel ve tarımsal su kullanımında yürütülen bu seferberlik, yalnızca bir kampanya değil, bir zihniyet dönüşümüdür. Bu dönüşüm, kamu kurumlarından özel sektöre, okullardan yerel yönetimlere kadar geniş bir kesimi kapsıyor. Amacımız her damlanın hesabını yapan bir toplum bilinci oluşturmaktır. Su verimliliğindeki asıl başarının, tarımsal üretimdeki dönüşümle mümkün olduğunu biliyoruz. Bu kapsamda, suyu merkeze alan ürün planlaması, kuraklığa dayanıklı bitki türlerinin yaygınlaştırılması, erken uyarı sistemleri ve uydu tabanlı izleme mekanizmaları, veri temelli sulama planları gibi yenilikçi uygulamaları hayata geçiriyoruz." "UYGULANABİLİR POLİTİKA VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ GELİŞTİRMEYİ HEDEFLİYORUZ" Suyun etkin, şeffaf ve sürdürülebilir yönetimi için dijital dönüşümün zorunluluk olduğuna işaret eden Yumaklı, dijital teknolojilerle suyun tüm döngüsünü izleyebildiklerini söyledi. Bakan Yumaklı, tarımda uydu verileri ve yapay zekâ destekli karar sistemlerinin, sulama verimliliğini artırdığına dikkati çekerek, "Bu dönüşümün yaygınlaştırılması için sonuç odaklı finansman modelleri, güçlü kamu-özel sektör işbirlikleri, veri standartlarının oluşturulması ve teknik kapasitenin geliştirilmesi kritik önemdedir. Bu süreç yalnızca teknolojiyle değil, kurumsal kapasite, doğru finansman ve güçlü işbirliği ile başarıya ulaşabilir. Bu kapsamda, forumdaki oturumlarda, su yönetiminde dijital dönüşümün tüm boyutlarını birlikte ele alarak, uygulanabilir politika ve çözüm önerileri geliştirmeyi hedefliyoruz." değerlendirmesinde bulundu. "TÜRKİYE OLARAK SUYUN BİRLEŞTİRDİĞİNE İNANIYORUZ" Türkiye'nin yakın coğrafyasında istikrarın sağlanmasına, ekonomik kalkınmaya ve refahın artırılmasına önem verdiklerinin altını çizen Yumaklı, şöyle devam etti: "Bu anlamda, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Daha adil bir dünya mümkün' ilkesine uygun olarak politikalarımızı şekillendiriyoruz. Komşularımızla suyun hakça, makul ve etkin kullanılması esasıyla, diyaloğumuzu ve işbirliğimizi sürdürmeye devam ediyoruz. Sınır aşan havzalarımızda, su kaynaklarının korunması ve kullanılması için, karşılıklı fayda esasıyla, bilgi, deneyim ve teknoloji transferi gerçekleştiriyor ve ortak teknik projeler geliştiriyoruz. 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşılması için, Afrika'daki ve dünyanın farklı bölgelerindeki çok sayıda ülkeye, su sektöründe mali ve teknik destek sağlıyoruz." Açılış konuşmalarının ardından Bakan Yumaklı ve protokol heyeti aile fotoğrafı çektirdi. Forum iki gün boyunca farklı konuların ele alınacağı panellerle devam edecek.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.