Son yıllarda art arda kırılan sıcaklık rekorları ve giderek düzensizleşen yağışlar, kuraklığın artık uzak bir gelecek senaryosu değil, tam içinde yaşadığımız bir gerçek olduğunu gösteriyor. Mevsimler değişirken su azalıyor; ancak hayat, çoğu zaman alıştığı hızla akmaya devam ediyor. Asıl sorun da tam burada başlıyor: Eksilen şeyin farkına varmak, genellikle geç oluyor.
Dünyanın pek çok bölgesinde su varlıkları yalnızca miktar olarak değil, işleyiş biçimiyle de değişiyor. Yağışlar azalırken buharlaşma artıyor; göller küçülüyor, akarsular zayıflıyor. Kuraklık çoğu zaman çatlamış toprak görüntüleriyle anılsa da etkisini en derinden, gözle görülmeyen alanlarda gösteriyor. Yeraltı suları, sessizce çekiliyor; fark edildiğinde ise çoğu zaman geri dönüş çoktan zorlaşıyor.
Bu tablo, rastlantısal değil. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC-Intergovernmental Panel on Climate Change) 6. Değerlendirme Raporu, küresel sıcaklık artışının hidrolojik döngüyü hızlandırdığını ve yağışların zamansal ve mekânsal dağılımını bozduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre iklim değişikliği, bazı bölgelerde kısa süreli ve şiddetli yağışlara yol açarken, geniş coğrafyalarda daha uzun ve daha ağır kuraklık dönemlerini beraberinde getiriyor. Yani su, ya bir anda ve kontrolsüzce geliyor ya da uzun süre hiç gelmiyor.
Türkiye de bu küresel eğilimin dışında değil. Artan sıcaklıklar, azalan kar örtüsü ve düzensiz yağışlar, suyun hem görünen hem de görünmeyen kısmı üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Barajlardaki seviyeler konuşulurken, yeraltı sularının durumu çoğu zaman gündemin gerisinde kalıyor. Oysa bilimsel çalışmalar, su krizinin asıl derinliğinin, bu görünmeyen alanda biriktiğini açıkça gösteriyor.
Bilim ne öneriyor?
IPCC raporları, suyun yalnızca bugünün ihtiyacına göre değil, iklim değişikliğinin uzun vadeli etkileri dikkate alınarak yönetilmesi gerektiğini vurguluyor. Entegre su yönetimi, yeraltı sularının düzenli izlenmesi, suyun verimli kullanımı ve karar süreçlerinde bilimsel verinin esas alınması, raporun altını çizdiği temel başlıklar arasında yer alıyor. Bilim, krizi inkâr etmeyi değil; onu anlamayı, görünmeyen riskleri görünür kılmayı ve önleyici adımlar atmayı işaret ediyor.
Sonuç olarak su, kendi başına yüksek sesle konuşan bir mesele değil ancak etkileri görünür hâle geldiğinde gündemimize giriyor .Oysa su, sessizce çekilirken bile bizi uyarır. Asıl mesele, bu sessiz uyarıyı zamanında duyup duymadığımızdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mühendisin Gözünden...
Suyun Sessiz Uyarısı...
Son yıllarda art arda kırılan sıcaklık rekorları ve giderek düzensizleşen yağışlar, kuraklığın artık uzak bir gelecek senaryosu değil, tam içinde yaşadığımız bir gerçek olduğunu gösteriyor. Mevsimler değişirken su azalıyor; ancak hayat, çoğu zaman alıştığı hızla akmaya devam ediyor. Asıl sorun da tam burada başlıyor: Eksilen şeyin farkına varmak, genellikle geç oluyor.
Dünyanın pek çok bölgesinde su varlıkları yalnızca miktar olarak değil, işleyiş biçimiyle de değişiyor. Yağışlar azalırken buharlaşma artıyor; göller küçülüyor, akarsular zayıflıyor. Kuraklık çoğu zaman çatlamış toprak görüntüleriyle anılsa da etkisini en derinden, gözle görülmeyen alanlarda gösteriyor. Yeraltı suları, sessizce çekiliyor; fark edildiğinde ise çoğu zaman geri dönüş çoktan zorlaşıyor.
Bu tablo, rastlantısal değil. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC-Intergovernmental Panel on Climate Change) 6. Değerlendirme Raporu, küresel sıcaklık artışının hidrolojik döngüyü hızlandırdığını ve yağışların zamansal ve mekânsal dağılımını bozduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre iklim değişikliği, bazı bölgelerde kısa süreli ve şiddetli yağışlara yol açarken, geniş coğrafyalarda daha uzun ve daha ağır kuraklık dönemlerini beraberinde getiriyor. Yani su, ya bir anda ve kontrolsüzce geliyor ya da uzun süre hiç gelmiyor.
Türkiye de bu küresel eğilimin dışında değil. Artan sıcaklıklar, azalan kar örtüsü ve düzensiz yağışlar, suyun hem görünen hem de görünmeyen kısmı üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Barajlardaki seviyeler konuşulurken, yeraltı sularının durumu çoğu zaman gündemin gerisinde kalıyor. Oysa bilimsel çalışmalar, su krizinin asıl derinliğinin, bu görünmeyen alanda biriktiğini açıkça gösteriyor.
Bilim ne öneriyor?
IPCC raporları, suyun yalnızca bugünün ihtiyacına göre değil, iklim değişikliğinin uzun vadeli etkileri dikkate alınarak yönetilmesi gerektiğini vurguluyor. Entegre su yönetimi, yeraltı sularının düzenli izlenmesi, suyun verimli kullanımı ve karar süreçlerinde bilimsel verinin esas alınması, raporun altını çizdiği temel başlıklar arasında yer alıyor. Bilim, krizi inkâr etmeyi değil; onu anlamayı, görünmeyen riskleri görünür kılmayı ve önleyici adımlar atmayı işaret ediyor.
Sonuç olarak su, kendi başına yüksek sesle konuşan bir mesele değil ancak etkileri görünür hâle geldiğinde gündemimize giriyor .Oysa su, sessizce çekilirken bile bizi uyarır. Asıl mesele, bu sessiz uyarıyı zamanında duyup duymadığımızdır.